19.02.2017

Muhtaç Olduğumuz Kudret İnsandır

   Ölüm korkusu, küçük hayatlarımızın içindeki büyük ama niteliksiz –bir arabaya sahip olmak gibi- hayallerimiz, bir bireye, mahalleye, topluma muktedir olma çabaları… Hepsi bizi yalnızca daha kötü bir şeye doğru götürüyor: Sürekli bir mutsuzluk, sürekli bir çıkarcılık, sürekli bir bencillik. Temellerini bu korku ve amaçlar üzerine kurmuş milyonlarca gövde ve ilk başta da politikacılar. Eskiye, somut olarak yaşamadığım devirlere özlem duymam yanıltıcı olabilir. Ama ben aslında bir devre değil, bir mekâna özlem duyuyorum. O mekânın sembolleri de en çok yirminci yüzyılda ortaya çıkıyor.
    Konumuza dönelim: Tanrı, ölüm, kariyer korkusuyla beraber, insanın insana sırtını dönmesi. Daha güzel bir anın tanıkları olacağımız yerde, yüreğimizden gelen sesi dinleyeceğimiz yerde, suçlanacağız korkusuyla yarattığımız kişilikler. Ve bu korkuyla, bizden farklı olanın unutulduğu bir yer dünya.
Tabiatın estetize edilmeye gereği yok. Duygusal fon müziklerle desteklenen tabiat görüntüleri beni hiç etkilemiyor. Çünkü benim doğadan anladığım şeyin fon müziklerle desteklenmeye ihtiyacı yok. Kendi iç müziği, bana yeterince fikir veriyor. Gelgelelim, bütün bu evrenin en bildiğimiz hikâyecisi olan insan, bütün bu kavramları, gelenekleri, savaşları, barışları, ölümleri ve hayatları ortaya atan insan olmazsa, bu geleneklerin, kültürün, sanatın, bilimin bir anlamı olur muydu? Daha da ötesi; tüm bu kavramlar, değişim ve dönüşümler gerçekleşir miydi?
    Düşünsenize bir; insanın, savaşmak için dahi bir insana ihtiyacı var. Barışmak için, seyahat etmek için, yemek yemek, sevmek, öfkelenmek için bile aynı iskelete sahip olan bir diğer canlıya ihtiyacı var. Tarihini, kültürünü yaşamak, bir başka kültüre geçmek, para kazanmak, sanat ve bilim yapmak için dahi bir başka gövdeye muhtaçtır insan. Savaşmak için bile birbirine muhtaç olacak kadar birbiri ile iç içe olan bu canlı, öyleyse neden savaşır?
    Bir sinema televizyon öğrencisi, popülist filmlerden bıkmış, kendi sanatını icra etmek istiyorsa, ihtiyaç duyacağı ilk şey nedir? Bilgiden, teknik ekipmandan bile önce?
Çocukları için evde yemek yapan bir ebeveynin, çorbanın tarifinden ve çorba alacak paradan ve bir evde yaşayabileceği bir ekonomiden bile önce ihtiyacı olduğu şey endir?
Dini bütün bir insan, kendi din ve kültürü hakkında birileriyle hasbahal etmek, söyleşmek isterse her şeyden önce ona lazım olan nedir? İbadethaneye gitmek, dininin kutsal kitabını okumak için okuma yazmadan da önce neye ihtiyaç duyar?
İnsan, insan vee insan…
Haritalara bakar, gidecek yer ararız kendimize
Çadır alır kamp kuracak yer ararız
Erik ağacına çıkıp erik toplarız bir yaz gününde
Bayram sabahı namaza gider ve dindaşlarımızla selamlaşırız…
İnsan bunu bir başına yapabilir miydi?
İnsan, insan olmasa haritadan bahsedebilir miydi?
    Bence eğer bir tanrı varsa, o da insandır. İnsanın özü, mayası, hamurudur. O olmadan ne gelenekler yaşanabilir, ne tabiatın farkına varabilir, ne de bir mevsimin kendine has güzelliklerini tadabiliriz. Birbirinden düşman edilmiş –düşman olan değil- iki kişinin dahi birbirlerine dolaylı yoldan mutlaka ama mutlaka katkısı vardır. Realizm, romantizm, natüralizm… Dadaizm, sosyalizm, empresyonizm… İzm, izm, izm… İnsan bu salonu –dünyayı- doldurmamış olsa tüm bunların bir anlamı, hatta tüm bunlar olur muydu?
    Öyleyse –mutlaka insanın da sıçmak, hormonlar gibi bu yazının duygusallığına pek de paralel olmayan huyları vardır ama- tüm bu kavramları tek başımıza yaşayamıyorsak, bir sineğin bizi ısırdığını bilmek için dahi bir başka insanın bunu keşfetmesine ihtiyacımız olduğunu göz önünde bulundurursak, ben ‘’ne o, ne bu, ne de şu’’ diyorum. Ben ‘’insan’’ diyorum. Terliğinden fularına, eşarbından şalvarına, sigarasından zikrine kadar insan.

    Ölüm korkusu, kariyer hedefleri, politikanın kendi leyine kullandığı şeyler… Tüm bunlardan daha çok kaygı duymamız gereken bir şey var: İnsanın insanın ‘’insan’’ olduğunu unutması. ‘’Merhaba’’dan ‘’Selamû Aleyküm’’e, ‘’Good Morning’’den ‘’Bonjour’’a kadar… Tüm bunları uzaylılar yaratmadı. Tüm bunları biz yarattık. Öyleyse yaşlı bir dervişin de dediği gibi; Ölenlere üzülme evlat. Yaşayanlara üzül. En çok da sevgisiz yaşayanlara…

Ve derler ki; Kavramlar ve hedefler bizi ayırır. Yollar ise birleştirir. 


17.02.2017

Her Şeyleşme ve Çocuk

    Ailede, mahallede, çocuk olanın fikirleri ancak ciddi manada herkesi etkilemeyecekse dinlenir. O da mütebessim bir şekilde. Zararsız ve ‘’yarattığımız’’ karaktere kadar ulaşamayan bir serzenişe karşı hoşgörülüyüzdür ancak. Çünkü aksi takdirde, çocuğun fikri ya da isteği bizi uğraştıracaktır. Bu, toplumlar için de böyle. Toplumlar, -ne yazık ki bizim toplumumuz da dahil- kolay kandırılabilen kimseler olduklarından onlara ‘’çocuk’’ demek yanlış sayılmaz. ‘’Biz çocuk bir milletiz, bizi herkes kandırıyor.’’ demişti bir televizyon programcısı.
    Büyük olanın planlarından uzakta istekler, şikayetler hümanist bir şekilde değerlendirilir ama, iş o büyük planlara sıçrayabilecek ‘’tehlikeli dilekler’’e gelince, orada karşımıza kapalı kapılar, açılmayan telefonlar, yanıtlanmayan mesajlar, tarihsiz randevular çıkar. Çünkü muktedir insan, bir süre sonra tanrılaşmaya, ‘’her şeyleşmeye’’ çalışıyor. Bana sorarsanız bunu kimse başaramaz, kimse tanrı olmaya çalışmamalı. Her şeyleşmek, insanlaşmaktan daha kıymetli değildir.
    Gelgelelim, üçüncü sınıf bir edebiyat öğrencisi olarak kafama takılmaya başlayan sorulardan biri de ‘’Okul bitince ne olacak?’’ sorusudur. Yüksek lisans, yazarlık, editörlük gibi alternatiflerin olduğu evrenimde şunu gönülden kabul ederim: Çalışmadan olmaz! Tembellikle hiçbir yere varamazsın. Fakat iş bu kadar basit değil. Eğitime dair trajikomik haberlerin cereyan ettiği (sahte diplomalı öğretmenler), karşınıza anlamlı anlamsız sürekli sınavların çıkarıldığı bir anlayışta geleceğe dair umutlu olabileceğiniz kadar umutsuz da kalabiliyorsunuz.
    Kimi yurtdışına gitmek gibi bir gaye ediniyor kendine. Çünkü patlamalardan, sokakta rahatça gezememekten ve geleneklerin çarpıtılıp politika uğruna kullanılmasından bıkmış, korkmuş, bunlardan kaçmak ister vaziyetteler. Saygı duyarım.
    Kimi komün bir hayat yaşamak isteğiyle plan kuruyor. Bunun için dikiyor gözlerini Ege’ye. ‘’Boş arazi’’ onun için altın yumurtlayan tavuk anlamına geliyor. Çünkü bir plazada çalışmak istemiyor. O plazanın nizamına uymak, ona göre giyinmek, saçını ona göre traş ettirmek istemiyor. Ve bu nedenle kendi yerleşimini kurmanın peşinde. Saygı duyarım.
    Kimi de araştıran bir hayat, öğrenmek ve makaleler yazmak istiyor. Bir üniversite hocası olarak başlamak istiyor memuriyetine. Ve sonuna kadar da öyle gitmek derdinde. Bu hususta kafası karışık. Çünkü bitmek bilmeyen bir sınav sürecinden geçecek. Ve derslerin ezber olmasından, hocaların ezber olmasından bıktığı için, karşısına birden bu ‘’verimli sınavlar’’ çıkınca öfkeleniyor. Ve şöyle diyor kendi kendine: İyi de biz nerede akademik bir eğitim aldık ki?
İşte bu istekleri taşıyanlar, bu istekleri doğrultusunda karşılarına çıkabilecek ekonomik, maddî, sosyal ve siyasal problemleri irdelemeye çalışıyor kendince. Üstesinden gelemeyeceğini düşündüğü bir problemle karşılaşırsa da dert yanıyor bundan; gür bir sesle ya da kendi içinden.
Bu şikâyetleri ne duyan var, ne duyup da kendini sorumlu hisseden. Çünkü ‘’her şeyleşme’’ çabası, insanlaşmanın önüne geçiyor. Ne demiş yazar; ‘’Kazanmak insanlara yetmiyor. Diğerlerinin kaybettiğini de görmek istiyorlar.’’
    İşte bu nevi tanrılaşma çabaları, bir çocuk olan bizleri –toplumu- ne zaman, nasıl, ne kadar ve niçin dinleyecek? Aslında bu soruların bütün cevapları yine çocuk olan bizde, yani toplumdadır. Bu her şeyleşme çabasını çok rahatlıkla test edebilirsiniz bu arada. Mesela bir belediye başkanı –istisnalar kaideyi bozmaz- neden hiçbir şey söylemeden ulaşıma sürekli zam yapar? Neden patates elli kuruşken birden bir lira kırk kuruşa çıkar? Neden bir rektör hiçbir açıklama yapmadan yemekhane zammı uygular? Çünkü bunlar tanrılaşma çabasının eksenine girilebilecek şikâyetler olabilir ancak. Ve ailede, mahallede, çocuk olanın fikirleri ancak ciddi manada herkesi etkilemeyecekse dinlenir.
    Yakın zamanda –Fox Tv’de- içinde çocukların geçtiği ard arda üç haber izlemiştim. Bunlardan birincisi çocuk kaçırmaya çalışan bir adamın, yakalanacağını anladığı an çocuğu apartman boşluğundan atmasıydı. Çocuk şansı varmış ki kurtuldu. Ardından gelen haber, İzmir’in bir köyünde, anneannesi ve dedesi ile yaşayan bir kız çocuğunun okumaya ne kadar da hevesli olduğuydu. ‘’Doktor olup anneannem ve dedemin hastalıklarını geçireceğim.’’ gibisinden gayeler de edinmişti kendine. Son haberse, bir ilkokul sınıfının içinde pencere olmamasıydı. Çok akıllı okul yönetimi, sınıfta bulunan pencerelerin beden eğitimi dersinde olan çocukların oyun alanlarına baktığını ve bu durumun sınıftaki çocukların derslerini olumsuz yönde etkileyeceğini söylemişti. Düşünsenize, içerisine güneş girmeyen bir sınıf. Havalandırılamayan ve yalnızca bir ampül ile aydınlatabileceğiniz bir sınıf. Hem de ilkokul! Yani en çok hayalperest olmanız gereken dönem…
Düşünsenize bu üç haberin tek bir çocuğun başına geldiğini? Apartman boşluğundan atıldınız, kurtuldunuz. Ekonominiz çok kötü, okumak istiyorsunuz. Yardımlar aracılığıyla okumaya başladınız. Bu kez de sınıfınızda bir pencere yok! ‘’Eşkiya’’ filmine benzettim bunu. ‘’Vurdular ölmedim, vurdular ölmedim…’’ diyip durur ya Şener Şen’in oynadığı karakter…

    İnsan bir bedenle geldiğini ve yine aynı bedenle gideceğini unutmasa, her şey daha güzel olur. Her şeyleşmeye çalışmamak gerekir. Çünkü kimse her şeyleşemeyecektir. Bu uğurda yapılabilecek her tür girişim yalnızca daha fazla saçma sapan olayı beraberinde getirir. İnsanlaşmak, insan olduğunu, kudretinin sınırlı olduğunu, bir çitadan daha hızlı koşamayacağını, uçamayacağını, bir balina gibi yüzemeyeceğini kabul etmek ve tüm bunlara neşeyle, hayat dolu gözlerle bakmak… Bu anlayışı istiyorum. Günün birinde…

2.02.2017

Siz Kimdiniz?

    Yan yana olduğumuz her günün belirli zaman aralıklarında, istisnasız tartışırız onlarla. Dışarıda güler yüzlü, sevecen, anlayışlı ve hoşgörülü olmamızın aksine, onlarla hiçbir çatışmamızda bağır çağır eksik olmaz. Onlar bende eksik ya da hata bulur, ben bu eksik ya da hatanın onların eksik ya da hatalarından kaynaklandığını söylerim. Bazen bunu yaparak hatalarıma beni rahatlatacak bir kılıf mı arıyorum, diye şüpheye düşmeden de edemem. Bu şüphenin haklılık payı var olmasına var ama haksız olduğu yerler daha fazla gibi görünüyor. On üç, on dört, on altı yaşlarımda bana olan yaklaşımları şimdi yirmi dörtlük bir zihinle değerlendirdiğim zaman öfkelendiğim oluyor. Ya da fazla sıradan bulduğum. Temeli sağlam oturtulmamış olan bu münasebet içerisinde biri ne zaman ki bir hata yapıyorsa, o hatasının üzerine ancak o zaman konuşuyorlar. Ruh halleri, ilişkilerimize olan yaklaşım ve davranışları saniyesinde değişebiliyor. Gülmekle ağlamak, eğlenmekle sinirlenmek, barışmakla savaşmak arasında sürekli gidip geliyorum. Belki pes etmeli ve kabullenmeliyim bazı şeyleri. Muhtemelen ettim de…
    Ama değişen davranışların tutarsızlığı, nasihat veren kişinin nasihatiyle yaşadığı çelişkiler ‘’ Onların bazı huylarını değiştiremezsin.’’ desem de kendime, her daim etkiliyor beni. Eleştirilmeme ve şahsıma bağırılıp çağrılmasına neden olan ‘’hatam’’ her ne ise, aynısını o bağıran çağıran şahıslarda da görüyorum. O zaman nedir? Sürekli bir huzursuzluk… Esasında yabancı değiliz de neyiz biz birbirimize karşı? Arkadaşlarımızla olan diyalogumuzdaki neşenin küçük bir parçasını dahi hissetmiyorsak yan yana, eh biyolojik durumlarımıza karşın yabancılaşmamış mıyız birbirimize?

    Ailesiyle başı dertte olmayan var mıdır? Ailesinden ötürü başı ağrımayan? Ama ben her çekişmemizde ölecekmiş hissi kadar ağır şeyler hissedip bundan kurtulmak için birkaç derin nefes alma ihtiyacı hissediyorum. Yabancı değildik belki ama, yabancılaştık birbirimize. Sadece çeşitli hata ya da noksanlarla karşı karşıya geldiğimizde konuşuyoruz etiği, doğruyu, kıymetliyi, güzeli… Sonra birden bir fırtına geliyor ya da sifonu çekiliyor tuvaletin ve her şey yok oluyor ortadan. Sil baştan! Yap ve boz, yap ve boz… Ama ben bir lego değilim, siz de değilsiniz. Ben bir Anka kuşu değilim, siz de değilsiniz. Ben bir deniz değilim ki verdiklerimi geri alabileyim, siz de değilsiniz. Ne küllerimizden yeniden doğabiliriz sonsuza kadar. Ne de verdiğimiz zamanı, ümidi, güler yüzü ya da öfkeyi geri alabiliriz birbirimizden. Götürdüklerimiz kalır kıyısında yaşamın, en azından benim yaşam kıyımda kalıyor. Verdiklerinizi geri alamıyorsunuz; huzursuzluk, aşağılık kompleksi yaşamama neden olan söylemler, siz tarafından eleştirildiğim konularda yaşadığınız çelişkilere olan tanıklığım… Bunları geri alamazsınız. Belki sizin kıyı benim kıyıdan biraz daha rahat, tabiri caizse ‘’free’’dir, ‘’takılıyor’’dur. Benim kıyım da sonuna değin karamsar, sabit değildir elbet. Ama görünen o ki, sizin düşünüp de daha sonra unuttuğunuz kavram ve tasalar üzerine ben biraz daha şey düşünüyorum. Öyle ki onlar üzerine yazı yazacak kadar düşünüyorum en azından. Ve diyorum ki kendi kendime –çünkü bırakın ümidi hayal edilecek bir şey bile değil artık bu-; Bir yerlere, bir şeylere, ‘’işinizin geldiği yerlere’’ yetişme telaşınız tüm saygın ve güzel olabilecek şeyleri öldürüyor. Farkında mısınız? Üzerine düşünüp kafa yorduğunuz hata ve noksanları, çalan telefonunuzdaki davetkâr ses adına hemencecik siliyorsunuz. Öyleyse ne gerçek bir iletişim bizimkisi ne de saygıdeğer. Biz sizinle artık yabancılaşmışız. İyi ve güzel vakitler geçirmeye devam edeceğiz etmesine, ama biz birbirimizin farkına anca birimiz öldüğünde varacağız.

Durup bu mühim yanlışı ortadan kaldırmak adına bir davetkâr ses de benden duyulsa? Biliyorum ki buna dahi vakit, anlayış, itikat yok… Eyvallah. 

16.01.2017

Uçuşşş

    İçimizden pek gelmeyebilir olsa da, önce, maddeye bizi biz yaptığı, bir bedene ulaştırdığı için teşekkür etmeliyiz. Hayatın anlamsızlığı, can sıkıntısı, kendini gereksiz hissetme gibi duygular ve hatta tüm tapınmalar dahi, bir bedenin eyleme geçmesi sonucu gerçekleşebiliyor. Nemli bölgelerde yaşayanlarla, soğuk iklimlerde yaşayan insanlar arasında bile onlarca fark bulunabilir. Bu anlamda, ‘’Coğrafya, insanın kaderidir’’ söylemi, aslında bedenin de bu kaderin eylemcisi olduğunu gösterir. Peki ‘’kader’’, bir alın yazısı, ön belirlenimi olan bir kavramsa, bunun eylemcisi nasıl olabiliriz? Kaderi –coğrafya üzerinden ele alırsak- savaşın hüküm sürdüğü topraklarda, insanların yaşantılarının ortalama aynı olacağı tanımıyla kabul edersek, kaderin eylemcisi ne kadar ‘’kader’’, ne kadar ‘’eylem’’dir? Bunlara tarihten ya da günümüzden sayısızca farklı örnek verebiliriz. O kısmı sizin kendi kurcalamalarınıza bırakıyorum.
    Yazımın başında önce maddeye teşekkür etmemiz gerektiğini belirtmişsem de, bunun içimizden pek de gelmeyebilir olduğunu söyledim. Bu şu anlama geliyor: İklim, coğrafya, yeme-içme gibi pek çok faktörden etkilenen, aldığımız kararları hayata geçirmemize olanak sağlayan, Goethe’den yola çıkarsak ‘’Sözden önce eylem vardı.’’nın sahibi olan ve buna karşın unuttuğumuz bedene teşekkür etmek gerektiğine, daha doğrusu kıymetinin bilinmesi gerektiğine inandım. Bunu da kıymetinin unutulduğu ya da hesaba az katıldığı düşüncesinden yola çıkarak savundum. Ama teşekkür etmekle ilgili oturup da ‘’düşünce hislerime’’ baktığım zaman, nedense bu içimden pek gelmedi.
    Bir saldırı anında, ölümle burun buruna geldiğiniz zaman, bu durumdan kurtulmanın çeşitli yolları olabilir; bazıları şansla, bazıları mücadele ile. Ya da sizi rehin alan ve birazdan öldürecek bir soyguncunun bilinçaltına girmeyi, onun zihnini etkilemeyi başarabilirseniz, ölümden kurtulma şansınız vardır. Şu an tüm bunları yazarken, televizyondaki programda bir yılan bir fareyi yiyerek karnını doyurdu. Soyguncudan kaçmayı başaramayabilirsin, bazen biraz senin hünerine, bazen de şansın zamanlamasına kalmış bir şey. Karnını doyuramayabilirsin, uygun av karşına çıkmamıştır. Tüm bunlar bedenle, bedenlerimizle ilgili olan şeyler. Yarın sabah uyanamaz ya da soğukta ısınacak bir yer bulamazsam, can sıkıntısı çekmem, çünkü canım gerçekten sıkılıyordur!

    Tolstoy cismanî olanla, Dostoyevski ruhanî olanla ilgilenmiş. Hiçbirine bulaşacak ve aptalca bir senteze kalkışacak değilim. İki koca Rus edebiyatçısını böylesi bir denemede dosya konusu haline getirmeyeceğim. Ama bana kalırsa, ruhanî olan yanımızla sohbet edebilmek, önce cismanî olan kısmımızın ayırdına vararak gerçekleştirilebilir. 

20.12.2016

Berna Moran/ Edebiyat kuramları ve eleştiri

    1921 ile 1993 yılları arasında yaşamış, İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde eğitim görmüş, otuzunda Cambridge Üniversitesi'nde doçentlik yapmış, modern edebiyat eleştirmenlerinin başında gelen Berna Moran, 1972 senesinde yayımlanan Edebiyat kuramları ve eleştiri adlı yapıtıyla Türk Dil Kurumu'nun Bilim Ödülü'nü de kazanmıştır. 



    İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı derslerinden derlenmiş olan yapıt, edebiyat kuramları ve eleştiri yöntemlerini tarihselliği içinde, tek bir kitapta, bütünlüklü halde barındırması bakımından edebiyat araştırmaları yapan biri için oldukça verimli. Yapıt aynı zamanda kaynakça ve dipnotlar açısından zengin olmasıyla bizi gerek çeviri gerek orijinal dilde pek çok bilgi ve yapıta da gönderiyor. Benim elimde tuttuğum yapıt, on sekizinci baskı olmakla birlikte 2008 yılında yayımlandı. Ve bu haliyle beş kısım içeriyor:

Birinci Kısım; Yansıtma Kuramı
İkinci Kısım: Anlatımcılık
Üçüncü Kısım: Eleştiri
Dördüncü Kısım: Okur Merkezli Kuramlar
Beşinci Kısım: Edebiyatın hakikatle ilişkileri, değer ölçütleri ve estetik yargılar

    Kabaca bu şekilde tasnif edebilirsek de yeterli değil. Zira her kısmın içinde birden fazla bölüm olup mesela, Anlatımcılık I kısmı Romantiklere Göre Sanat, Yaratma Olarak Anlatımcılık, Tolstoy'da Aktarım, Sanatçının Psikolojisi ve Kişiliği vd. gibi bölümleri kapsamaktadır. 

    Sanatın, edebiyatın, estetiğin, eleştiri odağının ne olduğuna, olması gerektiğine ya da olabileceğine dair ortaya çıkan kuramları zamandizinsel (kronolojik) olarak bize veren yapıt, bunlara dair nesir ve nazım türlerinden örneklerle de kendini zenginleştiriyor. Elimdeki 2008 tarihli sekizinci baskıdan aktarımlarla devam edelim:

''...Güç anlaşılan yeni biçimler denemek, yozlaşmış burjuva sanatına özgü davranışlar olarak yorumlandığı için, geleneksel gerçekçi yöntemin doğru tek yöntem olduğu önerildi. Brecht'in oyunlarının Rusya'da uzun yıllar oynatılmamasının bir nedeni de biçim ve yöntem konusundaki bu farklı anlayıştır ve bu konuda Brecht ile Lukacs arasında ünlü bir tartışma yer almıştır.''

''Sanat eseri öyle bir somut genelleştirmedir ki, genel kanun 'tikel'de, öz ise görünüşte belirir. Ve genel kanun, tikel olayın nedeni gibi gözükür. Tiplerde ve tipik durumlarda sağlanan işte bu paradokstur.''

''Sosyolojik eleştiri edebiyatın kendi başına var olmadığı, toplum içinde doğduğu ve toplumun bir ifadesi olduğu ilkesinden hareket eder. Yazarı, eseri ve okuru sosyal koşullar belirlediğine göre, yapılacak iş, bir bilim adamı gibi davranmak ve bu koşullar üzerine eğilerek sanatla ilgili sorunları açıklamaktır.'' 

'' Freud sanatçının yaratma eylemi ile nevroz arasında sıkı bir ilişki bulur ve bilinçaltının 'yaratma'daki rolünü belirlemeye çalışır. Sanatçıların insanları şaşırtan bu yaratma gücü çok eski zamanlardan beri ilgili çeken ve merak uyandıran bir konu olmuş ve genellikle ilham kavramı, olayı açıklamak için öne sürülmüştür. Eski Yunan'da ilham, sanatçının dışarıdan bir kuvvetin etkisi altına girmesi, ona uymak zorunda olması demekti... Romantik çağda bu ilham görüşü dinsel örtüsünden sıyrılarak doğal bir açıklama yönelir. Sanatçı yine ilhamla yazan bir adamdır, teknik ve bilgi bu işe yetmez; ne var ki, artık ilham sanatçıya dışarıdan gelen ve ona egemen olan bir güç olmaktan çıkar ve yavaş yavaş sanatçının kendi içinde, ama bilincinin dışındaki bir kaynaktan fışkırdığı kanısı yer alır.''

    Şahsi bir yorum; edebiyat derslerinde bu yapıtta geçen kimi kuram ve eleştirileri işlemiş ve işleyecek olsak da, onlar bir sınav kağıdından iyi notlar alabilmek için yaratılmış bir atmosferin ürünü olduğundan, onlardan asla yeterince verim alamayız. Derslerin, okulun problemi de bu değil mi zaten? Seni kendi kişisel merakından, işin peşine düşme hissiyatından uzak tutar ve sıkıcı birkaç ders notuyla baş başa bırakır. Ancak Moran'ın bu yapıtında, kuram ve eleştirileri gerçekten anlayarak, üzerine notlar alarak okuyabiliyoruz. Ve bizi merak ettiğimiz başka kaynaklara yönlendirmesi açısından, bu değerli yapıt kendisinin ötesindedir. Bu tanıtım yazısı edebiyat, sanat meraklıları için yazılmıştır. Selam olsun...

15.12.2016

Dış Etkilere Açıksan Yalanlaşmaya da Açıksın

...
    Eylemin kendimizin dışındaki bir bilgiden, kişiden kaynaklanması hastalığı. Buna hastalık dememin iki temel sebebi var: Birincisi, karar alma süreçlerimizi hızlandıran şey, kendi irademiz değil de dışarıdan gelen bir bilgiyse eğer, bu adeta koşullanmış, ‘’o bilgiye, kişiye inat’’ bir durumdur. Böyle bir tavır da, hiçbir zaman kendi öz benliğimizden gelmediği için riyakâr olacaktır. İkinci sebepse; bugün bu tavrın adeta bir virüs gibi tüm insanlığa yayılır hale gelmesidir. Bir şey çok hızlı bir şekilde yayılıyorsa o ancak bir mikrop olabilir, çünkü faydalı ve doğru olan şey emek isteyeceğinden, asla hızlı bir şekilde yayılamaz. 

    Peki günümüzde bu hastalığın örneklerini nerelerde, hangi rollerdeki insanlarda görmekteyiz? Bu liste uzar gider ancak, listenin başında kuşkusuz politikacılar vardır. Ağırlıklı olarak medyada boy gösteren ve her şeyi yalnızca ülkesi ve milleti adına yaptığını iddia eden politikacının o güçlü, heybetli duruşunun ardında her zaman iktidarını kaybetmeye yönelik de bir korkusu vardır. Çünkü iktidarlar, siyaset ve ülke yönetimi ile sınırlandırmayalım, insanı idare etmekle ‘’yükümlü’’ kişiler –müdür, bir kanal patronu vs.-, kendilerine karşı çıkacak seslere ne kadar baskı uyguluyorlarsa, aslında o kadar korkuyorlardır. Bu korku, mesela kendisine muhalif olan partilere karşı bazen söylem bazen de eylem olarak bastırılmaya çalışılır. Dolayısıyla, yalnızca gücünü elinde tutmaya devam etmek isteyen politikacının çoğu fikir ve görüşleri ‘’muhalife muhalif’’ olma yolunda ilerler. Peki bu şartlanmışlıkla, bu ‘’başkasından kaynaklanmak’’la hareket eden birey, eylemlerinde ve görüşlerinde ne kadar sahici olabilir? Düşüncelerini, kendisini yıpratacağını düşündüğü diğer insan ya da topluluklara göre oluşturan, değiştiren, dönüştüren kimse artık her rüzgâra yelken açan bir gemiden ibaret olmaz mı? 

    Nietzsche, Ecce Homo’da ‘’…başkasından kaynaklanmak olumsuzluktur.’’ der. Çünkü bu süreçte insan artık kendisi değil kendi gücüne tehdit olarak gördüğü girişimlere bir savunma mekanizmasından ibarettir. Ve savunma mekanizmaları, ki bunu kendiniz de günlük hayatınızdaki hararetli tartışmalarınızda gözlemleyebilirsiniz, çoğu kez karşı tarafın sizi alt etmesini önlemek amacıyla çalıştırılan bir makinedir. Ve bu makine çalışmaya başladığı anda, artık analitik düşünce yerini duygusal reflekslere, taviz vermediğiniz düşüncelerinizi dahi tartışmada galip gelmek için değiştirmeye zorlar. Şimdi bu bölümün en önemli oyuncularının neden politikacılar olduğu daha da belirginleşmiş durumda: Bizim günlük hayatımızda zaman zaman yaptığımız bu üçkâğıdı, onlar her an, her saniye, her gün yapmaktadırlar. Ve evlerine dönüp de kendilerini sorgulamaya vakit bulamayacakları kadar çok ‘’düşman’’ edindikleri için, onlar biz sıradan insanlar gibi vicdan mahkemesine pek sık uğramazlar. 

    Bölümümüze eklemekle iyi edeceğimi düşündüğüm bir diğer oyuncu ikili ilişkiler içinde bocalayan kişidir. Basitçe anlatma yoluna gidersek; sancılı ve biraz da hayal kırıklığına uğrayarak ayrılık yaşamış genç bir insanı ele alalım: Yaşadığı –geçici ama geçmedikçe kalıcı olduğunu düşündüğü- kederin sebebi olan insana karşı duyulan öfke, kederli arkadaşımızı ne yapmaya itecektir? Yaygın örneklerden yola çıkmayı tercih edersek; kederini savuşturmaya, o kedere karşı gerçek olmayan bir atağa kalkmaya çalışacaktır. İlgilendiği tek şey, yaşadığı ve tarifinin imkânsız olduğunu zannettiği o kederden kaçmak, o kedere karşı gözünü başka yerlere çevirmek olacaktır. Demek ki kahramanımız kederi göğüslemek ve onu çözümleyip yoluna devam etmekten çok o kederle baş etmek için ondan kaçmak gerektiğiyle ilgilenecektir. Peki, tıpkı kendisine muhalif olan seslere sırf gücünü sürdürmek için savaş açan politikacı gibi, bu kahramanımız da acaba aynı hatayı mı işliyor? Acaba gerek ona nasıl davranması gerektiğini ‘’öğreten’’ medyatik unsurların, gerekse kendi öfkesi ve kederinin üstesinden gelmesi için, kahramanımızın kendinden başka kaynaklara yönelmesi midir doğru olan? Yoksa dışarıdan gelen bunca sağlıksız, yüzeysel ‘’bilgi’’ye kendini kapaması ve her şeyi kendi kendine keşfetmesi mi? 

    Bugün toplumumuzun her kesiminde çeşitli şekil ve örneklerle gördüğümüz bu ‘’dış etki’’nin sebebi nedir? İnsanlar neden kendileri olarak davrandıkları bir iletişim kötüye gittiğinde, onun üstesinden gelmek için yine kendileri gibi davranmıyorlar? Sanırım cevabı basit olmamakla birlikte pek zor da sayılmaz: İçinde bulundukları o kötü, kendi yaşantılarını karanlığa sürükleyeceğini düşündükleri halden bir an önce kurtulmak için, ‘’dışarının’’ reçetesini ‘’içerinin’’ reçetesinden daha çabuk elde edebileceklerini düşünüyorlar. Sonuçsa çok açık: Çözüm yerine kaçışın, gerçek olan orta hız yerine gerçek gibi görünen süratin kirli ellerinden ağrı kesiciler edinmeye çalışmak.

10.12.2016

Biz Kalifiye Kararsızlar

    Araf… Cennetin de, cehennemin de karşısında duran bir yol. Bir gidip gelme hali. Bir, dünyanın belki de en basit eylemlerini gösterebileceğimiz hususlarda saatlerce düşündüklerimiz. Bir çıkmaz. Bir ‘’kendini çıkmaza sokmak’’
    Araf… Cehennemimiz de orası, cennetimiz de. İkisi için ayrı mekânlar, ayrı adresler, ayrı yayanlıklar yok. Bizim –ben ve diğer tüm iyi kararsızlar- için ikisi de aynı yerde. Renklerin damarlarımıza ulaşıp kanımızı alevlendirdiği yer de, kupkuru bir gırtlağın içilecek ancak bir yudum su bulabildiği ve bu miktarla boğazını asla tatile gönderemediği yer de burası.
    Bir bakıyorum ki otların ve gecenin içinde uzanan bu gövde, kendini otların ve gecenin içine de gömüyor kimi zaman. Bir şahsi karanlığın sonsuzluğundan korkmak ve bir şahsi ışıltının caddelerinde var olabilmek için kendini –hayatını değil- şekillendirmek… Bu iki durumun iki ayrı mekânına sahip olanlar içindi mutluluk ya da mutsuzluk. Keder ya da sevinç. Korku ya da ümit...
Oysa ben ve tüm diğer kalifiye kararsızların bu iki şehri birbirinden ayırabildiği hiç olmadı. Bu bilinçli bir tercih miydi? Hayır. Bu, aynı anda iki farklı âlemi tek bir gövdede yutmanın tanımıydı. Tanım… Araf…
    Cehennemin de kudreti var, cennetin de. Cehennemin de içine aldığı öznelerin hikâyeleri yazılabilir, cennetin de. Fakat arafta gezinen, arafta var ve yok olan biz, en büyük aynaların karşısında dahi görünmeyen ama küçücük bir su birikintisinde kendine bakmayı bilenlerin ne hikmeti, ne hikâyesi, ne rivayeti… Onlar –yani bizler- için ne kutsal kudret, ne cismani güç bir teori ya da pratik geliştirdi. Çünkü bizim aksimize, onlar kararlıydılar. Aldıkları ya da alacakları karar esnasında üzerinden geçtikleri yahut geçecekleri bitki böcek, duraksamaya neden olacak şeyler değildi:
Karar adında kara bir tahtanın üzerindeki karalamalar
En güzel bahçelere davet eden teneffüs zilini patlattılar
Ve şöyle dedi tüm kara tahtaya karalamalar yapan kara çocuklar: İş, iş, iş!
Karar aldılar ve bitti.
    Görkem gibi bir illüzyonun içinde barınan bu karar almaların karşısında, bizim dönecek sapak bulamamamızın, söyleyecek sözümüzün olmamasının ya da ‘’türküyü hangi çatıdan söylersek bir başkasının sınırına girmeyiz’’ düşüncelerinin hikmeti olur mu?

    Bir öngörüdür düzelteyim bir de: Karar almakla kararsız kalmanın estetize edildiği bu ‘’karalamamın’’ doğru haritası, onu ‘’Ah… Kimselerin vakti yok’’ misali okumaktan geçer. 

7.12.2016

Turgut Uyar/ Efendimiz Acemilik



(…)
Oysa acemilik. Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız. Yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak kaygısının zevkiyle çalışacaksınız.
Gelin böyle yapın demiyorum. Durduğum yerde kalmaktan korkuyorum. Şiir bir sanat olayı değildir. Bir yaşama çabasıdır önce. Yaşadığımıza tanıklık eder. Her gün yeni bir dünya içinde, her gün yeniden ve başka etkilerle duygulanan insan, her gün bunları yeni biçimlerle söylemelidir.
Diyeceksiniz ki: böylece ancak bir azınlığa seslenmiş olacaksınız. Bir kere, bu işin kötü yönleri beni hiç mi hiç korkutmuyor. İkincisi sanat bir ceht işidir, eğitim işidir. Tembel kalabalığın keyfine uymak istemiyorum. Sanatçı nasıl uzun çabalamalarla yetişiyorsa okuyucudan da bu gayreti bekler.
Çağımız insanı gitgide rahatına daha düşkün olmaya başladı. Belki her çağda böyleydi. Ama bugünkü kadar mıydı bilmem? Bunda bilimin, endüstrinin büyük payı var. Herkes birbirinin örneği olmayı hiçbir çağda bu kadar istemedi. ‘Yeni Dünya’nın gerçekleşmesi yakın belki de. Bir örnek giyimler, bir örnek şarkılar, bir örnek aşklar. Uçaklar, radyolar, sinemalar durmadan bizi birbirimize benzetmeye çabalıyorlar. Kişiliksiz bir yaşamayı baştacı ettik. Gönüllüyüz. Kişiliksiz bir çağın şiiri de ister istemez kişiliksiz olmak zorundadır. Bu kadar yenilenmiş bir çağın şiiri, şiirin kelimeleri ne kadar eski, bir düşündünüz mü? Hâlâ uçağı, hâlâ Penicilini, hâlâ 70 katlı evleri, hâlâ hesap makinelerini, asfaltları, otoları şiire rahatça yerleştiremedik. Bunları kelime olarak, düşünce/duygu hayatımıza getirdikleri değişmelerle hâlâ şiire getiremedik. Barlarda kadınlarla saygısızca sevişiyoruz, sokaklarda açık saçık gördüğümüz kadınları hayvanca istiyoruz ama şiirde aşık olduk mu hâlâ ağlıyoruz.
Bir de bir kenarda sessiz sedasız bir insanoğlu var. Uyamadığı, maddi manevi her türlü imkânsızlıkları ile uyamadığı değişmenin farkında. Önünden iyice kavrayamadığı birşeyler akıp gidiyor. Durmuş da eskiye hasret mi çekiyor. Hayır. Kendisi ile çekişiyor. Ağır aksak yaşamasının hesabını vermeye çalışıyor. Dünyadan bildik tanıdık şeyler yakalamaya çalışıyor kısacası.
Sorun bir şiir sorunu değildir. Yaşama sorunudur. Zaten ben hiçbir zaman şiiri hayattan ayrı düşünmedim. Hayatımızda olmayan sorun şiirimizde de olamaz.

Evet değişmek. Anlamlı bir yaşama için değişmek. Bu bir ölüm kalım meselesidir. Ne dersiniz?*

6.12.2016

Metalaşmama, Bedeller Ödeme ve Melodik İnsan Üzerine

    Tahakküm ''yetkisine'' sahip her şeyin ve herkesin dayattığı öğrenme şekilleri, bireyin gerçeği olduğunda yaşanabilecek yanılgıları görebiliyor musun? Ben, muktedirliğin önerdiği ve geçerli gördüğü başarı şekillerine sırtımı dönüyorum. Bu beni, başarılı bir kariyerden, ''güzel bir kadın ve aileden'', mutlu ve huzurlu bir hayattan mağdur edecek bir bakış açısı. Ama dur! Bu yorum da klasikleşen öğrenme şekillerinden biri değil midir?
Ruhumu hazırlıyorum yolculuğun kendisine. Ve hazırlıyorum onu, başarısız bir hayatın sürgün hüzünlerine de! Dünyada farklı olmak, bir bedel ödemekten geçer. Nedir benim bedelim? Nedir benim armağanım? Tabiatı özgün melodilere kulak veren bir birey, bir daha aynı tekdüze ormanda oksijen arar mı? Arayamaz, çünkü orada gerçek bir oksijenden bahsedilemeyeceğini çok iyi bilir. 
Ve bize oksijen, yani hayat diye öğretilenin, ölümün ve bitmişliğin ta kendisi olduğunu öğrenmek... Bu acı ya da keder getirmedi bana. Ama benim hayattan anladıklarımı sembolize eden her şey öldürülmeye mahkum! Öyleyse yüreğimde aynı anlayışların belirtilerini gören muktedirlik, beni de az ya da çok, radikal ya da ılımlı şekilde öldürmeye yeltenmeyecek mi? 
Ama ah! Ah! Ne madden ne de manen öldürülmekten korkmamaya başlayan şu gövdem, ''uzun ve sıkıcı bir hayattansa...'' diye başlayan cümlelerin yolundan gidiyor. 
    Kimsenin bilmediği, bildiğini iddia edenin de gevezelikle açığa vurup kaybettiği bir tek damla gözyaşı, bir gözlerin kapanıp derin nefesin alındığı ve verildiği an... Ne çok özledim hayatın her şeyini! Ve ne çok bıktım hayatın hiçbir şeyinden! 
Yorgunluk? Hayır. İnsan yorgun olduğunda yorgun olmaz. İnsan yorgun olduğunu kabullendiğinde yorgundur asıl! İnsan kabullendiğinde olumsuzlanır hayat tarafından. 

Kendini teşhir etmekte geri duran o güzelim hayat! 
Çorbanın sadeliği, yok oluşu kederin 
Ölümün bile yenemediği, korkutamadığı sadelik! 
Seni damağımda kalan pirinç taneleri kadar yakından hissediyorum.

    Diyorlar ya; hayat tercihlerimizden ibarettir. Sanki ben sana o kadar yakınım ki, seni tercih etmeye bile gerek duymamışım! Sanki özgün melodiliğine ey hayat! O kadar içeriden bakıyorum ki, zaten yalnızca seni dinleyerek doğmuşum! Ve ölümüm de, kim bilir belki bir kaldırım köşesinde, belki bir akciğer kanseriyle, belki bir intiharla gerçekleşir, ben yine aynı gitar seslerini duyacağım senin! Ve ölmeden önce göreceğim son şey, senin üzerinde dans eden bir mahlukatın tüm tabuları yıkma sesi olacak. 

    Gıcıklığın güzelliği, söylenemeyeni söyleyen, yapılamayanı yapan insan olduğumuzda gelir. Öğretilenleri iyi benimsemiş bir ''uysal''ın karşısında, cebimde beş kuruşum olmadan dikilebiliyorsam hiç tereddütte kalmadan, bu sadece ve sadece hayatta duyduğum o melodinin eseridir. Ve dünya ''o melodiyi'' duyanlarla duymayanlar arasındaki mücadelenin kendisidir! Görüyorum ki devir, o melodinin ne demek olduğunu bilmeyenler devridir. Ama görüyorum ki dünya her seferinde, o melodileri gizli kutusunda saklı tutmaya devam eder, bir sonraki ''melodik insan'' için. Ve biz melodikler, duygularımızın ve fikirlerimizin coşkusuyla, bu dünyaya şifreler bırakabiliyoruz. Onu ancak ve ancak kendi gibi bir melodiğin bulabileceği şifreler. Ve geceleri, gündüzleri çektiğimiz acı, yaşadığımız kederin yanında, siz ''soru sormayan öğreciler''in bilemeyeceği bir şeyimiz var elimizde: Özgürlük! 
Ve biz melodikler, sancılı süreçlerimiz bir yana, birbirimize miras bıraktığımız şifrelerle o kadar hissediyoruz ki! 

Ey hayattan anladığımız anlaşılmaz müzik!
Sen tüm tanrıların, tüm kavramların ötesindesin!
Sen çıkarlar uğruna dile getirilenlerin tam tersi!
Sen bir martıda bulabildiğimiz şiirin kendisi!
Sen, hayatta aidiyet duygumuzun olduğu yegane konumsuz
Yegane mekansız!
Dünyanın en güzel paradoksunu yaşıyoruz seninle.
Ve hazırım metalaşmış dünyada çekeceğim acılara
Ödeyeceğim bedellere.
Ben yurtsuz, ben kavramların koluma kelepçe vuramadığı...
Hazırım ne varsa, ne yoksa...


28.11.2016

Keskin Virajlar Gecesi

Düşüncelerim mi bana oyun oynuyor, ben mi savaş açıp duruyorum onlara? Zihnimin yaşadığı kaygılar, takıntı yaptığı şeyler, düşündükleri... Daha ileride olabilirdim oysa.

Ne neyin acısını çektiğimden haberdarım
Ne de neyi, kimi beklediğimden
Her sefer soyunuyorum çağrısına tutkunun
Her sefer kalıyorum üşüdüğümle, hastalandığımla

Cebimde beş kuruşla kalakalsaydım başka dert, şimdiyse başka sorular giriyor kapımdan içeri. Düşünüyorum da; belki bazı sanatsal başarılar, onları başaranların cepleri dolu olduğu içindi. Bazı acılarsa sanki, doldurulması gereken cepler aradığından, dolu olanlara hiç bulaşmadı. 
Bu dünya; zihninle kalbin arasındaki oyuna verdiğin yanıttır. Ve nasıl yanıt verdiğin. 
Evet; bu dünya tam da budur. Gelgelelim, ben şaşkın, hiçbir oyunu güzel oynayamadım. Hiçbir soruya doğru yanıt vermedim. Yaşamım bunu gösterirdi aksi takdirde. 
Ah! Bir şey keşfedilmekle keşfedilmiş, fark edilmekle fark edilmiş olmuyor, bu yeterli değil. Asıl pencere, bu keşfedileni sürdürebildiğinde açılacaktır. Oysa ben, bir bedeni ayakta tutabilecek hiçbir iskelete sahip değilim. 
İlk, bilemeden ikinci rüzgarda yok oluyor bildiğim her şey. Ya kendimden çok şey bekliyorum ya da kendimden bir şey bekliyorum.

Ne peki? Bu çok salakça değil mi? Dünyanın düzeninin etkilerini göz ardı ederek eleştirmek neye yarar? Büyük düşünürün, büyük olmak için vakti vardı. Ve o, bu vaktin değerini bilip çalıştı, uyumadı, yürüdü, düşündü...
Diğer büyük düşünürün vakitten çok derdi, tasası vardı. Ve analitik düzlemlerden uzakta, kalıcı olmaya çalışma tehlikesinden uzaktaydı. Sadece yazdı. Bugün saygın gördüğümüz birçok dünya klasiğinin yazarları aslında ne de sefil hayatlar yaşadılar... Hatta saygısız... Ve onların eminden bîhaber ''aydınların'', onlara atfettikleri, zoraki bir ''saygınlık'', o ''aydınların'' meseleyi hiç de kavramamış, hissetmemiş olduklarını gösteriyor. Sanat, çıkmaza düşenlerin işidir. Sanatla geçen, geçebilen bir hayat, sanat olamaz...


4.11.2016

İntiharı Anlamak

Şimdi insanların nasıl umutsuzluğa düştüklerini anlıyorum. Mağlup düşünceleriyle saatler, günler, aylar geçiren ve kendine bu çıkmazını ifade edebileceği kişisel yahut toplumsal hiçbir mecra bulamayan, beyni uyanmaya başladığı andan itibaren çözümler bulmayı deneyip her seferinde başarısız olan ve değerlerini sırtına giyecek koşulları yaratamayan bir insan, nasıl düşmez umutsuzluğun kollarına? 
Onu bu kısır döngüden çıkarabilecek hiçbir idareci, hiçbir söylem, hiçbir el bulamaz ve kendi kendine kalırsa nasıl yeşertebilir toprağını?
İnanması için hiçbir ışığın verilmediği, tutunması için eğlenceli hayallerin onu mahrum bıraktığı bir yaşantıda bireyi hangi salıncaklar uçurabilir gökyüzüne?
Sonunda anlıyorum; Zweig'ın neden intihar ettiğini, Kafka'nın dostuna -Max Brod'a- neden yazılarını yakma isteğinde bulunduğunu, Yavuz Çetin'in neden Boğaziçi Köprüsü'nden atladığını, şimdi bunların hepsini yaşamış ve yapmışcasına anlıyorum!
Çünkü Zweig'a Hitler'den, Kafka'ya dehşetten, Çetin'e sistemin iğrençliğinden başka bir şey gösterilmedi!
Ve tüm bu kıymetli insanlar hayatlarına son verirlerken, aslında tüm çağdaşları da hem oradaydılar, hem de orada değildiler: Sebep olmak bağlamında oradaydılar, hiçbir şeyden haberdar olmamak anlamında çok uzaktaydılar.
Yaşamak konusunda şahsen Nâzım'ın umut dolu dizelerinden yana olsam da, o karanlık hikayeleri, şimdi anlıyorum!

Albert Camus/ Sanatçı ve Çağı

Albert Camus nün Upsala Üniversitesi'ndeki 1957 tarihli nutkunu içeren bu elli dört sayfalık kitap yazarın dünya ve sanat görüşlerini, kendi çağının sorunlarını kapsamakla kalmıyor. Bu çok problemli ülkenin, hatta dünyanın insanlarına her devirde okunacak cümleler içeriyor. Meraklısına kitaptan alıntılar:
"...Çağdaşları ile bir karşılıklı konuşma, anlaşma mümkün değilse, çağdaşları, kör ve sağırsalar, sanatçı konuşmasını gelecek kuşaklara yapacaktır; konuşacağı kişilerin sayısı daha çok olacaktır o zaman."
"...Bizi birbirimize bağlayan, deniz, yağmurlar, ihtiyaç, istek, ölüme karşı savaş gibi konulardır. Biz, birlikte gördüklerimiz, birlikte ıstırap çektiklerimizle birbirimize benzeriz."
"...Düşük devrimlerin birbirine karıştığı, tanrıların öldüğü, ideolojilerin tükendiği ve günümüzde değersiz iktidarların her şeyi yıkıp inandırmayı bilmediği; zekanın, kin ve baskının uşaklığını yapacak kadar alçaldığı bir tarihin mirasçısı olan bu kuşak, kendi içinde ve çevresinde, salt kendi yokluklarından başlayarak, yavaş yavaş, yaşamanın ve ölmenin vakarını yapanları yeniden kurmak zorunluğunda kalmıştır."
"...Gerçek esrarengizdir, kaypaktır ve her zaman yeniden kuşatılmak ister. Özgürlük tehlikelidir; ne kadar heyecan verici ise, birlikte yaşamak o kadar güçtür. Bu iki amaca doğru, bu değin uzun bir yolda, yetersizliklerimizi önceden bilerek, güçlükle, fakat kararlı olarak yürümeliyiz."

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...