22.03.2017

Kendini Ölçüt Sanmak*

‘’Kendini ölçüt sanmak’’ daha çok genç sanatçılarda görülen, son yıllarda da oldukça yaygınlaşan bir hastalık. Diyelim bir eleştirmen yeni bir akım üzerine olumsuz bir yazı yazmış. Hastalığın belirtisi şu: O akıma bağlı sanatçılar, yaptığı eleştiriler yerine, eleştirmeni ele alıp, ahmaklığından ayılığına kadar, dümdüz giderler. İnce alaylı adlar bulunur, yakıştırma öyküler anlatılır, sonra da sağda solda dolaşılarak bunların yayılmasına çalışılır.
    Ya da diyelim tek bir sanatçıyı eleştiren, yeren bile değil, yeterince övmeyen bir yazı yazdınız. Daha önce sizin için iyi şeyler düşünen, söyleyen bir kimse de olsa, hemen düşünceleri, sözleri değişiverir. İyisi kötüsü, yeteneklisi yeteneksizi, yirmi beş yıldır tanıdığım pek çok genç sanatçıda gördüm bu hastalığın belirtilerini. Nedeninin bencillik olduğu kanısındayım. Öylesine bir bencillik ki, sonunda kendisini ‘’ölçüt’’ gibi görüyor insan: Beni beğenenler sanattan anlayan eleştirmenlerdir, beğenmeyenler bir şeyden anlamaz.
    Bireyci sanatçıların gençliklerinde bu hastalığa yakalanmaları yadırganmayabilir. Çünkü bireyci sanatçıları ancak sağlam bir kişilik, gerçek bir kendine güven kurtarır bu duruma düşmekten. Yeni yetişen gençlerde ise böyle bir kendine güven olamayacağı için, bireycilikleri onları en küçük eleştiriler karşısında bile tedirginleştirir, kendilerini ölçüt gibi görmeye, eleştirileri küçümsemeye sürükler. Ama toplumsalcı sanatçılar neden bu duruma düşüyorlar?
Romain Rolland çok değer verdiği bir eylem adamını, ‘’Çağımızın en büyük insanıdır, en bencil olmayanı,’’ diye övermiş. ‘’En büyük’’ değerlendirmesi belki hepsini kapsıyor ama, ‘’en bencil olmayan’’ sözü, bence, daha önemli.
    Toplumsalcılık bencilliğin sona erdiği yerde gerçek anlamına kavuşur. Toplumsalcılığa üstü örtülü bir bencillikle gelenler, toplumsalcılığı kendilerine basamak yapmak isteyenler, sonunda bu ikisi arasındaki temel uyuşmazlığın ağırlığı arasında ezilirler. Kendilerini toplumsalcı gösteren, ya da toplumsalcı sanan bireyciler olarak, kısa süreli başarılar elde etseler de, eylemin yaratacağı deneylerden geçerken kayar gider, yok olurlar. (Ya da, az bir olasılıkla, bireyciliklerinden kurtulur, arınır, bencil duygularla girdikleri toplumsalcılık alanında bencilliklerini aşarlar.)
İçinde yaşadığımız toplumsal düzenin, pazar anlayışının, günümüz insanında kendini koruma güdüleri oluştururken, bireyciliği, bencilliği körüklediği yadsınamaz. İnsanları bu durumdan kurtaran ancak bilinçlenmeleri, içinde yaşadıkları toplumsal düzenin kötü etkilerini anlamalarıdır. Bu bilinçlenme ise bir çatışmanın başlangıcı oluyor. Toplumsal düzenin bireyciliğe, bencilliğe iten baskıları ile bilinçlenmenin bunu önleme çabası arasında bir çatışma. Demek ki günümüzde, bilinçlenmiş, toplumsalcılığı seçmiş insanların da bireycilikten, bencillikten tam anlamıyla kurtulmuş oldukları ileri sürülemez. Onlarda da, içinde yaşadıkları toplumsal koşullarla kendi bilinç düzeylerinin belirleyeceği oranlarda, az ya da çok, bir bencillik olması doğaldır.
    ‘’En bencil olmayan’’ sözünün önemi bu noktada iyice açıklık kazanıyor sanırım. Toplumsalcı sanatçılarda bilinçlilik düzeyinin çok yüksek olması gerekir. Bilgiler yetmez onlara, bilgilerin ötesine geçebilmeli, toplumsalcı kültüre, bu kültürün yaratacağı hoşgörüye ulaşmış olmalıdırlar. Onlar da bireyci sanatçıların baktıkları bir dünyaya bakacak, ama değişik kültürleri, değişik düşünüş yöntemleriyle toplumsalcı içeriği göreceklerdir. (Toplumsalcı sanatın sınırlı bir içeriği olduğu, her konuya el atamayacağı izlenimi, slogan dönemini aşamamış, toplumsalcı kültürden yoksun sanatçıların yarattığı yanlış bir izlenimdir.)
    Bilinçlilik düzeyleri böylesine yüksek kişilerin ise, bencillik oranlarını en aza indirmiş, bencillikten iyice uzaklaşmış olmaları doğaldır. Bizim son yıllarda ürün veren genç toplumsalcı sanatçılarımız ise, bu bakımdan, bireyci sanatçılardan başka türlü bir davranış içinde değiller. Eleştiriler karşısında çok daha saldırgan, ‘’kendilerini ölçüt sanmak’’ta çok daha aşırı oldukları bile söylenebilir. Yıllarca toplumsalcı sanatı savunmuş bir eleştirmen onların yazdıklarını beğenmediği, onlara ters düşen sözler ettiği anda, toplumsalcı sanatın düşmanı oluveriyor. Onları överseniz toplumsalcı sanattan yana, onları yererseniz toplumsalcı sanata karşısınız. Düşünceleriniz, görüşleriniz hiç önemli değil. Tek ölçüt kendileri…
    Oysa toplumsalcı sanat alanında sanatçıyla eleştirmen arasındaki ilişkilerin değeri büyüktür. Yankılara kulak vermek, eleştirilere açık olmak, toplumsalcı sanatçıyı bireyci sanatçıdan ayıran belli başlı özelliklerinden biridir. Bütün sanatçılar gibi, toplumsalcı sanatçılar da, her şeyden önce, sanat alanında yetenekleri varsa başarıya ereceklerine göre, beğenilmeyen yanlarının toplumsalcılıkları değil, sanatçılıkları olabileceğini unutmamalı, özellikle, toplumsalcı eleştirmenlere güvenmeli, onlarından görüşlerinden yararlanmaya çalışmalıdırlar. Yeteneksiz bir sanatçının, bağlandığı dünya görüşüne sanat alanında katkısı olamayacağı açıktır. Yeteneksizliğini gördüğü için sanatı bırakmış dürüst insanların sayısı ise sanıldığının çok üstündedir.
    ‘’Kendini ölçüt sanmak’’ bireyci sanatçıları yalnızca küçültür, gülünç eder; toplumsalcı sanatçıların ise, yaşadıkları düzenin bencilliğe iten baskıları ile bilinçlenmenin bunu önleme çabası arasındaki çatışmada yenik düştüklerini, bireyciliklerinden kurtulamadıklarını gösterir.


* Memet Fuat’ın Politika dergisindeki 25 Şubat 1976 tarihli bu yazısı YKY’den kaynak alınmıştır.

13.03.2017

Merhabalar. İstanbul Kadıköy'deki Nâzım Hikmet Kültür Merkezi (NHKM), Mart ayında çeşitli söyleşiler gerçekleştiriyor. 9 Mart'ta ilk etkinliğin başladığı Nhkm'de önümüzdeki günlerde de dolu dolu edebiyat söyleşileri var. Tarih ve içerikleri aşağıda: 


9 Mart tarihli Yeni Nesil Edebiyatçılar Ne Anlatıyor? adlı söyleşiye ben de katıldım. Murat Tülü'nün (kim olduğunu bilmesem de güzel bir konuşma gerçekleştirdi) katılımıyla gerçekleşen söyleşide konunun özneleri Murat Uyurkulak, Murat Menteş ve Emrah Serbes idi. 



12 Eylül ile beraber gelenekten (sokaktan, kollektif hareketten) kopan bir toplum ve bunun edebiyata yansıması bu yazarlar ekseninde işlendi. Yazarların ortak noktası olarak; emek sürecine uzak olma, köksüzlük ve kaybeden olma belirtildi.
Bu nedenle ilerleyemeyen ve çürümeye sürüklenen bir edebiyatın yaşandığını belirten konuşmacı son olarak biraz da duygulanarak; gözlerimizin tekrar yıldızlara bakmasını sağlayacak bir edebiyatin gerektiğini söyleyerek konuşmasını sonlandırdı. Diğer etkinlikleri de takip etmek isteyen arkadaşlar yukarıda paylaştığım fotoğraftan takip edebilirler.

11.03.2017

Türk Romanında 12 Eylül Darbesi

Yakın tarih ve edebiyatla ilgilenenler için verimli bir makale. 12 Eylül darbesi ile değişen toplumsal hayatın genelde edebiyata, özelde romana olan etkilerinin anlatıldığı makale otuz dokuz sayfa. Bir kitap gibi parça parça okunabilir.
Türk Romanında 12 Eylül Darbesi


8.03.2017

Bir Kelimenin İnsan Tahlili

Ö
Ze
Ge
Ü
Re
Le
Ü
Ke

Bir kelimeyi böyle seslerine ayırmak
Yalnızlık ve kederin işaretidir.
Özgürlük;
''Öz''den gelen ve iki yapım eki almış, üç hece, sekiz harf bir kelime.
Hürriyet de demişler ona
Liberte de.
Onu harflerine ayırmak
Ondan ne de uzak olduğumuzu gösteriyor.
Bir yaşam biçimi değil, bir harfler bütünüdür o.

Yabancılaşan herkesin yaptığı gibi
Şimdi onu ayırıyoruz birbirinden
Ö, diyor birimiz
Ze, diyor beriki
Ge, diye ısrarcı şu arkadaş
Ü'süz olmaz, diyor öbürü
Re, diyenlerin sesleri kulaklarımda
Le ve Ke geliyor peşi sıra...
Hepsi bir bütünü oluşturacakları yerde
Harflerden birini sahipleniyor
Ve en değerlisi diyor, elimdeki.

Ke mesela; ben olmazsam kelime bitmez diyor
Ö, kibirli bir sesle; ben olmasam kelime başlamaz!
Ü, Ö'nün niteliklerini devam ettirmekle övünürken
Ze, cümle kökünün kendisiyle mümkün olduğunu söylüyor
Ve bir kırlangıç geliyor, önce sıçıyor harflerin üzerine
Bir gök kuşağını tutup ağzıyla
Asıyor gökyüzüne
Ve tüm harfleri bir araya getirip
Didişmekten unutulan kelimeyi de
Gidip kuşağın önüne bırakıyor
Ve bir ''oh!'' çekip nihayet
Kuşağın etrafında gerçek bir gülümseme yaşıyor.

Ve bakıyoruz ki bu kırlangıçtan önce
Özgürlük o kadar çorba olmuş ki
''Lüközgür'' olmuş
 ''Gürlüköz''e dönmüş gevezelikten.

Kırlangıç elde ediyor tekrar
Kelimenin doğru halini
Yaşamanın da...


4.03.2017

    Kıymetli olanın beklentisi… Ne yiyor ne içiyorsak değişen bir şey yok. Coğrafyan sana kim olduğunu öğretecek. Bir İsviçre gölü kıyısında yaşamadığını bilmesi lazım insanın. Gergin ve kaskatıyım. Sen neden, neyden rahatsın? Galiba yapış yapışa doğru yüzünü dönmüş duygusallıklara ve hassasiyetlere hemen saldırıyorum. Bunu yaparak daha büyük bir duygusallık taşıyor olabilir miyim? Bilmem. ‘’Ben Kimim?’’ konulu derste de dediğim gibi; ben bu soruyu anlamıyorum. Ama şunu diyebilirim; kendime karşı olumlu yorumlar yapmaktan ve yapılmasından kaçıyorum. Bu olumlu yorumlar insanı yanıltmaya başlar önünde sonunda. Derste EMPATİ sahibi olmak üzerine cevap verenlerden biri şöyle diyordu; Ben günlük hayatımda yeterince empati yapan biriyim. Bu benim için kaçınılmaz bir şey. Yoksa karşı tarafla anlaşamam ki…
    Ayıp olmasın ve tatsızlık çıkmasın diye ‘’sözüm meclisten dışarı’’ dedim ve şöyle konuştum; Kendim de dahil olmak üzere empati yapabilen insanlar olduğumuzu düşünmüyorum. Hatta daha da fazlası var; ben de dahil hepimiz birbirimize yalanlar söylüyoruz. Empati yapmaya gerçekten niyetlenen biri dahi bunu karşısındaki insanlarda göremedikçe bir süre sonra vazgeçer ya da beklentisi, ümidi kalmaz. Lakin bana sorarsanız, empati yapabildiğini iddia eden arkadaş da gayet empatiden yoksun ve yalan söyleyen biridir. Başka türlü bir insan tanıyor musunuz? Kaide bozmayacak istisnalar haricinde? Varsa bile huzurlu bir hayat yaşayabiliyordur muhtemelen. Ama huzurlu hayat aranılan şey mi? Bir erdem mi? Hele burada… Hayır, yalan söylüyoruz ve empati yapabildiğimizi söylememiz de bu yalanın bir parçası. Bunun coğrafyayla, ekonomiyle, güncel politikayla ilgisi fazlasıyla var.
    Belki de doğru soruları sormuyoruzdur? Yeni bir ayakkabı, yeni bir telefon için ne kadar para gerektiğine dair ve bu gibi tüm yüzeysel sorular oldukça yaygın. İşin doğrusu; gördüğüm tablo hem yoruyor, hem de hala ümit kazandırıyor bana. Bir şeylerin sahipleri olanlar (iş adamları, medya patronları, gazete sahipleri vs.) filmde de dediği gibi; sonunda sahip oldukları şeyin malı oluyorlar. Bu sebepledir ki yoksun ve korkak bir hayat yaşıyorlar. Muktedir oldukları şey şan mı, şöhret mi, para mı hiç fark etmez. Hepsi yarın da aynı şanı, şöhreti ve parayı ellerinde tutmak istiyorlar. Sonra bir daha, bir daha, bir daha…*
    Geçenlerde aklıma bir fikir ya da görüntü gelmişti; koltukta oturup elinde telefonu ile vakit geçiren bir adamın fotoğrafını çeksem ve size göstersem o fotoğrafta göreceğiniz şey ne olurdu? Elbette koltukta oturan bir adamın telefonu ile meşgul olduğunu görürdünüz. Ama bence bu görüntünün yerine çoktandır telefonun koltuğa oturduğu ve adamla vakit geçirdiği görüntüyü görmek gerekiyor. Bence artık koltukta oturan, yatağa yatıp uyumadan önce internette vakit geçiren, ‘’hikâyesini’’ paylaşan varlık insan değil de telefon haline geldi. Ve dünyanın tüm telefonları, aralarında konuşup ellerinde tuttukları insanla oynuyorlar. Telefonun canı bir sosyal medya hesabına mı girmek istedi, derhal eline adamı ya da kadını alıyor ve canının istediği siteye giriyor. Ayrıca ben telefonların kendi aralarında insanlar aracılığıyla sohbet ettiklerini falan da düşünüyorum. Mesela bir yazı ya da fotoğraf paylaşımı yapmak isteyen bir telefon, bu isteğini karşılaması üzerine eline aldığı insanla bir yazı yazıyor, fotoğraf çekiyor ve bunu sanal ortamda paylaşıyor. İnternette takılan diğer telefonlar da bu paylaşımları görüp ‘’like ediyor’’ ya da paylaşıyor. Bu tabii ki bütün insanlık için geçerli olan bir bilim kurgu değil. Ama bundan bahsedecek kadar da bir durum yok mu?

    Ümit kazandırıyor, demiştim bir de. İşin bu kısmıysa algılarını, öğrenme şekillerini, kıymetlerini kendi kendilerine yaratmak, keşfetmek isteyen insanlar. Tüm bu olup bitenlere karşı ‘’Müzik yapıyorsak müziğe, edebiyat yapıyorsak edebiyata, dans ediyorsak dansa devam etmeliyiz. Ne yapıyorsak onu yapmaya devam etmeliyiz.’’ diyen de bir ruh var. Bu bir ruh. Tüm dünyada sınırları ortadan kaldıran, hatta tüm bu çizgilerle adeta alay eden bir ruh. Yaşamak krizi ile karşı karşıya olduğumuz şu devirde bize umut veren, bizi neşelendiren, hayatımıza renk katan, yüzümüzü güldüren ruh. Otobüste, yürüyüş yollarında, güneşli günlerde, bir müzikli akşamda, bir araya gelen bir arkadaş grubunda açığa çıkan ruh. Bizim ruhumuz. Çünkü bütün hayat renklerden oluşmasa da, en önemli şeyin rengarenkliğin kendisi olduğunu biliyorum. Filmde de dediği gibi; Ben ölünce beni tanıyanlar da ölmüş olacak. Hiç yaşamamışım gibi.*

28.02.2017

''Ne Saçmaladım Be. Hadi Artık Gideyim.''

‘…yaşamın en derininde olanlar, onu kalıba dökenler, yaşamın kendisi olanlar, az yediler, az uyudular, çok şeyin ya da hiçbir şeyin sahibi oldular. Vazife ya da çoğalma, veya soydaşlığın ebediliği, veya devletin bekası gibi yanılsamalara ihtiyaçları yoktu…"
Henry Miller

    Yaşam, kendinize bir anlam ve değer katma yolunda çaba gösteriyorsanız sürekli bir değişim, dönüşüm içerisinde oluyor. Öz, beni ben yapan hamur hep aynı kalıyor kalmasına, fakat kendime kattıklarım ya da kendimden götürdüklerimle aslında her gün yeni bir oyuncağı elime alıp oynuyor gibiyim. 
    Düşünen canlı... İki önemli özelliği; empati ve merak. Elbette bu iki özellik, yalnızca ben istersem ve istediğim ölçüde köklerini derine kazıyabilir. Yoksa, empatiden politikacılar nedeniyle, meraktan da bizi aptallaştıran nesneler sebebiyle pekala uzaklaşabiliriz. 
Düşüncelerimin hiç durmadığını fark ettiğim on altı yaşlarındayken, bu durmayan aklın bana özel olduğunu düşünmüştüm. Hala çok iyi hatırlıyorum. Sanki yalnızca ben durmak nedir bilmeden düşünüyor, kafamın içinde konuşuyordum. Sevdiğim ve etkilendiğim filmleri kendi hayatımın senaryoları gibi kaç defa oynadım? Kaç defa o karakterlerden etkilenip aptallıklar yaptım? Kaç defa kendimin seçilmiş, özel olduğunu ve bu özelliğimin -ne olduğunu bilmesem de- bir gün herkes -herkes?- tarafından fark edileceğini düşündüm? Kaç defa beni diğerlerinden ayıran bir hünere sahip olduğumu düşündüm? Ve sırf bu eğlenceye devam edebilmek adına kaç defa, kendimi de inandırarak yalanlar söyledim? Ve o yalanlara inandım? 

    Hayat, geriye dönüp baktığımızda su gibi akıp geçen bir şey. Ama içine girip oturduğumuzda adeta kış uykusuna yatmış bir ayıya benziyor. Ya kış kısa, ya ormandan sıkılıyoruz ya da suyun aktığının farkında değiliz, bir ayı gibi uyumaktan. Bilmem...

    Kendime değerler biçmediğim ve o değerler ölçütünde yaşamadığım her güne lanet olsun. Ama sırf bir değerler bütünü yaratmak için hayatı kaçırdığım anlarım varsa da lanet olsun. Görüyor musunuz, hayat hiç de beyaz ya da siyah değildir. Siyah göğün altında bir beyaz ya da beyaz bir günün altında siyah da yaşar. Öyleyse gridir, diyebilirsiniz. Ama o zaman, hayatın renklerini kısıtlamış olursunuz. Gördün mü bak, ne kadar çabuk kendini imha edebilen tanımlardan ibaretiz aslında. Aslında kapıyı aralık bırakmaya ne kadar çok ihtiyacımız var değişen renkleri görebilmek için...

    Güzel olmam için televizyonlarda bana ''güzel adam''ı tarif ediyorlar. Başarılı ya da ahlaklı olman için başarı ve ahlak tanımlanıyor bir yerlerde. Hem de hiç durmadan. Hiçbir ''tarifcinin'' beni, seni, onu düşündüğüne inanmıyorum. Kravat takıyorsa daha güzel kravat, arabası varsa daha son model bir araba, parası varsa daha fazla para için tarif ediyorlar ellerine geçen her kavramı. Bireysel psikolojinin kurucusu Alfred Adler ı okuyorum uzun zamandır. Ama dünya hem bireysel psikoloji üzerinden yürüyor hem de asla yürümüyor. 

    Gürültüsünün ne kadar çirkin olduğunu bilmeyen herkes tarafından davet ediliyoruz gürültü çıkarmaya. Çığırtkanlığa. Yolun büyük ve popülist kısmını hep o gürültü çıkaran tayfa kaplıyor. Kimsenin birbirini anlayamadığı, sadece bağırışmaların olduğu bir kaosla adeta çığ gibi yuvarlanıyor hepsi bayırdan aşağı. Gelgelelim bu yol hiçbir zaman adım atamayacak kadar tıkanık olmuyor. Tıkanık oluyor, hem de çok tıkanık oluyor. Ama hala ağaçların ya da kendi çizmek istediği yolun hizasında yürüyenler için olanak var. Her daim olacağı gibi. 

    Kendimi özel sandığım dönemler, demiştim ya. Ne kızıyor ne de pişmanlık duyuyorum öyle hissettiğim için. Üzerine açıklama ya da tahlil yapılmayacak kadar geride kaldı çünkü. Ve olan üzerine konuşmak çoğu kez gevezeliğe dönüşüyor. Dikkat! 
Daha önceleri anladığım, fakat şimdi bir vesile ile tekrar irdelediğim bir durum bu; yaşamı yaşamadıkça, hayatın hakkını vermedikçe hissettiklerin bir yanılgıdan ibaret. Bu yanılgıya on sekiz ve civarındaki yaşlarda kapılıyorsan ne hoş. Dönüp başını okşayacağın bir haylaz çocuk bırakacaksın ardında. Ama artık ben on sekiz yaşımda değilim. Yirmi beş ile arama ne kadar mesafe koyarsam koyayım, aralık ayında yapacağım şey tam da bu; yirmi beş olmak. Ve gürültüsüne davet eden seslere de ortak olamayacağıma göre ve hayatı siyah beyaz görmemekle kalmayıp sınırlar çizilir diye gri dahi görmüyorsam ve bana öğretilen ''güzel''i ve bana dayatılan ''iyi''yi de kendi değerlerimden önemli bulmuyorsam, Henry Miller ın sözlerine -en üstte- gelmiş oluyorum. 

Ne saçmaladım be. Hadi artık gideyim. 

21.02.2017

Gerçeği Kendi Kalıplarına Uydurmak

Not: Her yazı için geçerli olduğu gibi bu yazı için de geçerli bir cümle: Bütün genellemeler yanlıştır, bu da dahil.
    Gerçekleri olduğu gibi görmek yerine kendi kişisel kalıplarına sokmak. Al sana hayatı kaçırmış biri. Olanı, olmuş olanı bilmek, kabul etmek yerine onu kendimizin rahatsız olmayacağı şekillere getiriyor olabilir miyiz acaba?
    İnsan her şeyi kendi geleneğiyle açıklayamaz. Açıklamamalı. Yoksa devreye yanılgılar, bir ömür kendini aldatmacalar, çirkinlikler giriyor. Bu konuda verebileceğim ilk ve en güzel örneklerden biri, insanların sevdikleri tarihî kişiliklere kusursuzluk ya da olmayan değerler katmaları. Mesela, blog adresimdeki sekmelerden biri de eğer incelediyseniz görürsünüz ki ‘’Nâzım Hikmet Ran’’dır. Birçok sebebi olmakla birlikte bu sevgimin, saygımın neden olduğunu açıklarsam, ilk önce ‘’yazdığı gibi yaşayan’’ bir insan olmasından kaynaklıdır. Sevdiği kadının yanına gitmek için, hasta halde ve hastanede olmasına rağmen ardına bakmaz ve o dönemde bulunduğu, yaşadığı evini, eşyalarını hiç düşünmeden ardında bırakır. Yalnızca hasta kıyafetiyle arkadaşının arabasına atlar ve gider. Bu, Nâzım’ın da dizelerinde çok bahsettiği bir kavramla, ‘’yürek’’le mümkündür. Ben Nâzım’ı en çok işte bu yüreğinden, cesaret edebilmesinden dolayı severim.
    Gelgelelim, ‘’Sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım/ Şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile/ Aldattım kadınlarımı’’ diyen Nâzım bu gönül ilişkileri hususunda hızlı ve biraz çocuktur da. Türlü huysuzlukları, bencillikleri de olmuştur. Ben bir şeyi ya da birini sevmenin, ona saygı duymanın beni holiganlığa götürmesine izin vermem. Nâzım da benim için büyük bir yüreği, sevdası olan ama bencillikleri de olan bir adamdır. Ola ki ben bir gün şairin kötü yanlarını görmezden gelir ve güzel, büyük davranışlarını över durursam ve ola ki sevdiğim, kimi hususlarda örnek aldığım insanı estetize edersem o zaman ben yanlış yaşamış olurum. Bununla da kalmaz artık sevdiğim insanı kendisinden dahi koparacak kadar başka yere taşımışımdır kafamdakini. Ömrüm boyunca bu hayaletin peşinden koşar dururum. Bilmem ki hayaletlere yetişilemez.
    Bir şeyi olduğu gibi görmek, onun üzerine yalan yanlış değerler katmamak neden bu kadar zor peki? Neden yalın haliyle sevmeyi beceremiyoruz da ona olmayan manzaralar ekliyoruz? Bu anlamda; olmayan şeyleri arıyor, bulamadığımızda da üzülüyoruz. Belki de sorun, arayanın arama şeklindedir.
Çok coşkulu anlarım, hatta dönemlerim oldu. Bir ufak kıvılcımın beni hemen tutuşturduğu, aleve dönüştürdüğü zamanlarım oldu. Beklentimin karşılanacağının alameti olan en ufak şeyde eteklerim zil çaldı. Hepsi de duygusal, olabileceğim en duygusal hallerimdi. Ama bu coşkuların beni yalana, yanılgıya götürdüğünü, götürmeye devam edeceğini de gördüm. Şunu anladım ki, gerçek, insanlara bazen yetmiyor. İş böyleyken de, tatmin olmadığı gerçeğe, kendisini doyuracak güzellikler ekliyor. Ama gerçek ne bir eksik ne bir fazla orada durmaya devam ediyor.
    Hollywood’un, bazı romanların, kimi medya ögelerinin bu konuda yarattığı etki çok açık. Ama ilkel insanı, çağlar öncesinin insanlarını ele alırsak, onların yarattığı mitleri nasıl açıklarız? Belki tüm bu mitolojik ögeler, masallar, efsaneler, halk hikâyeleri de bu sebeple ortaya çıktı. Yoksa Zeus’un varlığına inanmalı mıydım?!
    Gerçeklerin beni de tatmin etmediği dönemler, ben de işime gelen rüyalar ekledim ona. Film sahneleri, kimi roman paragrafları, kimi müziklerin insanı şahlandıran etkileri… Hepsini de ustaca kullandım. Sevdiğim, saygı duyduğum şeyler, benim hayal âlemimin güzelliklerinden nasibi aldı. Ta ki o âlemin bir hayalden ibaret olduğunu görünceye kadar. Gerçek şu ki; insan bilmediğini, görmediğini ya da unuttuğunu mitleştiriyor. Münferit şeyler yaşayanlarımız haricinde, hangimiz ilerleyen yaşlarda çocukluğumuzu kaybolan bir cennet gibi görmedik ki? Hangimiz iki üç sene öncesine denk gelen bir anımızı hatırlayıp da o günlerin şimdikinden ne de güzel olduğunu söylemedik? Bizim zamanımızda diye cümleye başlayan yaşlıların kimi dedikleri doğru olmakla birlikte, nostaljinin tatlı hüznüne kapıldıkları olmuyor mu? Bizim?

    İlişkilerimde, sevdiğim tarihî kişiliklerde bu ‘’gerçeğin güzellemesi’’ni defalarca yaptım. Estetize ettiklerimin gerçek olduğunu düşünüyor, bir şeyi artısı ve eksisiyle kavramıyordum. Kaba tabiriyle hep, yalnızca çarpıttım, çarpıttım ve çarpıttım. Bu bana sıcak, yaşanılır geliyordu. Sonra kavradım ki, en güzel olan şey hareket ettirilmeyen, yalın haliyle bıraktığımız gerçeğin ta kendisi. Düşlerin uçsuz bucaksız kapasitesiyle değiştirilen gerçek… Ben içimde bunları istemiyorum. Ben Nâzım’ı yüreği ve bencillikleriyle bir arada görmek istiyorum. Ben, saygı duyduğum hocalarıma hiçbir zaman burunlarını karıştırmıyorlarmış gibi davranmak ya da onları bu anlayış doğrultusunda ilahlaştırmak istemiyorum. Gerçeğin kendisi benim içimi daha çok ısıtıyor. Ve gerçeği kendi kalıplarıma uydurmaktansa, ben gerçeğin içine girmeyi yeğliyorum. Saygılarımla…

19.02.2017

Muhtaç Olduğumuz Kudret İnsandır

   Ölüm korkusu, küçük hayatlarımızın içindeki büyük ama niteliksiz –bir arabaya sahip olmak gibi- hayallerimiz, bir bireye, mahalleye, topluma muktedir olma çabaları… Hepsi bizi yalnızca daha kötü bir şeye doğru götürüyor: Sürekli bir mutsuzluk, sürekli bir çıkarcılık, sürekli bir bencillik. Temellerini bu korku ve amaçlar üzerine kurmuş milyonlarca gövde ve ilk başta da politikacılar. Eskiye, somut olarak yaşamadığım devirlere özlem duymam yanıltıcı olabilir. Ama ben aslında bir devre değil, bir mekâna özlem duyuyorum. O mekânın sembolleri de en çok yirminci yüzyılda ortaya çıkıyor.
    Konumuza dönelim: Tanrı, ölüm, kariyer korkusuyla beraber, insanın insana sırtını dönmesi. Daha güzel bir anın tanıkları olacağımız yerde, yüreğimizden gelen sesi dinleyeceğimiz yerde, suçlanacağız korkusuyla yarattığımız kişilikler. Ve bu korkuyla, bizden farklı olanın unutulduğu bir yer dünya.
Tabiatın estetize edilmeye gereği yok. Duygusal fon müziklerle desteklenen tabiat görüntüleri beni hiç etkilemiyor. Çünkü benim doğadan anladığım şeyin fon müziklerle desteklenmeye ihtiyacı yok. Kendi iç müziği, bana yeterince fikir veriyor. Gelgelelim, bütün bu evrenin en bildiğimiz hikâyecisi olan insan, bütün bu kavramları, gelenekleri, savaşları, barışları, ölümleri ve hayatları ortaya atan insan olmazsa, bu geleneklerin, kültürün, sanatın, bilimin bir anlamı olur muydu? Daha da ötesi; tüm bu kavramlar, değişim ve dönüşümler gerçekleşir miydi?
    Düşünsenize bir; insanın, savaşmak için dahi bir insana ihtiyacı var. Barışmak için, seyahat etmek için, yemek yemek, sevmek, öfkelenmek için bile aynı iskelete sahip olan bir diğer canlıya ihtiyacı var. Tarihini, kültürünü yaşamak, bir başka kültüre geçmek, para kazanmak, sanat ve bilim yapmak için dahi bir başka gövdeye muhtaçtır insan. Savaşmak için bile birbirine muhtaç olacak kadar birbiri ile iç içe olan bu canlı, öyleyse neden savaşır?
    Bir sinema televizyon öğrencisi, popülist filmlerden bıkmış, kendi sanatını icra etmek istiyorsa, ihtiyaç duyacağı ilk şey nedir? Bilgiden, teknik ekipmandan bile önce?
Çocukları için evde yemek yapan bir ebeveynin, çorbanın tarifinden ve çorba alacak paradan ve bir evde yaşayabileceği bir ekonomiden bile önce ihtiyacı olduğu şey endir?
Dini bütün bir insan, kendi din ve kültürü hakkında birileriyle hasbahal etmek, söyleşmek isterse her şeyden önce ona lazım olan nedir? İbadethaneye gitmek, dininin kutsal kitabını okumak için okuma yazmadan da önce neye ihtiyaç duyar?
İnsan, insan vee insan…
Haritalara bakar, gidecek yer ararız kendimize
Çadır alır kamp kuracak yer ararız
Erik ağacına çıkıp erik toplarız bir yaz gününde
Bayram sabahı namaza gider ve dindaşlarımızla selamlaşırız…
İnsan bunu bir başına yapabilir miydi?
İnsan, insan olmasa haritadan bahsedebilir miydi?
    Bence eğer bir tanrı varsa, o da insandır. İnsanın özü, mayası, hamurudur. O olmadan ne gelenekler yaşanabilir, ne tabiatın farkına varabilir, ne de bir mevsimin kendine has güzelliklerini tadabiliriz. Birbirinden düşman edilmiş –düşman olan değil- iki kişinin dahi birbirlerine dolaylı yoldan mutlaka ama mutlaka katkısı vardır. Realizm, romantizm, natüralizm… Dadaizm, sosyalizm, empresyonizm… İzm, izm, izm… İnsan bu salonu –dünyayı- doldurmamış olsa tüm bunların bir anlamı, hatta tüm bunlar olur muydu?
    Öyleyse –mutlaka insanın da sıçmak, hormonlar gibi bu yazının duygusallığına pek de paralel olmayan huyları vardır ama- tüm bu kavramları tek başımıza yaşayamıyorsak, bir sineğin bizi ısırdığını bilmek için dahi bir başka insanın bunu keşfetmesine ihtiyacımız olduğunu göz önünde bulundurursak, ben ‘’ne o, ne bu, ne de şu’’ diyorum. Ben ‘’insan’’ diyorum. Terliğinden fularına, eşarbından şalvarına, sigarasından zikrine kadar insan.

    Ölüm korkusu, kariyer hedefleri, politikanın kendi leyine kullandığı şeyler… Tüm bunlardan daha çok kaygı duymamız gereken bir şey var: İnsanın insanın ‘’insan’’ olduğunu unutması. ‘’Merhaba’’dan ‘’Selamû Aleyküm’’e, ‘’Good Morning’’den ‘’Bonjour’’a kadar… Tüm bunları uzaylılar yaratmadı. Tüm bunları biz yarattık. Öyleyse yaşlı bir dervişin de dediği gibi; Ölenlere üzülme evlat. Yaşayanlara üzül. En çok da sevgisiz yaşayanlara…

Ve derler ki; Kavramlar ve hedefler bizi ayırır. Yollar ise birleştirir. 


17.02.2017

Her Şeyleşme ve Çocuk

    Ailede, mahallede, çocuk olanın fikirleri ancak ciddi manada herkesi etkilemeyecekse dinlenir. O da mütebessim bir şekilde. Zararsız ve ‘’yarattığımız’’ karaktere kadar ulaşamayan bir serzenişe karşı hoşgörülüyüzdür ancak. Çünkü aksi takdirde, çocuğun fikri ya da isteği bizi uğraştıracaktır. Bu, toplumlar için de böyle. Toplumlar, -ne yazık ki bizim toplumumuz da dahil- kolay kandırılabilen kimseler olduklarından onlara ‘’çocuk’’ demek yanlış sayılmaz. ‘’Biz çocuk bir milletiz, bizi herkes kandırıyor.’’ demişti bir televizyon programcısı.
    Büyük olanın planlarından uzakta istekler, şikayetler hümanist bir şekilde değerlendirilir ama, iş o büyük planlara sıçrayabilecek ‘’tehlikeli dilekler’’e gelince, orada karşımıza kapalı kapılar, açılmayan telefonlar, yanıtlanmayan mesajlar, tarihsiz randevular çıkar. Çünkü muktedir insan, bir süre sonra tanrılaşmaya, ‘’her şeyleşmeye’’ çalışıyor. Bana sorarsanız bunu kimse başaramaz, kimse tanrı olmaya çalışmamalı. Her şeyleşmek, insanlaşmaktan daha kıymetli değildir.
    Gelgelelim, üçüncü sınıf bir edebiyat öğrencisi olarak kafama takılmaya başlayan sorulardan biri de ‘’Okul bitince ne olacak?’’ sorusudur. Yüksek lisans, yazarlık, editörlük gibi alternatiflerin olduğu evrenimde şunu gönülden kabul ederim: Çalışmadan olmaz! Tembellikle hiçbir yere varamazsın. Fakat iş bu kadar basit değil. Eğitime dair trajikomik haberlerin cereyan ettiği (sahte diplomalı öğretmenler), karşınıza anlamlı anlamsız sürekli sınavların çıkarıldığı bir anlayışta geleceğe dair umutlu olabileceğiniz kadar umutsuz da kalabiliyorsunuz.
    Kimi yurtdışına gitmek gibi bir gaye ediniyor kendine. Çünkü patlamalardan, sokakta rahatça gezememekten ve geleneklerin çarpıtılıp politika uğruna kullanılmasından bıkmış, korkmuş, bunlardan kaçmak ister vaziyetteler. Saygı duyarım.
    Kimi komün bir hayat yaşamak isteğiyle plan kuruyor. Bunun için dikiyor gözlerini Ege’ye. ‘’Boş arazi’’ onun için altın yumurtlayan tavuk anlamına geliyor. Çünkü bir plazada çalışmak istemiyor. O plazanın nizamına uymak, ona göre giyinmek, saçını ona göre traş ettirmek istemiyor. Ve bu nedenle kendi yerleşimini kurmanın peşinde. Saygı duyarım.
    Kimi de araştıran bir hayat, öğrenmek ve makaleler yazmak istiyor. Bir üniversite hocası olarak başlamak istiyor memuriyetine. Ve sonuna kadar da öyle gitmek derdinde. Bu hususta kafası karışık. Çünkü bitmek bilmeyen bir sınav sürecinden geçecek. Ve derslerin ezber olmasından, hocaların ezber olmasından bıktığı için, karşısına birden bu ‘’verimli sınavlar’’ çıkınca öfkeleniyor. Ve şöyle diyor kendi kendine: İyi de biz nerede akademik bir eğitim aldık ki?
İşte bu istekleri taşıyanlar, bu istekleri doğrultusunda karşılarına çıkabilecek ekonomik, maddî, sosyal ve siyasal problemleri irdelemeye çalışıyor kendince. Üstesinden gelemeyeceğini düşündüğü bir problemle karşılaşırsa da dert yanıyor bundan; gür bir sesle ya da kendi içinden.
Bu şikâyetleri ne duyan var, ne duyup da kendini sorumlu hisseden. Çünkü ‘’her şeyleşme’’ çabası, insanlaşmanın önüne geçiyor. Ne demiş yazar; ‘’Kazanmak insanlara yetmiyor. Diğerlerinin kaybettiğini de görmek istiyorlar.’’
    İşte bu nevi tanrılaşma çabaları, bir çocuk olan bizleri –toplumu- ne zaman, nasıl, ne kadar ve niçin dinleyecek? Aslında bu soruların bütün cevapları yine çocuk olan bizde, yani toplumdadır. Bu her şeyleşme çabasını çok rahatlıkla test edebilirsiniz bu arada. Mesela bir belediye başkanı –istisnalar kaideyi bozmaz- neden hiçbir şey söylemeden ulaşıma sürekli zam yapar? Neden patates elli kuruşken birden bir lira kırk kuruşa çıkar? Neden bir rektör hiçbir açıklama yapmadan yemekhane zammı uygular? Çünkü bunlar tanrılaşma çabasının eksenine girilebilecek şikâyetler olabilir ancak. Ve ailede, mahallede, çocuk olanın fikirleri ancak ciddi manada herkesi etkilemeyecekse dinlenir.
    Yakın zamanda –Fox Tv’de- içinde çocukların geçtiği ard arda üç haber izlemiştim. Bunlardan birincisi çocuk kaçırmaya çalışan bir adamın, yakalanacağını anladığı an çocuğu apartman boşluğundan atmasıydı. Çocuk şansı varmış ki kurtuldu. Ardından gelen haber, İzmir’in bir köyünde, anneannesi ve dedesi ile yaşayan bir kız çocuğunun okumaya ne kadar da hevesli olduğuydu. ‘’Doktor olup anneannem ve dedemin hastalıklarını geçireceğim.’’ gibisinden gayeler de edinmişti kendine. Son haberse, bir ilkokul sınıfının içinde pencere olmamasıydı. Çok akıllı okul yönetimi, sınıfta bulunan pencerelerin beden eğitimi dersinde olan çocukların oyun alanlarına baktığını ve bu durumun sınıftaki çocukların derslerini olumsuz yönde etkileyeceğini söylemişti. Düşünsenize, içerisine güneş girmeyen bir sınıf. Havalandırılamayan ve yalnızca bir ampül ile aydınlatabileceğiniz bir sınıf. Hem de ilkokul! Yani en çok hayalperest olmanız gereken dönem…
Düşünsenize bu üç haberin tek bir çocuğun başına geldiğini? Apartman boşluğundan atıldınız, kurtuldunuz. Ekonominiz çok kötü, okumak istiyorsunuz. Yardımlar aracılığıyla okumaya başladınız. Bu kez de sınıfınızda bir pencere yok! ‘’Eşkiya’’ filmine benzettim bunu. ‘’Vurdular ölmedim, vurdular ölmedim…’’ diyip durur ya Şener Şen’in oynadığı karakter…

    İnsan bir bedenle geldiğini ve yine aynı bedenle gideceğini unutmasa, her şey daha güzel olur. Her şeyleşmeye çalışmamak gerekir. Çünkü kimse her şeyleşemeyecektir. Bu uğurda yapılabilecek her tür girişim yalnızca daha fazla saçma sapan olayı beraberinde getirir. İnsanlaşmak, insan olduğunu, kudretinin sınırlı olduğunu, bir çitadan daha hızlı koşamayacağını, uçamayacağını, bir balina gibi yüzemeyeceğini kabul etmek ve tüm bunlara neşeyle, hayat dolu gözlerle bakmak… Bu anlayışı istiyorum. Günün birinde…

2.02.2017

Siz Kimdiniz?

    Yan yana olduğumuz her günün belirli zaman aralıklarında, istisnasız tartışırız onlarla. Dışarıda güler yüzlü, sevecen, anlayışlı ve hoşgörülü olmamızın aksine, onlarla hiçbir çatışmamızda bağır çağır eksik olmaz. Onlar bende eksik ya da hata bulur, ben bu eksik ya da hatanın onların eksik ya da hatalarından kaynaklandığını söylerim. Bazen bunu yaparak hatalarıma beni rahatlatacak bir kılıf mı arıyorum, diye şüpheye düşmeden de edemem. Bu şüphenin haklılık payı var olmasına var ama haksız olduğu yerler daha fazla gibi görünüyor. On üç, on dört, on altı yaşlarımda bana olan yaklaşımları şimdi yirmi dörtlük bir zihinle değerlendirdiğim zaman öfkelendiğim oluyor. Ya da fazla sıradan bulduğum. Temeli sağlam oturtulmamış olan bu münasebet içerisinde biri ne zaman ki bir hata yapıyorsa, o hatasının üzerine ancak o zaman konuşuyorlar. Ruh halleri, ilişkilerimize olan yaklaşım ve davranışları saniyesinde değişebiliyor. Gülmekle ağlamak, eğlenmekle sinirlenmek, barışmakla savaşmak arasında sürekli gidip geliyorum. Belki pes etmeli ve kabullenmeliyim bazı şeyleri. Muhtemelen ettim de…
    Ama değişen davranışların tutarsızlığı, nasihat veren kişinin nasihatiyle yaşadığı çelişkiler ‘’ Onların bazı huylarını değiştiremezsin.’’ desem de kendime, her daim etkiliyor beni. Eleştirilmeme ve şahsıma bağırılıp çağrılmasına neden olan ‘’hatam’’ her ne ise, aynısını o bağıran çağıran şahıslarda da görüyorum. O zaman nedir? Sürekli bir huzursuzluk… Esasında yabancı değiliz de neyiz biz birbirimize karşı? Arkadaşlarımızla olan diyalogumuzdaki neşenin küçük bir parçasını dahi hissetmiyorsak yan yana, eh biyolojik durumlarımıza karşın yabancılaşmamış mıyız birbirimize?

    Ailesiyle başı dertte olmayan var mıdır? Ailesinden ötürü başı ağrımayan? Ama ben her çekişmemizde ölecekmiş hissi kadar ağır şeyler hissedip bundan kurtulmak için birkaç derin nefes alma ihtiyacı hissediyorum. Yabancı değildik belki ama, yabancılaştık birbirimize. Sadece çeşitli hata ya da noksanlarla karşı karşıya geldiğimizde konuşuyoruz etiği, doğruyu, kıymetliyi, güzeli… Sonra birden bir fırtına geliyor ya da sifonu çekiliyor tuvaletin ve her şey yok oluyor ortadan. Sil baştan! Yap ve boz, yap ve boz… Ama ben bir lego değilim, siz de değilsiniz. Ben bir Anka kuşu değilim, siz de değilsiniz. Ben bir deniz değilim ki verdiklerimi geri alabileyim, siz de değilsiniz. Ne küllerimizden yeniden doğabiliriz sonsuza kadar. Ne de verdiğimiz zamanı, ümidi, güler yüzü ya da öfkeyi geri alabiliriz birbirimizden. Götürdüklerimiz kalır kıyısında yaşamın, en azından benim yaşam kıyımda kalıyor. Verdiklerinizi geri alamıyorsunuz; huzursuzluk, aşağılık kompleksi yaşamama neden olan söylemler, siz tarafından eleştirildiğim konularda yaşadığınız çelişkilere olan tanıklığım… Bunları geri alamazsınız. Belki sizin kıyı benim kıyıdan biraz daha rahat, tabiri caizse ‘’free’’dir, ‘’takılıyor’’dur. Benim kıyım da sonuna değin karamsar, sabit değildir elbet. Ama görünen o ki, sizin düşünüp de daha sonra unuttuğunuz kavram ve tasalar üzerine ben biraz daha şey düşünüyorum. Öyle ki onlar üzerine yazı yazacak kadar düşünüyorum en azından. Ve diyorum ki kendi kendime –çünkü bırakın ümidi hayal edilecek bir şey bile değil artık bu-; Bir yerlere, bir şeylere, ‘’işinizin geldiği yerlere’’ yetişme telaşınız tüm saygın ve güzel olabilecek şeyleri öldürüyor. Farkında mısınız? Üzerine düşünüp kafa yorduğunuz hata ve noksanları, çalan telefonunuzdaki davetkâr ses adına hemencecik siliyorsunuz. Öyleyse ne gerçek bir iletişim bizimkisi ne de saygıdeğer. Biz sizinle artık yabancılaşmışız. İyi ve güzel vakitler geçirmeye devam edeceğiz etmesine, ama biz birbirimizin farkına anca birimiz öldüğünde varacağız.

Durup bu mühim yanlışı ortadan kaldırmak adına bir davetkâr ses de benden duyulsa? Biliyorum ki buna dahi vakit, anlayış, itikat yok… Eyvallah. 

16.01.2017

Uçuşşş

    İçimizden pek gelmeyebilir olsa da, önce, maddeye bizi biz yaptığı, bir bedene ulaştırdığı için teşekkür etmeliyiz. Hayatın anlamsızlığı, can sıkıntısı, kendini gereksiz hissetme gibi duygular ve hatta tüm tapınmalar dahi, bir bedenin eyleme geçmesi sonucu gerçekleşebiliyor. Nemli bölgelerde yaşayanlarla, soğuk iklimlerde yaşayan insanlar arasında bile onlarca fark bulunabilir. Bu anlamda, ‘’Coğrafya, insanın kaderidir’’ söylemi, aslında bedenin de bu kaderin eylemcisi olduğunu gösterir. Peki ‘’kader’’, bir alın yazısı, ön belirlenimi olan bir kavramsa, bunun eylemcisi nasıl olabiliriz? Kaderi –coğrafya üzerinden ele alırsak- savaşın hüküm sürdüğü topraklarda, insanların yaşantılarının ortalama aynı olacağı tanımıyla kabul edersek, kaderin eylemcisi ne kadar ‘’kader’’, ne kadar ‘’eylem’’dir? Bunlara tarihten ya da günümüzden sayısızca farklı örnek verebiliriz. O kısmı sizin kendi kurcalamalarınıza bırakıyorum.
    Yazımın başında önce maddeye teşekkür etmemiz gerektiğini belirtmişsem de, bunun içimizden pek de gelmeyebilir olduğunu söyledim. Bu şu anlama geliyor: İklim, coğrafya, yeme-içme gibi pek çok faktörden etkilenen, aldığımız kararları hayata geçirmemize olanak sağlayan, Goethe’den yola çıkarsak ‘’Sözden önce eylem vardı.’’nın sahibi olan ve buna karşın unuttuğumuz bedene teşekkür etmek gerektiğine, daha doğrusu kıymetinin bilinmesi gerektiğine inandım. Bunu da kıymetinin unutulduğu ya da hesaba az katıldığı düşüncesinden yola çıkarak savundum. Ama teşekkür etmekle ilgili oturup da ‘’düşünce hislerime’’ baktığım zaman, nedense bu içimden pek gelmedi.
    Bir saldırı anında, ölümle burun buruna geldiğiniz zaman, bu durumdan kurtulmanın çeşitli yolları olabilir; bazıları şansla, bazıları mücadele ile. Ya da sizi rehin alan ve birazdan öldürecek bir soyguncunun bilinçaltına girmeyi, onun zihnini etkilemeyi başarabilirseniz, ölümden kurtulma şansınız vardır. Şu an tüm bunları yazarken, televizyondaki programda bir yılan bir fareyi yiyerek karnını doyurdu. Soyguncudan kaçmayı başaramayabilirsin, bazen biraz senin hünerine, bazen de şansın zamanlamasına kalmış bir şey. Karnını doyuramayabilirsin, uygun av karşına çıkmamıştır. Tüm bunlar bedenle, bedenlerimizle ilgili olan şeyler. Yarın sabah uyanamaz ya da soğukta ısınacak bir yer bulamazsam, can sıkıntısı çekmem, çünkü canım gerçekten sıkılıyordur!

    Tolstoy cismanî olanla, Dostoyevski ruhanî olanla ilgilenmiş. Hiçbirine bulaşacak ve aptalca bir senteze kalkışacak değilim. İki koca Rus edebiyatçısını böylesi bir denemede dosya konusu haline getirmeyeceğim. Ama bana kalırsa, ruhanî olan yanımızla sohbet edebilmek, önce cismanî olan kısmımızın ayırdına vararak gerçekleştirilebilir. 

20.12.2016

Berna Moran/ Edebiyat kuramları ve eleştiri

    1921 ile 1993 yılları arasında yaşamış, İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde eğitim görmüş, otuzunda Cambridge Üniversitesi'nde doçentlik yapmış, modern edebiyat eleştirmenlerinin başında gelen Berna Moran, 1972 senesinde yayımlanan Edebiyat kuramları ve eleştiri adlı yapıtıyla Türk Dil Kurumu'nun Bilim Ödülü'nü de kazanmıştır. 



    İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı derslerinden derlenmiş olan yapıt, edebiyat kuramları ve eleştiri yöntemlerini tarihselliği içinde, tek bir kitapta, bütünlüklü halde barındırması bakımından edebiyat araştırmaları yapan biri için oldukça verimli. Yapıt aynı zamanda kaynakça ve dipnotlar açısından zengin olmasıyla bizi gerek çeviri gerek orijinal dilde pek çok bilgi ve yapıta da gönderiyor. Benim elimde tuttuğum yapıt, on sekizinci baskı olmakla birlikte 2008 yılında yayımlandı. Ve bu haliyle beş kısım içeriyor:

Birinci Kısım; Yansıtma Kuramı
İkinci Kısım: Anlatımcılık
Üçüncü Kısım: Eleştiri
Dördüncü Kısım: Okur Merkezli Kuramlar
Beşinci Kısım: Edebiyatın hakikatle ilişkileri, değer ölçütleri ve estetik yargılar

    Kabaca bu şekilde tasnif edebilirsek de yeterli değil. Zira her kısmın içinde birden fazla bölüm olup mesela, Anlatımcılık I kısmı Romantiklere Göre Sanat, Yaratma Olarak Anlatımcılık, Tolstoy'da Aktarım, Sanatçının Psikolojisi ve Kişiliği vd. gibi bölümleri kapsamaktadır. 

    Sanatın, edebiyatın, estetiğin, eleştiri odağının ne olduğuna, olması gerektiğine ya da olabileceğine dair ortaya çıkan kuramları zamandizinsel (kronolojik) olarak bize veren yapıt, bunlara dair nesir ve nazım türlerinden örneklerle de kendini zenginleştiriyor. Elimdeki 2008 tarihli sekizinci baskıdan aktarımlarla devam edelim:

''...Güç anlaşılan yeni biçimler denemek, yozlaşmış burjuva sanatına özgü davranışlar olarak yorumlandığı için, geleneksel gerçekçi yöntemin doğru tek yöntem olduğu önerildi. Brecht'in oyunlarının Rusya'da uzun yıllar oynatılmamasının bir nedeni de biçim ve yöntem konusundaki bu farklı anlayıştır ve bu konuda Brecht ile Lukacs arasında ünlü bir tartışma yer almıştır.''

''Sanat eseri öyle bir somut genelleştirmedir ki, genel kanun 'tikel'de, öz ise görünüşte belirir. Ve genel kanun, tikel olayın nedeni gibi gözükür. Tiplerde ve tipik durumlarda sağlanan işte bu paradokstur.''

''Sosyolojik eleştiri edebiyatın kendi başına var olmadığı, toplum içinde doğduğu ve toplumun bir ifadesi olduğu ilkesinden hareket eder. Yazarı, eseri ve okuru sosyal koşullar belirlediğine göre, yapılacak iş, bir bilim adamı gibi davranmak ve bu koşullar üzerine eğilerek sanatla ilgili sorunları açıklamaktır.'' 

'' Freud sanatçının yaratma eylemi ile nevroz arasında sıkı bir ilişki bulur ve bilinçaltının 'yaratma'daki rolünü belirlemeye çalışır. Sanatçıların insanları şaşırtan bu yaratma gücü çok eski zamanlardan beri ilgili çeken ve merak uyandıran bir konu olmuş ve genellikle ilham kavramı, olayı açıklamak için öne sürülmüştür. Eski Yunan'da ilham, sanatçının dışarıdan bir kuvvetin etkisi altına girmesi, ona uymak zorunda olması demekti... Romantik çağda bu ilham görüşü dinsel örtüsünden sıyrılarak doğal bir açıklama yönelir. Sanatçı yine ilhamla yazan bir adamdır, teknik ve bilgi bu işe yetmez; ne var ki, artık ilham sanatçıya dışarıdan gelen ve ona egemen olan bir güç olmaktan çıkar ve yavaş yavaş sanatçının kendi içinde, ama bilincinin dışındaki bir kaynaktan fışkırdığı kanısı yer alır.''

    Şahsi bir yorum; edebiyat derslerinde bu yapıtta geçen kimi kuram ve eleştirileri işlemiş ve işleyecek olsak da, onlar bir sınav kağıdından iyi notlar alabilmek için yaratılmış bir atmosferin ürünü olduğundan, onlardan asla yeterince verim alamayız. Derslerin, okulun problemi de bu değil mi zaten? Seni kendi kişisel merakından, işin peşine düşme hissiyatından uzak tutar ve sıkıcı birkaç ders notuyla baş başa bırakır. Ancak Moran'ın bu yapıtında, kuram ve eleştirileri gerçekten anlayarak, üzerine notlar alarak okuyabiliyoruz. Ve bizi merak ettiğimiz başka kaynaklara yönlendirmesi açısından, bu değerli yapıt kendisinin ötesindedir. Bu tanıtım yazısı edebiyat, sanat meraklıları için yazılmıştır. Selam olsun...

15.12.2016

Dış Etkilere Açıksan Yalanlaşmaya da Açıksın

...
    Eylemin kendimizin dışındaki bir bilgiden, kişiden kaynaklanması hastalığı. Buna hastalık dememin iki temel sebebi var: Birincisi, karar alma süreçlerimizi hızlandıran şey, kendi irademiz değil de dışarıdan gelen bir bilgiyse eğer, bu adeta koşullanmış, ‘’o bilgiye, kişiye inat’’ bir durumdur. Böyle bir tavır da, hiçbir zaman kendi öz benliğimizden gelmediği için riyakâr olacaktır. İkinci sebepse; bugün bu tavrın adeta bir virüs gibi tüm insanlığa yayılır hale gelmesidir. Bir şey çok hızlı bir şekilde yayılıyorsa o ancak bir mikrop olabilir, çünkü faydalı ve doğru olan şey emek isteyeceğinden, asla hızlı bir şekilde yayılamaz. 

    Peki günümüzde bu hastalığın örneklerini nerelerde, hangi rollerdeki insanlarda görmekteyiz? Bu liste uzar gider ancak, listenin başında kuşkusuz politikacılar vardır. Ağırlıklı olarak medyada boy gösteren ve her şeyi yalnızca ülkesi ve milleti adına yaptığını iddia eden politikacının o güçlü, heybetli duruşunun ardında her zaman iktidarını kaybetmeye yönelik de bir korkusu vardır. Çünkü iktidarlar, siyaset ve ülke yönetimi ile sınırlandırmayalım, insanı idare etmekle ‘’yükümlü’’ kişiler –müdür, bir kanal patronu vs.-, kendilerine karşı çıkacak seslere ne kadar baskı uyguluyorlarsa, aslında o kadar korkuyorlardır. Bu korku, mesela kendisine muhalif olan partilere karşı bazen söylem bazen de eylem olarak bastırılmaya çalışılır. Dolayısıyla, yalnızca gücünü elinde tutmaya devam etmek isteyen politikacının çoğu fikir ve görüşleri ‘’muhalife muhalif’’ olma yolunda ilerler. Peki bu şartlanmışlıkla, bu ‘’başkasından kaynaklanmak’’la hareket eden birey, eylemlerinde ve görüşlerinde ne kadar sahici olabilir? Düşüncelerini, kendisini yıpratacağını düşündüğü diğer insan ya da topluluklara göre oluşturan, değiştiren, dönüştüren kimse artık her rüzgâra yelken açan bir gemiden ibaret olmaz mı? 

    Nietzsche, Ecce Homo’da ‘’…başkasından kaynaklanmak olumsuzluktur.’’ der. Çünkü bu süreçte insan artık kendisi değil kendi gücüne tehdit olarak gördüğü girişimlere bir savunma mekanizmasından ibarettir. Ve savunma mekanizmaları, ki bunu kendiniz de günlük hayatınızdaki hararetli tartışmalarınızda gözlemleyebilirsiniz, çoğu kez karşı tarafın sizi alt etmesini önlemek amacıyla çalıştırılan bir makinedir. Ve bu makine çalışmaya başladığı anda, artık analitik düşünce yerini duygusal reflekslere, taviz vermediğiniz düşüncelerinizi dahi tartışmada galip gelmek için değiştirmeye zorlar. Şimdi bu bölümün en önemli oyuncularının neden politikacılar olduğu daha da belirginleşmiş durumda: Bizim günlük hayatımızda zaman zaman yaptığımız bu üçkâğıdı, onlar her an, her saniye, her gün yapmaktadırlar. Ve evlerine dönüp de kendilerini sorgulamaya vakit bulamayacakları kadar çok ‘’düşman’’ edindikleri için, onlar biz sıradan insanlar gibi vicdan mahkemesine pek sık uğramazlar. 

    Bölümümüze eklemekle iyi edeceğimi düşündüğüm bir diğer oyuncu ikili ilişkiler içinde bocalayan kişidir. Basitçe anlatma yoluna gidersek; sancılı ve biraz da hayal kırıklığına uğrayarak ayrılık yaşamış genç bir insanı ele alalım: Yaşadığı –geçici ama geçmedikçe kalıcı olduğunu düşündüğü- kederin sebebi olan insana karşı duyulan öfke, kederli arkadaşımızı ne yapmaya itecektir? Yaygın örneklerden yola çıkmayı tercih edersek; kederini savuşturmaya, o kedere karşı gerçek olmayan bir atağa kalkmaya çalışacaktır. İlgilendiği tek şey, yaşadığı ve tarifinin imkânsız olduğunu zannettiği o kederden kaçmak, o kedere karşı gözünü başka yerlere çevirmek olacaktır. Demek ki kahramanımız kederi göğüslemek ve onu çözümleyip yoluna devam etmekten çok o kederle baş etmek için ondan kaçmak gerektiğiyle ilgilenecektir. Peki, tıpkı kendisine muhalif olan seslere sırf gücünü sürdürmek için savaş açan politikacı gibi, bu kahramanımız da acaba aynı hatayı mı işliyor? Acaba gerek ona nasıl davranması gerektiğini ‘’öğreten’’ medyatik unsurların, gerekse kendi öfkesi ve kederinin üstesinden gelmesi için, kahramanımızın kendinden başka kaynaklara yönelmesi midir doğru olan? Yoksa dışarıdan gelen bunca sağlıksız, yüzeysel ‘’bilgi’’ye kendini kapaması ve her şeyi kendi kendine keşfetmesi mi? 

    Bugün toplumumuzun her kesiminde çeşitli şekil ve örneklerle gördüğümüz bu ‘’dış etki’’nin sebebi nedir? İnsanlar neden kendileri olarak davrandıkları bir iletişim kötüye gittiğinde, onun üstesinden gelmek için yine kendileri gibi davranmıyorlar? Sanırım cevabı basit olmamakla birlikte pek zor da sayılmaz: İçinde bulundukları o kötü, kendi yaşantılarını karanlığa sürükleyeceğini düşündükleri halden bir an önce kurtulmak için, ‘’dışarının’’ reçetesini ‘’içerinin’’ reçetesinden daha çabuk elde edebileceklerini düşünüyorlar. Sonuçsa çok açık: Çözüm yerine kaçışın, gerçek olan orta hız yerine gerçek gibi görünen süratin kirli ellerinden ağrı kesiciler edinmeye çalışmak.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...