19.04.2018

Baharlık

    Sokakların liseli ergenlerle de olsa dolu olması beni mutlu ediyor. Herkes birbirine poz kesiyor, açılıyor, saçılıyor. Şahane! Ben de bi köşede gülümseyip bir bilge gibi olan biteni izliyorum. Ne kadar gerçek olduğuyla değil, ne denli güzel olduğuyla ilgileniyorum. Önceden kafamda yarattığım mahkemenin mübaşiri artık kimseyi duruşmaya çağırmıyor. Her yerde Baudelaire'in Sarhoş olun çağrısına kulak veren bir hava görüyorum. Bahar insanları şerbetlendiriyor, kan tomurcuklanıyor, tüm kış bedenimizle beraber gönül kuşunu da sardığımız atkılar terk ediyor meydanları. Yerine aylarca çalıştırdığımız kollarımız, ellerimiz çıkıyor piyasaya. Ve ben bir kez daha ve her şeye rağmen hala öğrenci olduğuma ve bu ülkede yaşadığıma mutlu oluyorum.Bir ''an duygusu''dur bu. Gerçekle ilgilenmeyen, kendini kısmen aldatan, ama bunu güzel bir his için yapan, sonrasında her koşulda gerçeği hatırlayacağını bildiği için kendine imtiyaz veren bir an duygusu. O anda ne somut şarttlar, ne sorumluluk, ne gelecek kaygısı. An ve ben varım. An bir motorsiklet ve ben son sürat gidiyorum, an bir deniz, gidiyorum baktığımız en uzak adaya. An bir uçurtma ve bırakıyorum elimdeki ipi. İnsanların eylemlerinin gerçekliği ya da sahteliği üzerine düşünmeyi bir an için bırakıp gösteriyi seyrediyorum. Ve bana kalırsa, herkes her şeyi sevgi talebi için yapıyor. Bu talep adına başkalarına kestiğimiz pozlar, diyorum, en masumudur insan eyleminin. Televizyonlarda gördüğümüz her cinsten insanın botokslu bedenleri ve ruhlarındansa, dünyaya yeni yeni açılmaya başlayan bir ergenin havalı tavırları daha sıcak geliyor bana. Biliyorum ki ben de yapmıştım aynısını o yaşlarda. Poz kesmediğini söyleyen ve etrafını bununla itham edenin de başka bir poz kestiği kaçmıyor gözümden. Bir tebessüm bırakıyorum ona da. Çünkü onun olduğu ormandan da geçtim, onu da kestiriyorum. Ben buradayım, benim farkıma var diyor herkes birilerine. Orada yahut aklında olan birilerine. Bunu önceleri, insanı yargılamak adına söylerdim. Ama şimdi insanın böyle olduğunu ve bunda bir beis görmediğimi, aynısını benim de yaptığımı söylüyorum. 
    Yeryüzünün, zamanın, mekanın ağırlığından bir an dahi olsa kendini kurtarmak isteyen insanların masum girişimleri izlediğim en güzel oyun oluyor. Oyun bunlar, biliyorum, diyorum kendi kendime. Ama çok hoş, çok masum bir oyun. Ben de aynı oyunu oynuyorum. Çünkü böyleyiz. Baudelaire Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun derken bir aymazlığı önermiyordu yalnızca. Bir başkaldırıydı onun dileği. Sinmişliğe, ezilmişliğe, mutsuzluğa ve en önemlisi de tüm bunların kasten yapıldığı bir diyara başkaldırı dileği. O halde Türkçedeki ''dilek-istek kipi'' ile bir cümle de ben kurayım ki havalansın bahar ayında. Havalansın ve kayıt altında kalsın burada: 

Yürüyelim, yumuşatalım kalbimizi. Sevelim kendimizi, kendimizdekini, karşımızdakini. Bunu bir bildirgeye uymak zorunda olan insan gibi değil, bir anlayış haline getirerek deneyelim. 

Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda; tek sorun bu. 

Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman’ın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız.

Ama neyle? ...

Şarapla, 
şiirle 
ya da erdemle, 
nasıl isterseniz. 
Ama sarhoş olun...

   Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üstünde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun; “Saat kaç?” deyin. Yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir yanıtı size: “Sarhoş olma saatidir! Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına!.. Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz...”

* * * 

Baudelaire
Paris Sıkıntısı
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları-2006


16.04.2018

Kapı

Bir iş için gelmiştim kapına. Bir soruydu, cevabı muallak, çalmıştım kapını. Ümitliydim, bekledim saatlerce kapında. Vazgeçer gibi göründüm gittiğimde kapından. Ne buyur ettin, ne açtın kapını, ne beklediğimi gördün ne de gittiğimi. Cevap vermedin, tekrar denedim. Tekrar denedim sabrını parçalayana kadar. O taş her çatladığında anladım sorunun ne olduğunu. Unutmakla lanetli bu beyin, güzel ve girişimci bir ışık buldu nihayetinde. Sorunu tayin ettim: Geldiğim, çaldığım, açılması adına beklediğim ve en sonunda dönüp gittiğim kapı bendim. Ben kendime geldim, kendi zilime bastım, kendim beklettim kendimi, kendim döndüm kendimden. Cevabı bilen, daha doğrusu benden daha iyi  bilen bir bilgenin ak saçları mıydı görmek istediğim, o ''büyülü söz'' dedikleri iki kelam mıydı? Ne gezer... O kutu orada durdukça durur, çıkmaz içinden hiçbir tavşan. Sen havuçları nerede araman gerektiğini bilmedikçe. Bunu bilmeye dair bir hayat öğretisiyse aranılan, şunu demeli dürüst kişi: ''Aradığın bende yok.'' Yok illa, inatla ve ısrarla ''bir bilen''e sormak ihtiyacı duyuyorsa kişi, rüzgara kapılmış bir poşet gibi savrulur oradan oraya. İç uyum ya da ne yapılacağını bilmek ya da öğrenmek ve geliştirmek bir tavrı. Bunun için hangi makaleyi okuyabilir, hangi sayfalarda gezinebilirsin? 
İddialı bir romanın, eserin ilk cümleleri şu olmalıdır: ''O uyumu sana ben veremem.''

Öyleyse o kapı açılsa ne görür kişi? Kendini değil mi?

10.04.2018

Bahar Geldi

    ''Geldi bahar ayları, gevşedi gönül yayları'' her nisan ayında tekrar başlayan bir özlü söz. Havaların güzelleşmesi ile birlikte her güne bir kaçamak planı olarak bakıyoruz. Şahsen ben ödevlerimi yapayım derken ''Hava ne de güzel'' diyerek dışarı çıkıyorum, oysa önümüzdeki dört beş ay hava zaten böyle geçecek. Ama yok, sanki aralık ayındayız da güzel bir hava yakalamışım ve fırsatı değerlendireyim istiyorum gibi davranıyorum. ''Ölümlü dünya'' matematiği bahar aylarında daha çok işliyor benim için. 
    5 - 13 Mayıs arasında Kocaeli Kitap Fuarı'nda geçen sene çalıştığım Can Yayınları'nda muhtemelen tekrar çalışacağım. Oradan kazanacağım parayla da gidip tatil yapacağım. Kitap fuarları pek çok şehirde gerçekleşmeye başladı. Takip etmenizi, mümkünse bir yayınevinde de çalışmanızı öneririm. Festivaller, etkinlikler, tatiller ve fırsatlar gün yüzüne çıkıyor. Günübirlik kaçamaklardan günlerce süren turlara, haftalık tatillerden konser ve festival fırsatlarına kadar ülkenin pek çok yerinde baharın gelişini görüyoruz. Bunlardan biri 6 - 8 Nisan tarihleri arasında yapılan Alaçatı Ot Festivali'ydi. Bu sene gidememiş olmama rağmen bir gözüm oradaydı. Birçok otun, ot türünün sergilendiği festival bu yıl da gökkuşağına benzer görüntülerle herkesin neşesini yerine getirdi. 




    Görsellere ve habere şuradan ulaşabilirsiniz. Alaçatı Ot Festivali'nin bu sene dokuzuncusu düzenlendi. Panel ve söyleşilere de ev sahipliği yapan bu festival umarım her sene düzenlenmeye devam eder. Yok efendim ben otların, bitki böceklerin sergilendiği yerlerde gezmek değil direkt otların, doğanın içinde kalmak istiyorum derseniz elimde sizin için de bir şeyler var: Salda Fest! Birkaç yıldır popülerlik kazanmış bir bölge olarak Burdur'un Yeşilova ilçesinde yer alan Salda, bahar ve yaz aylarında gezginlerin, kampçıların, doğacıların evi oluyor. Bu yıl 29 - 30 Haziran ve 1 Temmuz aralarında yapılacak olan festivale bir aksilik çıkmazsa ben de gideceğim. ''Ben festival falan sevmem arkadaş, eşimle dostumla istediğim tarihte gidip keyfime bakarım.'' diyorsanız da etkinlik tarihleri dışında tabii ki gidip çadırınızı kurup kamp ateşinizi yakabilirsiniz. Ayrıntılı bilgilere ulaşmak adına şuraya tıklayabilirsiniz. 


    Bu işlerin ''big brother''ı haline gelen Zeytinli Rock Festivali'ni de -bilenler gayet iyi bildiği için- detaylı değilse bile hatırlatmak isterim. Birçok yerli rock grubu ve müzisyenini ağırlamaya devam ediyorlar. Artık gelenek haline gelmiş olması kimilerinin canını sıksa da Fakat Müzeyyen bu derin bir tutkudur, hatırlatayım. 18 Nisan'da da Ayvalık'ı Yeniden Yeşillendiriyoruz kapsamında insanlar bir araya gelecekler. Facebook üzerinden organize edilen etkinliğe de bakabilir, bir tohum da siz atabilirsiniz. Yine Ege, Akdeniz, yani güney bölgelerine gitmek isterseniz Saklıkent bölgesi ve bu bölgede düzenlenen kamplara da bakabilirsiniz. Yine Facebook üzerinden organize edinilen kamp 15 ile 17 Haziran arasında yapılıyor. Antalya Olimpos bölgesinde de gezginler, sırt çantalı turistler, kamp sevdalıları görünmeye başladılar. Gerek organizasyonlar gerek bireysel olarak gidilecek yerler buralar. 

    Bunlar şimdilik benim bildiklerim, takip ettiklerim arasında önde gelen aktiviteler. Zincirlemesine takip edebileceğiniz daha gırlası sosyal medya ve internet sitelerinde mevcut. Özetle kitap fuarları, kamplar, konserler, festivaller hepimizin ilaçları. Her şeye rağmen anı yaşayabilmek ve zihnimize güzel izler kazıyabilmek adına etrafı ve olan biten güzel şeyleri biraz koklamak gerekiyor. Nâzım'ın şiiriyle baharı hatırlayarak gitmek en güzeli olacak:

YARIDA KALAN BİR BAHAR YAZISI

   Vurdu kalın parmaklar
   yazı makinamın dişlerine.
   Kâğıtta her harfi majiskülle dizilmiş
                               üç kelime var ;
   BAHAR
      BAHAR
           BAHAR...
   Ve ben şair musahhih
   ve ben hergün
   iki liraya
            2.000 kötü satır okumaya
                                 mecbur olan adam,
   ve ben
       neden
           bahar geldi de hâlâ
             muşambası kopuk
             kara bir koltuk
                gibi oturmaktayım?
   Kasketini kendi kendine giydi kafam,
                 fırladım matbaadan
                                    sokaktayım .
   Yüzümde mürettiphanenin
                          kurşunlu kiri,
   cebimde 75 kuruşum var.
                     HAVADA BAHAR...

   Berberlerde pudralanıyor
                     Babıâli paryasının
                                sarı
                            yanakları .
   Ve güneşli aynalar gibi yanıyor
          kitapçı camekânlarında
                üç renkli kitap kapakları .
   Fakat benim
   bu caddede yaşıyan,
   kapısında ismimi taşıyan
   bir formalık "ALFABE"m bile yok!
   Adam sen de ne çıkar!
   Başım dönmüyor geri,
   yüzümde mürettiphanenin
                              kurşunlu kiri
   cebimde 75 kuruşum var .
                     HAVADA BAHAR...

   Bu yazı yarıda kaldı.
   Yağmur yağdı satırları sel aldı .
   Halbuki ben neler yazacaktım neler...
   3.000 sayfalık 3 cildinin üstünde
                          aç oturan muharrir
   bakmıyacaktı da camına kebapçının,
   tombul esmer kızını Ermeni kitapçının
   ışıklı gözleri ile taşlıyacaktı...
   Deniz kokmaya başlayacaktı .
   Terli kızıl bir kısrak gibi
                       şahlanacaktı bahar,
   ve ben onun çıplak sırtına atlar
                                       atlamaz
                                 sürecektim sulara.
   Sonra
     her adımda peşimden gelecekti
                                yazı makinam .
   Ona diyecektim :
                      - Etme anam
                           beni bırak bir saat rahat...

   Sonra,
   saçları düşmeye başlayan başım
                             haykıracaktı uzaklara :
                                           ÂŞIKIM...

   27 benim yaşım
   onun yaşı 17 .
   Kör şeytan
   topal şeytan
   kör topal şeytan
   gel bu kızı sev,dedi,
                   diyecektim;
                        diyemedim,
                             derim yine!
   Ama yağmurmuş
             yağıyormuş,
   yazdığım satırları sel almışmış
   cebimde 25 kuruşum kalmışmış
                                           ne çıkar...
   Bahar geldi bahar geldi bahar
                          bahar geldi ulan!
   Tomurcuklandı içimde kan!

9.04.2018

Psikanaliz ve Eleştiri

    Sanat eleştirisi pek çok yöntem ve görüşler ışığında günümüze değin varlığını sürdürmüş bir konudur. Her dönemin ardından bir yeni eleştiri türü gelir ve diğeriyle gerek çatışarak gerek işbirliği yaparak gelişir. Mesela monografi ve biyografiler yazarak ''Sanatçıya Dönük Eleştiri''nin ilk uygulamalarını yapan kişi Saint Beuve'dir. Sanatçının yoğrulduğu, etkileşim halinde olduğu çevreyi, sosyal, ekonomik ve kültürel yapısını inceler bu eleştirmen. Yine Rus Biçimciliği, Yeni Eleştiri gibi akımlar da ''Esere Dönük Eleştiri''nin içerisinde yer alır.

    Yazarın hayatını merak ediş Sigmund Freud'un psikanalizi inşa etmesiyle daha da artar. Sanat eleştirisi de yirminci yüzyılla beraber psikanalizden beslenerek yeni bir yöntem yaratır. Bunun için öncelikle Freud'un kuramından bahsetmek gerekiyor: S. Freud'a göre insanın bazı arzuları, istekleri vardır ama toplum içinde yani dış gerçeklikte bunları tatmin edemez. Bunun çözümünü hayal dünyasına kaçarak bulur. Bu hayal aleminde kendini güçlü, başarılı, insanların hayran olduğu biri gibi görür birey. 


    Sanatçı da diğer insanlar gibi aynı döngünün içindedir ve gerçek hayatta cevap veremediği bazı arzularını hayal kurarak gerçekleştirir. Sanatçı kendisinden sıklıkla bahseden bir insan olduğu için -çünkü eserlerinde kendinden izler taşır- onun sanat eserleri, kendisi hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlar. Bu bakımdan Freud'a göre sanatçı, akıl hastalarına yakın bir tabiata sahiptir. Mesela ''Sanat ve Sanatçılar Üzerine'' adlı kitabında Dostoyevski'nin eserlerinden onun kişiliği hakkında birtakım çıkarımlarda bulunur: Freud'a göre Dostoyevski babasını öldürmek ister ve belirmemiş bir homoseksüelliğe sahiptir. Bunu -yazar hakkında araştırmalar da yapmış olarak- eserlerinden ve yazılarından çıkarır. 
    Ernest Jones (1879 - 1958) Shakespeare'in ''Hamlet'' eseriyle ilgili olarak yine aynı yöntemi kullanır: Bilindiği üzere Hamlet, babasını öldüren ve annesiyle evlenen adamdan intikam almaz, pasiftir, atağa geçmez. Çünkü Hamlet, babasını öldürmek konusunda bastırdığı bir isteğe sahiptir ve bu adam Hamlet'in yapmak isteyip de yapamadığı şeyi gerçekleştirir. İşte Ernest Jones, bu eserden yola çıkarak Shakespeare'in babasına dair neler hissettiğini bulduğu iddiasındadır. Ona göre yazar, babasını öldürme arzusu taşır, ancak bunu bastırır. 


    Psikanaliz eleştiricileri, yazarın eserlerinde kendilerini anlattıklarını savunur. ''Psikanalitik eleştiriyi kullananlara göre, yazarın eseri, psikanaliz tedavisindeki bir hastanın sözleri gibi ele alınabilir ve o zaman yazarın gizli isteklerini, cinsel eğilimlerini, bilinçaltı dünyasını araştırıp ortaya dökmek için eserini incelemek gerekir.''* Bu eleştiri anlayışı yazara dönük olmakla sınırlı kalmaz. Eserin niteliği ve eserdeki karakterlerin tahlili olmakla beraber iki ayrı konuya da el atar. Bu anlayış Lionel Trilling (1905 - 1975) tarafından tenkide uğrar. Trilling'e göre yazar, diğer sosyal statüdeki insanlardan daha anormal değildir. Onun hakkında çok şey bilmemizin nedeni, kendisiyle ilgili çok fazla ipucu vermesindendir. Bir doktor, mühendis ya da avukat vs. kendisinden bahsedecek işler yapmıyor diye onlar hakkında fazla bilgiye erişemeyiz belki. Ama bu onları yazarlardan daha normal kişiler yapmaz. Yazarın, tüm insanlarda olan gizli arzuları ve isteklerini söze dökebilmesi onun hastalığı değil yeteneğidir. Trilling, bunu bu şekilde kabul etmezsek bütün entelektüel birikimi de feda etmeyi göze almamız gerektiğini söyler. 

    Özetle; psikanaliz, sanat eleştirisi için kullanılacak bir araç haline gelir. Buna göre yazarlar, eserlerinden yola çıkılarak bastırdıkları duyguları açığa çıkarır. Bu anlayışa gelen tenkid ise herkesin bastırdığı arzuları olduğu, yazarın farkının bunu söze dökebilmesi olduğudur.
____________________________________________________________________________

*Berna Moran/ Edebiyat Kuramları ve Eleştiri

18.03.2018

Kısa yoldan köşeyi dönmek, serbest çalışarak para kazanmak, internet mecrasında videolar çekerek meşhur olmak... Yeni çağın ''ekonomi-politiği'' anlamında en yaygın atılımlar sanıyorum ki bunlardır. Her birey, sahip olduğu yaklaşımlardan yola çıkarak bu girişimleri, denemeleri, temayülleri değerlendiriyor. Kimi gençlerin sorumsuz olduğunu düşünmekte, kimiyse tüm bu girişimleri destekler bir yerden bakıyor mevzuya. Olayı salt açıdan değil de çağın, zamanın ruhunu, bittabi ülkenin de vaziyetini göz önünde bulundurarak tartanlarımızsa sayıca azınlıktalar, diyebiliriz. 

Dövmeci dövme modellerini, tasarımcı takı vs. tasarımlarını, edebiyatçı son okuduğu kitapları videoya alarak bunu insanlarla paylaşıyor ve buradan bir maddî kazanç olmasa dahi yararlanıyor. ''Peki bu eğilim nedir, nedendir?'' diye düşündüğümde yanıtlar bulmakta zorlanmıyorum. Lisans mezunu ama bulunduğu şehre oranla düşük maaşlı bir işte çalışmak istemeyen, küreselleşmenin getirdiği evrensellikle dünyanın bir ucundaki insanın hayatını gören birey, kendisine de parasal açıdan rahat bir yaşam arzuluyor. ''Bundan doğal ne olabilir?'' diye düşünmeden edemiyorum ben de. Yıllar önce, takıntılı bir çocukken orta yaşlı bir kadının dedikleri çınlıyor kulaklarımda: Kimsenin kurtarıcısı olmak zorunda değilsin.

İnterneti, kendi işlerini ya da saçmalıklarını, tuhaflıklarını paylaşmak adına kullanan insan diye bir tip var hayatımızda uzun süredir. Bunu, görsel odaklı ortaya çıkan çeşitli platformlarda deneyimliyor. Freelance olmak, Bitcoin den kâr elde etme isteği, komik, farklı videolar çekerek adını duyurma çabası... Hiçbiri eleştirilecek şeyler değil. Bence internetin bize tanıdığı en büyük şans herkesi aynı kefeye koymasında. Bunu iyi ve kötü yanlarıyla kabul etmek gerekiyor. Ben de dijital dünyada girişimlerde bulunarak kendi ismime yatırım yapmak istemiyorum, desem yalan olur. Psikanaliz, belli konular üzerinde hepimizin aynı olduğunu, Lacanyen yaklaşım da her birimizin bu anlamsızlıktan kurtulmak için teşebbüslerde bulunduğumuzu söylüyor. İş ''saha''ya çıkmak olduğundaysa bu bilgiler pek de işinize yaramayacaktır. Önemli olan, ''aa güzel fikir!'' ya da ''bu ne yapmış lan öyle?'' gibi tepkiler alabileceğiniz üretimlere imzanızı atmak. Bunu yaparken her türlü ipe sapa gelmez konuları da temasına alacak olan insanlar olmayacak mı? Olmaz olur mu... Ama bunu sorgulamanın bir anlamı olduğuna inanmayanlardanım. Nitelikli edebiyat tarafından biri olarak, arabeskle -salya sümük anlamında- kucak kucağa, İkinci Yeni'den öteye geçmeyen edebiyat dergi ve romanları beni bir yere kadar ilgilendirir: Sektörde neler döndüğüne, ''Popüler Edebiyat''ın bizde ne manaya geldiğine kadar. 

Öyleyse; internet işçiliği alanında da -bu ad aklıma şimdi geldi- bu durumu odak noktası haline getirmeye gerek yok, diyebiliriz. Hayatın çok da akademik yaşanmaması gerektiğini esas alarak size şunu söyleyebilirim ki; ciddi konularda ciddi konuşan ciddiyet sahibi insanların bu maskeleri en ufak bir nüktede yere düşer, genellikle de kötü bir espriyle. Zira onlar bu ciddi, akademik tavırla espri yaparlarken hayatın esprisini kaçırmışlardır: O espriyi Sartre'ın ''Duvar''ındaki sözlerle söyleyecek olursam: Her şeyi çok ciddiye alıyordum. Sanki ölümsüzmüşüm gibi.

22.03.2017

Kendini Ölçüt Sanmak*

‘’Kendini ölçüt sanmak’’ daha çok genç sanatçılarda görülen, son yıllarda da oldukça yaygınlaşan bir hastalık. Diyelim bir eleştirmen yeni bir akım üzerine olumsuz bir yazı yazmış. Hastalığın belirtisi şu: O akıma bağlı sanatçılar, yaptığı eleştiriler yerine, eleştirmeni ele alıp, ahmaklığından ayılığına kadar, dümdüz giderler. İnce alaylı adlar bulunur, yakıştırma öyküler anlatılır, sonra da sağda solda dolaşılarak bunların yayılmasına çalışılır.
    Ya da diyelim tek bir sanatçıyı eleştiren, yeren bile değil, yeterince övmeyen bir yazı yazdınız. Daha önce sizin için iyi şeyler düşünen, söyleyen bir kimse de olsa, hemen düşünceleri, sözleri değişiverir. İyisi kötüsü, yeteneklisi yeteneksizi, yirmi beş yıldır tanıdığım pek çok genç sanatçıda gördüm bu hastalığın belirtilerini. Nedeninin bencillik olduğu kanısındayım. Öylesine bir bencillik ki, sonunda kendisini ‘’ölçüt’’ gibi görüyor insan: Beni beğenenler sanattan anlayan eleştirmenlerdir, beğenmeyenler bir şeyden anlamaz.
    Bireyci sanatçıların gençliklerinde bu hastalığa yakalanmaları yadırganmayabilir. Çünkü bireyci sanatçıları ancak sağlam bir kişilik, gerçek bir kendine güven kurtarır bu duruma düşmekten. Yeni yetişen gençlerde ise böyle bir kendine güven olamayacağı için, bireycilikleri onları en küçük eleştiriler karşısında bile tedirginleştirir, kendilerini ölçüt gibi görmeye, eleştirileri küçümsemeye sürükler. Ama toplumsalcı sanatçılar neden bu duruma düşüyorlar?
Romain Rolland çok değer verdiği bir eylem adamını, ‘’Çağımızın en büyük insanıdır, en bencil olmayanı,’’ diye övermiş. ‘’En büyük’’ değerlendirmesi belki hepsini kapsıyor ama, ‘’en bencil olmayan’’ sözü, bence, daha önemli.
    Toplumsalcılık bencilliğin sona erdiği yerde gerçek anlamına kavuşur. Toplumsalcılığa üstü örtülü bir bencillikle gelenler, toplumsalcılığı kendilerine basamak yapmak isteyenler, sonunda bu ikisi arasındaki temel uyuşmazlığın ağırlığı arasında ezilirler. Kendilerini toplumsalcı gösteren, ya da toplumsalcı sanan bireyciler olarak, kısa süreli başarılar elde etseler de, eylemin yaratacağı deneylerden geçerken kayar gider, yok olurlar. (Ya da, az bir olasılıkla, bireyciliklerinden kurtulur, arınır, bencil duygularla girdikleri toplumsalcılık alanında bencilliklerini aşarlar.)
İçinde yaşadığımız toplumsal düzenin, pazar anlayışının, günümüz insanında kendini koruma güdüleri oluştururken, bireyciliği, bencilliği körüklediği yadsınamaz. İnsanları bu durumdan kurtaran ancak bilinçlenmeleri, içinde yaşadıkları toplumsal düzenin kötü etkilerini anlamalarıdır. Bu bilinçlenme ise bir çatışmanın başlangıcı oluyor. Toplumsal düzenin bireyciliğe, bencilliğe iten baskıları ile bilinçlenmenin bunu önleme çabası arasında bir çatışma. Demek ki günümüzde, bilinçlenmiş, toplumsalcılığı seçmiş insanların da bireycilikten, bencillikten tam anlamıyla kurtulmuş oldukları ileri sürülemez. Onlarda da, içinde yaşadıkları toplumsal koşullarla kendi bilinç düzeylerinin belirleyeceği oranlarda, az ya da çok, bir bencillik olması doğaldır.
    ‘’En bencil olmayan’’ sözünün önemi bu noktada iyice açıklık kazanıyor sanırım. Toplumsalcı sanatçılarda bilinçlilik düzeyinin çok yüksek olması gerekir. Bilgiler yetmez onlara, bilgilerin ötesine geçebilmeli, toplumsalcı kültüre, bu kültürün yaratacağı hoşgörüye ulaşmış olmalıdırlar. Onlar da bireyci sanatçıların baktıkları bir dünyaya bakacak, ama değişik kültürleri, değişik düşünüş yöntemleriyle toplumsalcı içeriği göreceklerdir. (Toplumsalcı sanatın sınırlı bir içeriği olduğu, her konuya el atamayacağı izlenimi, slogan dönemini aşamamış, toplumsalcı kültürden yoksun sanatçıların yarattığı yanlış bir izlenimdir.)
    Bilinçlilik düzeyleri böylesine yüksek kişilerin ise, bencillik oranlarını en aza indirmiş, bencillikten iyice uzaklaşmış olmaları doğaldır. Bizim son yıllarda ürün veren genç toplumsalcı sanatçılarımız ise, bu bakımdan, bireyci sanatçılardan başka türlü bir davranış içinde değiller. Eleştiriler karşısında çok daha saldırgan, ‘’kendilerini ölçüt sanmak’’ta çok daha aşırı oldukları bile söylenebilir. Yıllarca toplumsalcı sanatı savunmuş bir eleştirmen onların yazdıklarını beğenmediği, onlara ters düşen sözler ettiği anda, toplumsalcı sanatın düşmanı oluveriyor. Onları överseniz toplumsalcı sanattan yana, onları yererseniz toplumsalcı sanata karşısınız. Düşünceleriniz, görüşleriniz hiç önemli değil. Tek ölçüt kendileri…
    Oysa toplumsalcı sanat alanında sanatçıyla eleştirmen arasındaki ilişkilerin değeri büyüktür. Yankılara kulak vermek, eleştirilere açık olmak, toplumsalcı sanatçıyı bireyci sanatçıdan ayıran belli başlı özelliklerinden biridir. Bütün sanatçılar gibi, toplumsalcı sanatçılar da, her şeyden önce, sanat alanında yetenekleri varsa başarıya ereceklerine göre, beğenilmeyen yanlarının toplumsalcılıkları değil, sanatçılıkları olabileceğini unutmamalı, özellikle, toplumsalcı eleştirmenlere güvenmeli, onlarından görüşlerinden yararlanmaya çalışmalıdırlar. Yeteneksiz bir sanatçının, bağlandığı dünya görüşüne sanat alanında katkısı olamayacağı açıktır. Yeteneksizliğini gördüğü için sanatı bırakmış dürüst insanların sayısı ise sanıldığının çok üstündedir.
    ‘’Kendini ölçüt sanmak’’ bireyci sanatçıları yalnızca küçültür, gülünç eder; toplumsalcı sanatçıların ise, yaşadıkları düzenin bencilliğe iten baskıları ile bilinçlenmenin bunu önleme çabası arasındaki çatışmada yenik düştüklerini, bireyciliklerinden kurtulamadıklarını gösterir.


* Memet Fuat’ın Politika dergisindeki 25 Şubat 1976 tarihli bu yazısı YKY’den kaynak alınmıştır.

21.02.2017

Gerçeği Kendi Kalıplarına Uydurmak

Not: Her yazı için geçerli olduğu gibi bu yazı için de geçerli bir cümle: Bütün genellemeler yanlıştır, bu da dahil.
    Gerçekleri olduğu gibi görmek yerine kendi kişisel kalıplarına sokmak. Al sana hayatı kaçırmış biri. Olanı, olmuş olanı bilmek, kabul etmek yerine onu kendimizin rahatsız olmayacağı şekillere getiriyor olabilir miyiz acaba?
    İnsan her şeyi kendi geleneğiyle açıklayamaz. Açıklamamalı. Yoksa devreye yanılgılar, bir ömür kendini aldatmacalar, çirkinlikler giriyor. Bu konuda verebileceğim ilk ve en güzel örneklerden biri, insanların sevdikleri tarihî kişiliklere kusursuzluk ya da olmayan değerler katmaları. Mesela, blog adresimdeki sekmelerden biri de eğer incelediyseniz görürsünüz ki ‘’Nâzım Hikmet Ran’’dır. Birçok sebebi olmakla birlikte bu sevgimin, saygımın neden olduğunu açıklarsam, ilk önce ‘’yazdığı gibi yaşayan’’ bir insan olmasından kaynaklıdır. Sevdiği kadının yanına gitmek için, hasta halde ve hastanede olmasına rağmen ardına bakmaz ve o dönemde bulunduğu, yaşadığı evini, eşyalarını hiç düşünmeden ardında bırakır. Yalnızca hasta kıyafetiyle arkadaşının arabasına atlar ve gider. Bu, Nâzım’ın da dizelerinde çok bahsettiği bir kavramla, ‘’yürek’’le mümkündür. Ben Nâzım’ı en çok işte bu yüreğinden, cesaret edebilmesinden dolayı severim.
    Gelgelelim, ‘’Sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım/ Şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile/ Aldattım kadınlarımı’’ diyen Nâzım bu gönül ilişkileri hususunda hızlı ve biraz çocuktur da. Türlü huysuzlukları, bencillikleri de olmuştur. Ben bir şeyi ya da birini sevmenin, ona saygı duymanın beni holiganlığa götürmesine izin vermem. Nâzım da benim için büyük bir yüreği, sevdası olan ama bencillikleri de olan bir adamdır. Ola ki ben bir gün şairin kötü yanlarını görmezden gelir ve güzel, büyük davranışlarını över durursam ve ola ki sevdiğim, kimi hususlarda örnek aldığım insanı estetize edersem o zaman ben yanlış yaşamış olurum. Bununla da kalmaz artık sevdiğim insanı kendisinden dahi koparacak kadar başka yere taşımışımdır kafamdakini. Ömrüm boyunca bu hayaletin peşinden koşar dururum. Bilmem ki hayaletlere yetişilemez.
    Bir şeyi olduğu gibi görmek, onun üzerine yalan yanlış değerler katmamak neden bu kadar zor peki? Neden yalın haliyle sevmeyi beceremiyoruz da ona olmayan manzaralar ekliyoruz? Bu anlamda; olmayan şeyleri arıyor, bulamadığımızda da üzülüyoruz. Belki de sorun, arayanın arama şeklindedir.
Çok coşkulu anlarım, hatta dönemlerim oldu. Bir ufak kıvılcımın beni hemen tutuşturduğu, aleve dönüştürdüğü zamanlarım oldu. Beklentimin karşılanacağının alameti olan en ufak şeyde eteklerim zil çaldı. Hepsi de duygusal, olabileceğim en duygusal hallerimdi. Ama bu coşkuların beni yalana, yanılgıya götürdüğünü, götürmeye devam edeceğini de gördüm. Şunu anladım ki, gerçek, insanlara bazen yetmiyor. İş böyleyken de, tatmin olmadığı gerçeğe, kendisini doyuracak güzellikler ekliyor. Ama gerçek ne bir eksik ne bir fazla orada durmaya devam ediyor.
    Hollywood’un, bazı romanların, kimi medya ögelerinin bu konuda yarattığı etki çok açık. Ama ilkel insanı, çağlar öncesinin insanlarını ele alırsak, onların yarattığı mitleri nasıl açıklarız? Belki tüm bu mitolojik ögeler, masallar, efsaneler, halk hikâyeleri de bu sebeple ortaya çıktı. Yoksa Zeus’un varlığına inanmalı mıydım?!
    Gerçeklerin beni de tatmin etmediği dönemler, ben de işime gelen rüyalar ekledim ona. Film sahneleri, kimi roman paragrafları, kimi müziklerin insanı şahlandıran etkileri… Hepsini de ustaca kullandım. Sevdiğim, saygı duyduğum şeyler, benim hayal âlemimin güzelliklerinden nasibi aldı. Ta ki o âlemin bir hayalden ibaret olduğunu görünceye kadar. Gerçek şu ki; insan bilmediğini, görmediğini ya da unuttuğunu mitleştiriyor. Münferit şeyler yaşayanlarımız haricinde, hangimiz ilerleyen yaşlarda çocukluğumuzu kaybolan bir cennet gibi görmedik ki? Hangimiz iki üç sene öncesine denk gelen bir anımızı hatırlayıp da o günlerin şimdikinden ne de güzel olduğunu söylemedik? Bizim zamanımızda diye cümleye başlayan yaşlıların kimi dedikleri doğru olmakla birlikte, nostaljinin tatlı hüznüne kapıldıkları olmuyor mu? Bizim?

    İlişkilerimde, sevdiğim tarihî kişiliklerde bu ‘’gerçeğin güzellemesi’’ni defalarca yaptım. Estetize ettiklerimin gerçek olduğunu düşünüyor, bir şeyi artısı ve eksisiyle kavramıyordum. Kaba tabiriyle hep, yalnızca çarpıttım, çarpıttım ve çarpıttım. Bu bana sıcak, yaşanılır geliyordu. Sonra kavradım ki, en güzel olan şey hareket ettirilmeyen, yalın haliyle bıraktığımız gerçeğin ta kendisi. Düşlerin uçsuz bucaksız kapasitesiyle değiştirilen gerçek… Ben içimde bunları istemiyorum. Ben Nâzım’ı yüreği ve bencillikleriyle bir arada görmek istiyorum. Ben, saygı duyduğum hocalarıma hiçbir zaman burunlarını karıştırmıyorlarmış gibi davranmak ya da onları bu anlayış doğrultusunda ilahlaştırmak istemiyorum. Gerçeğin kendisi benim içimi daha çok ısıtıyor. Ve gerçeği kendi kalıplarıma uydurmaktansa, ben gerçeğin içine girmeyi yeğliyorum. Saygılarımla…

19.02.2017

Muhtaç Olduğumuz Kudret İnsandır

   Ölüm korkusu, küçük hayatlarımızın içindeki büyük ama niteliksiz –bir arabaya sahip olmak gibi- hayallerimiz, bir bireye, mahalleye, topluma muktedir olma çabaları… Hepsi bizi yalnızca daha kötü bir şeye doğru götürüyor: Sürekli bir mutsuzluk, sürekli bir çıkarcılık, sürekli bir bencillik. Temellerini bu korku ve amaçlar üzerine kurmuş milyonlarca gövde ve ilk başta da politikacılar. Eskiye, somut olarak yaşamadığım devirlere özlem duymam yanıltıcı olabilir. Ama ben aslında bir devre değil, bir mekâna özlem duyuyorum. O mekânın sembolleri de en çok yirminci yüzyılda ortaya çıkıyor.
    Konumuza dönelim: Tanrı, ölüm, kariyer korkusuyla beraber, insanın insana sırtını dönmesi. Daha güzel bir anın tanıkları olacağımız yerde, yüreğimizden gelen sesi dinleyeceğimiz yerde, suçlanacağız korkusuyla yarattığımız kişilikler. Ve bu korkuyla, bizden farklı olanın unutulduğu bir yer dünya.
Tabiatın estetize edilmeye gereği yok. Duygusal fon müziklerle desteklenen tabiat görüntüleri beni hiç etkilemiyor. Çünkü benim doğadan anladığım şeyin fon müziklerle desteklenmeye ihtiyacı yok. Kendi iç müziği, bana yeterince fikir veriyor. Gelgelelim, bütün bu evrenin en bildiğimiz hikâyecisi olan insan, bütün bu kavramları, gelenekleri, savaşları, barışları, ölümleri ve hayatları ortaya atan insan olmazsa, bu geleneklerin, kültürün, sanatın, bilimin bir anlamı olur muydu? Daha da ötesi; tüm bu kavramlar, değişim ve dönüşümler gerçekleşir miydi?
    Düşünsenize bir; insanın, savaşmak için dahi bir insana ihtiyacı var. Barışmak için, seyahat etmek için, yemek yemek, sevmek, öfkelenmek için bile aynı iskelete sahip olan bir diğer canlıya ihtiyacı var. Tarihini, kültürünü yaşamak, bir başka kültüre geçmek, para kazanmak, sanat ve bilim yapmak için dahi bir başka gövdeye muhtaçtır insan. Savaşmak için bile birbirine muhtaç olacak kadar birbiri ile iç içe olan bu canlı, öyleyse neden savaşır?
    Bir sinema televizyon öğrencisi, popülist filmlerden bıkmış, kendi sanatını icra etmek istiyorsa, ihtiyaç duyacağı ilk şey nedir? Bilgiden, teknik ekipmandan bile önce?
Çocukları için evde yemek yapan bir ebeveynin, çorbanın tarifinden ve çorba alacak paradan ve bir evde yaşayabileceği bir ekonomiden bile önce ihtiyacı olduğu şey endir?
Dini bütün bir insan, kendi din ve kültürü hakkında birileriyle hasbahal etmek, söyleşmek isterse her şeyden önce ona lazım olan nedir? İbadethaneye gitmek, dininin kutsal kitabını okumak için okuma yazmadan da önce neye ihtiyaç duyar?
İnsan, insan vee insan…
Haritalara bakar, gidecek yer ararız kendimize
Çadır alır kamp kuracak yer ararız
Erik ağacına çıkıp erik toplarız bir yaz gününde
Bayram sabahı namaza gider ve dindaşlarımızla selamlaşırız…
İnsan bunu bir başına yapabilir miydi?
İnsan, insan olmasa haritadan bahsedebilir miydi?
    Bence eğer bir tanrı varsa, o da insandır. İnsanın özü, mayası, hamurudur. O olmadan ne gelenekler yaşanabilir, ne tabiatın farkına varabilir, ne de bir mevsimin kendine has güzelliklerini tadabiliriz. Birbirinden düşman edilmiş –düşman olan değil- iki kişinin dahi birbirlerine dolaylı yoldan mutlaka ama mutlaka katkısı vardır. Realizm, romantizm, natüralizm… Dadaizm, sosyalizm, empresyonizm… İzm, izm, izm… İnsan bu salonu –dünyayı- doldurmamış olsa tüm bunların bir anlamı, hatta tüm bunlar olur muydu?
    Öyleyse –mutlaka insanın da sıçmak, hormonlar gibi bu yazının duygusallığına pek de paralel olmayan huyları vardır ama- tüm bu kavramları tek başımıza yaşayamıyorsak, bir sineğin bizi ısırdığını bilmek için dahi bir başka insanın bunu keşfetmesine ihtiyacımız olduğunu göz önünde bulundurursak, ben ‘’ne o, ne bu, ne de şu’’ diyorum. Ben ‘’insan’’ diyorum. Terliğinden fularına, eşarbından şalvarına, sigarasından zikrine kadar insan.

    Ölüm korkusu, kariyer hedefleri, politikanın kendi leyine kullandığı şeyler… Tüm bunlardan daha çok kaygı duymamız gereken bir şey var: İnsanın insanın ‘’insan’’ olduğunu unutması. ‘’Merhaba’’dan ‘’Selamû Aleyküm’’e, ‘’Good Morning’’den ‘’Bonjour’’a kadar… Tüm bunları uzaylılar yaratmadı. Tüm bunları biz yarattık. Öyleyse yaşlı bir dervişin de dediği gibi; Ölenlere üzülme evlat. Yaşayanlara üzül. En çok da sevgisiz yaşayanlara…

Ve derler ki; Kavramlar ve hedefler bizi ayırır. Yollar ise birleştirir. 


20.12.2016

Berna Moran/ Edebiyat kuramları ve eleştiri

    1921 ile 1993 yılları arasında yaşamış, İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde eğitim görmüş, otuzunda Cambridge Üniversitesi'nde doçentlik yapmış, modern edebiyat eleştirmenlerinin başında gelen Berna Moran, 1972 senesinde yayımlanan Edebiyat kuramları ve eleştiri adlı yapıtıyla Türk Dil Kurumu'nun Bilim Ödülü'nü de kazanmıştır. 



    İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı derslerinden derlenmiş olan yapıt, edebiyat kuramları ve eleştiri yöntemlerini tarihselliği içinde, tek bir kitapta, bütünlüklü halde barındırması bakımından edebiyat araştırmaları yapan biri için oldukça verimli. Yapıt aynı zamanda kaynakça ve dipnotlar açısından zengin olmasıyla bizi gerek çeviri gerek orijinal dilde pek çok bilgi ve yapıta da gönderiyor. Benim elimde tuttuğum yapıt, on sekizinci baskı olmakla birlikte 2008 yılında yayımlandı. Ve bu haliyle beş kısım içeriyor:

Birinci Kısım; Yansıtma Kuramı
İkinci Kısım: Anlatımcılık
Üçüncü Kısım: Eleştiri
Dördüncü Kısım: Okur Merkezli Kuramlar
Beşinci Kısım: Edebiyatın hakikatle ilişkileri, değer ölçütleri ve estetik yargılar

    Kabaca bu şekilde tasnif edebilirsek de yeterli değil. Zira her kısmın içinde birden fazla bölüm olup mesela, Anlatımcılık I kısmı Romantiklere Göre Sanat, Yaratma Olarak Anlatımcılık, Tolstoy'da Aktarım, Sanatçının Psikolojisi ve Kişiliği vd. gibi bölümleri kapsamaktadır. 

    Sanatın, edebiyatın, estetiğin, eleştiri odağının ne olduğuna, olması gerektiğine ya da olabileceğine dair ortaya çıkan kuramları zamandizinsel (kronolojik) olarak bize veren yapıt, bunlara dair nesir ve nazım türlerinden örneklerle de kendini zenginleştiriyor. Elimdeki 2008 tarihli sekizinci baskıdan aktarımlarla devam edelim:

''...Güç anlaşılan yeni biçimler denemek, yozlaşmış burjuva sanatına özgü davranışlar olarak yorumlandığı için, geleneksel gerçekçi yöntemin doğru tek yöntem olduğu önerildi. Brecht'in oyunlarının Rusya'da uzun yıllar oynatılmamasının bir nedeni de biçim ve yöntem konusundaki bu farklı anlayıştır ve bu konuda Brecht ile Lukacs arasında ünlü bir tartışma yer almıştır.''

''Sanat eseri öyle bir somut genelleştirmedir ki, genel kanun 'tikel'de, öz ise görünüşte belirir. Ve genel kanun, tikel olayın nedeni gibi gözükür. Tiplerde ve tipik durumlarda sağlanan işte bu paradokstur.''

''Sosyolojik eleştiri edebiyatın kendi başına var olmadığı, toplum içinde doğduğu ve toplumun bir ifadesi olduğu ilkesinden hareket eder. Yazarı, eseri ve okuru sosyal koşullar belirlediğine göre, yapılacak iş, bir bilim adamı gibi davranmak ve bu koşullar üzerine eğilerek sanatla ilgili sorunları açıklamaktır.'' 

'' Freud sanatçının yaratma eylemi ile nevroz arasında sıkı bir ilişki bulur ve bilinçaltının 'yaratma'daki rolünü belirlemeye çalışır. Sanatçıların insanları şaşırtan bu yaratma gücü çok eski zamanlardan beri ilgili çeken ve merak uyandıran bir konu olmuş ve genellikle ilham kavramı, olayı açıklamak için öne sürülmüştür. Eski Yunan'da ilham, sanatçının dışarıdan bir kuvvetin etkisi altına girmesi, ona uymak zorunda olması demekti... Romantik çağda bu ilham görüşü dinsel örtüsünden sıyrılarak doğal bir açıklama yönelir. Sanatçı yine ilhamla yazan bir adamdır, teknik ve bilgi bu işe yetmez; ne var ki, artık ilham sanatçıya dışarıdan gelen ve ona egemen olan bir güç olmaktan çıkar ve yavaş yavaş sanatçının kendi içinde, ama bilincinin dışındaki bir kaynaktan fışkırdığı kanısı yer alır.''

    Şahsi bir yorum; edebiyat derslerinde bu yapıtta geçen kimi kuram ve eleştirileri işlemiş ve işleyecek olsak da, onlar bir sınav kağıdından iyi notlar alabilmek için yaratılmış bir atmosferin ürünü olduğundan, onlardan asla yeterince verim alamayız. Derslerin, okulun problemi de bu değil mi zaten? Seni kendi kişisel merakından, işin peşine düşme hissiyatından uzak tutar ve sıkıcı birkaç ders notuyla baş başa bırakır. Ancak Moran'ın bu yapıtında, kuram ve eleştirileri gerçekten anlayarak, üzerine notlar alarak okuyabiliyoruz. Ve bizi merak ettiğimiz başka kaynaklara yönlendirmesi açısından, bu değerli yapıt kendisinin ötesindedir. Bu tanıtım yazısı edebiyat, sanat meraklıları için yazılmıştır. Selam olsun...

6.12.2016

Metalaşmama, Bedeller Ödeme ve Melodik İnsan Üzerine

    Tahakküm ''yetkisine'' sahip her şeyin ve herkesin dayattığı öğrenme şekilleri, bireyin gerçeği olduğunda yaşanabilecek yanılgıları görebiliyor musun? Ben, muktedirliğin önerdiği ve geçerli gördüğü başarı şekillerine sırtımı dönüyorum. Bu beni, başarılı bir kariyerden, ''güzel bir kadın ve aileden'', mutlu ve huzurlu bir hayattan mağdur edecek bir bakış açısı. Ama dur! Bu yorum da klasikleşen öğrenme şekillerinden biri değil midir?
Ruhumu hazırlıyorum yolculuğun kendisine. Ve hazırlıyorum onu, başarısız bir hayatın sürgün hüzünlerine de! Dünyada farklı olmak, bir bedel ödemekten geçer. Nedir benim bedelim? Nedir benim armağanım? Tabiatı özgün melodilere kulak veren bir birey, bir daha aynı tekdüze ormanda oksijen arar mı? Arayamaz, çünkü orada gerçek bir oksijenden bahsedilemeyeceğini çok iyi bilir. 
Ve bize oksijen, yani hayat diye öğretilenin, ölümün ve bitmişliğin ta kendisi olduğunu öğrenmek... Bu acı ya da keder getirmedi bana. Ama benim hayattan anladıklarımı sembolize eden her şey öldürülmeye mahkum! Öyleyse yüreğimde aynı anlayışların belirtilerini gören muktedirlik, beni de az ya da çok, radikal ya da ılımlı şekilde öldürmeye yeltenmeyecek mi? 
Ama ah! Ah! Ne madden ne de manen öldürülmekten korkmamaya başlayan şu gövdem, ''uzun ve sıkıcı bir hayattansa...'' diye başlayan cümlelerin yolundan gidiyor. 
    Kimsenin bilmediği, bildiğini iddia edenin de gevezelikle açığa vurup kaybettiği bir tek damla gözyaşı, bir gözlerin kapanıp derin nefesin alındığı ve verildiği an... Ne çok özledim hayatın her şeyini! Ve ne çok bıktım hayatın hiçbir şeyinden! 
Yorgunluk? Hayır. İnsan yorgun olduğunda yorgun olmaz. İnsan yorgun olduğunu kabullendiğinde yorgundur asıl! İnsan kabullendiğinde olumsuzlanır hayat tarafından. 

Kendini teşhir etmekte geri duran o güzelim hayat! 
Çorbanın sadeliği, yok oluşu kederin 
Ölümün bile yenemediği, korkutamadığı sadelik! 
Seni damağımda kalan pirinç taneleri kadar yakından hissediyorum.

    Diyorlar ya; hayat tercihlerimizden ibarettir. Sanki ben sana o kadar yakınım ki, seni tercih etmeye bile gerek duymamışım! Sanki özgün melodiliğine ey hayat! O kadar içeriden bakıyorum ki, zaten yalnızca seni dinleyerek doğmuşum! Ve ölümüm de, kim bilir belki bir kaldırım köşesinde, belki bir akciğer kanseriyle, belki bir intiharla gerçekleşir, ben yine aynı gitar seslerini duyacağım senin! Ve ölmeden önce göreceğim son şey, senin üzerinde dans eden bir mahlukatın tüm tabuları yıkma sesi olacak. 

    Gıcıklığın güzelliği, söylenemeyeni söyleyen, yapılamayanı yapan insan olduğumuzda gelir. Öğretilenleri iyi benimsemiş bir ''uysal''ın karşısında, cebimde beş kuruşum olmadan dikilebiliyorsam hiç tereddütte kalmadan, bu sadece ve sadece hayatta duyduğum o melodinin eseridir. Ve dünya ''o melodiyi'' duyanlarla duymayanlar arasındaki mücadelenin kendisidir! Görüyorum ki devir, o melodinin ne demek olduğunu bilmeyenler devridir. Ama görüyorum ki dünya her seferinde, o melodileri gizli kutusunda saklı tutmaya devam eder, bir sonraki ''melodik insan'' için. Ve biz melodikler, duygularımızın ve fikirlerimizin coşkusuyla, bu dünyaya şifreler bırakabiliyoruz. Onu ancak ve ancak kendi gibi bir melodiğin bulabileceği şifreler. Ve geceleri, gündüzleri çektiğimiz acı, yaşadığımız kederin yanında, siz ''soru sormayan öğreciler''in bilemeyeceği bir şeyimiz var elimizde: Özgürlük! 
Ve biz melodikler, sancılı süreçlerimiz bir yana, birbirimize miras bıraktığımız şifrelerle o kadar hissediyoruz ki! 

Ey hayattan anladığımız anlaşılmaz müzik!
Sen tüm tanrıların, tüm kavramların ötesindesin!
Sen çıkarlar uğruna dile getirilenlerin tam tersi!
Sen bir martıda bulabildiğimiz şiirin kendisi!
Sen, hayatta aidiyet duygumuzun olduğu yegane konumsuz
Yegane mekansız!
Dünyanın en güzel paradoksunu yaşıyoruz seninle.
Ve hazırım metalaşmış dünyada çekeceğim acılara
Ödeyeceğim bedellere.
Ben yurtsuz, ben kavramların koluma kelepçe vuramadığı...
Hazırım ne varsa, ne yoksa...


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...