28.02.2017

''Ne Saçmaladım Be. Hadi Artık Gideyim.''

‘…yaşamın en derininde olanlar, onu kalıba dökenler, yaşamın kendisi olanlar, az yediler, az uyudular, çok şeyin ya da hiçbir şeyin sahibi oldular. Vazife ya da çoğalma, veya soydaşlığın ebediliği, veya devletin bekası gibi yanılsamalara ihtiyaçları yoktu…"
Henry Miller

    Yaşam, kendinize bir anlam ve değer katma yolunda çaba gösteriyorsanız sürekli bir değişim, dönüşüm içerisinde oluyor. Öz, beni ben yapan hamur hep aynı kalıyor kalmasına, fakat kendime kattıklarım ya da kendimden götürdüklerimle aslında her gün yeni bir oyuncağı elime alıp oynuyor gibiyim. 
    Düşünen canlı... İki önemli özelliği; empati ve merak. Elbette bu iki özellik, yalnızca ben istersem ve istediğim ölçüde köklerini derine kazıyabilir. Yoksa, empatiden politikacılar nedeniyle, meraktan da bizi aptallaştıran nesneler sebebiyle pekala uzaklaşabiliriz. 
Düşüncelerimin hiç durmadığını fark ettiğim on altı yaşlarındayken, bu durmayan aklın bana özel olduğunu düşünmüştüm. Hala çok iyi hatırlıyorum. Sanki yalnızca ben durmak nedir bilmeden düşünüyor, kafamın içinde konuşuyordum. Sevdiğim ve etkilendiğim filmleri kendi hayatımın senaryoları gibi kaç defa oynadım? Kaç defa o karakterlerden etkilenip aptallıklar yaptım? Kaç defa kendimin seçilmiş, özel olduğunu ve bu özelliğimin -ne olduğunu bilmesem de- bir gün herkes -herkes?- tarafından fark edileceğini düşündüm? Kaç defa beni diğerlerinden ayıran bir hünere sahip olduğumu düşündüm? Ve sırf bu eğlenceye devam edebilmek adına kaç defa, kendimi de inandırarak yalanlar söyledim? Ve o yalanlara inandım? 

    Hayat, geriye dönüp baktığımızda su gibi akıp geçen bir şey. Ama içine girip oturduğumuzda adeta kış uykusuna yatmış bir ayıya benziyor. Ya kış kısa, ya ormandan sıkılıyoruz ya da suyun aktığının farkında değiliz, bir ayı gibi uyumaktan. Bilmem...

    Kendime değerler biçmediğim ve o değerler ölçütünde yaşamadığım her güne lanet olsun. Ama sırf bir değerler bütünü yaratmak için hayatı kaçırdığım anlarım varsa da lanet olsun. Görüyor musunuz, hayat hiç de beyaz ya da siyah değildir. Siyah göğün altında bir beyaz ya da beyaz bir günün altında siyah da yaşar. Öyleyse gridir, diyebilirsiniz. Ama o zaman, hayatın renklerini kısıtlamış olursunuz. Gördün mü bak, ne kadar çabuk kendini imha edebilen tanımlardan ibaretiz aslında. Aslında kapıyı aralık bırakmaya ne kadar çok ihtiyacımız var değişen renkleri görebilmek için...

    Güzel olmam için televizyonlarda bana ''güzel adam''ı tarif ediyorlar. Başarılı ya da ahlaklı olman için başarı ve ahlak tanımlanıyor bir yerlerde. Hem de hiç durmadan. Hiçbir ''tarifcinin'' beni, seni, onu düşündüğüne inanmıyorum. Kravat takıyorsa daha güzel kravat, arabası varsa daha son model bir araba, parası varsa daha fazla para için tarif ediyorlar ellerine geçen her kavramı. Bireysel psikolojinin kurucusu Alfred Adler ı okuyorum uzun zamandır. Ama dünya hem bireysel psikoloji üzerinden yürüyor hem de asla yürümüyor. 

    Gürültüsünün ne kadar çirkin olduğunu bilmeyen herkes tarafından davet ediliyoruz gürültü çıkarmaya. Çığırtkanlığa. Yolun büyük ve popülist kısmını hep o gürültü çıkaran tayfa kaplıyor. Kimsenin birbirini anlayamadığı, sadece bağırışmaların olduğu bir kaosla adeta çığ gibi yuvarlanıyor hepsi bayırdan aşağı. Gelgelelim bu yol hiçbir zaman adım atamayacak kadar tıkanık olmuyor. Tıkanık oluyor, hem de çok tıkanık oluyor. Ama hala ağaçların ya da kendi çizmek istediği yolun hizasında yürüyenler için olanak var. Her daim olacağı gibi. 

    Kendimi özel sandığım dönemler, demiştim ya. Ne kızıyor ne de pişmanlık duyuyorum öyle hissettiğim için. Üzerine açıklama ya da tahlil yapılmayacak kadar geride kaldı çünkü. Ve olan üzerine konuşmak çoğu kez gevezeliğe dönüşüyor. Dikkat! 
Daha önceleri anladığım, fakat şimdi bir vesile ile tekrar irdelediğim bir durum bu; yaşamı yaşamadıkça, hayatın hakkını vermedikçe hissettiklerin bir yanılgıdan ibaret. Bu yanılgıya on sekiz ve civarındaki yaşlarda kapılıyorsan ne hoş. Dönüp başını okşayacağın bir haylaz çocuk bırakacaksın ardında. Ama artık ben on sekiz yaşımda değilim. Yirmi beş ile arama ne kadar mesafe koyarsam koyayım, aralık ayında yapacağım şey tam da bu; yirmi beş olmak. Ve gürültüsüne davet eden seslere de ortak olamayacağıma göre ve hayatı siyah beyaz görmemekle kalmayıp sınırlar çizilir diye gri dahi görmüyorsam ve bana öğretilen ''güzel''i ve bana dayatılan ''iyi''yi de kendi değerlerimden önemli bulmuyorsam, Henry Miller ın sözlerine -en üstte- gelmiş oluyorum. 

Ne saçmaladım be. Hadi artık gideyim. 

21.02.2017

Gerçeği Kendi Kalıplarına Uydurmak

Not: Her yazı için geçerli olduğu gibi bu yazı için de geçerli bir cümle: Bütün genellemeler yanlıştır, bu da dahil.
    Gerçekleri olduğu gibi görmek yerine kendi kişisel kalıplarına sokmak. Al sana hayatı kaçırmış biri. Olanı, olmuş olanı bilmek, kabul etmek yerine onu kendimizin rahatsız olmayacağı şekillere getiriyor olabilir miyiz acaba?
    İnsan her şeyi kendi geleneğiyle açıklayamaz. Açıklamamalı. Yoksa devreye yanılgılar, bir ömür kendini aldatmacalar, çirkinlikler giriyor. Bu konuda verebileceğim ilk ve en güzel örneklerden biri, insanların sevdikleri tarihî kişiliklere kusursuzluk ya da olmayan değerler katmaları. Mesela, blog adresimdeki sekmelerden biri de eğer incelediyseniz görürsünüz ki ‘’Nâzım Hikmet Ran’’dır. Birçok sebebi olmakla birlikte bu sevgimin, saygımın neden olduğunu açıklarsam, ilk önce ‘’yazdığı gibi yaşayan’’ bir insan olmasından kaynaklıdır. Sevdiği kadının yanına gitmek için, hasta halde ve hastanede olmasına rağmen ardına bakmaz ve o dönemde bulunduğu, yaşadığı evini, eşyalarını hiç düşünmeden ardında bırakır. Yalnızca hasta kıyafetiyle arkadaşının arabasına atlar ve gider. Bu, Nâzım’ın da dizelerinde çok bahsettiği bir kavramla, ‘’yürek’’le mümkündür. Ben Nâzım’ı en çok işte bu yüreğinden, cesaret edebilmesinden dolayı severim.
    Gelgelelim, ‘’Sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım/ Şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile/ Aldattım kadınlarımı’’ diyen Nâzım bu gönül ilişkileri hususunda hızlı ve biraz çocuktur da. Türlü huysuzlukları, bencillikleri de olmuştur. Ben bir şeyi ya da birini sevmenin, ona saygı duymanın beni holiganlığa götürmesine izin vermem. Nâzım da benim için büyük bir yüreği, sevdası olan ama bencillikleri de olan bir adamdır. Ola ki ben bir gün şairin kötü yanlarını görmezden gelir ve güzel, büyük davranışlarını över durursam ve ola ki sevdiğim, kimi hususlarda örnek aldığım insanı estetize edersem o zaman ben yanlış yaşamış olurum. Bununla da kalmaz artık sevdiğim insanı kendisinden dahi koparacak kadar başka yere taşımışımdır kafamdakini. Ömrüm boyunca bu hayaletin peşinden koşar dururum. Bilmem ki hayaletlere yetişilemez.
    Bir şeyi olduğu gibi görmek, onun üzerine yalan yanlış değerler katmamak neden bu kadar zor peki? Neden yalın haliyle sevmeyi beceremiyoruz da ona olmayan manzaralar ekliyoruz? Bu anlamda; olmayan şeyleri arıyor, bulamadığımızda da üzülüyoruz. Belki de sorun, arayanın arama şeklindedir.
Çok coşkulu anlarım, hatta dönemlerim oldu. Bir ufak kıvılcımın beni hemen tutuşturduğu, aleve dönüştürdüğü zamanlarım oldu. Beklentimin karşılanacağının alameti olan en ufak şeyde eteklerim zil çaldı. Hepsi de duygusal, olabileceğim en duygusal hallerimdi. Ama bu coşkuların beni yalana, yanılgıya götürdüğünü, götürmeye devam edeceğini de gördüm. Şunu anladım ki, gerçek, insanlara bazen yetmiyor. İş böyleyken de, tatmin olmadığı gerçeğe, kendisini doyuracak güzellikler ekliyor. Ama gerçek ne bir eksik ne bir fazla orada durmaya devam ediyor.
    Hollywood’un, bazı romanların, kimi medya ögelerinin bu konuda yarattığı etki çok açık. Ama ilkel insanı, çağlar öncesinin insanlarını ele alırsak, onların yarattığı mitleri nasıl açıklarız? Belki tüm bu mitolojik ögeler, masallar, efsaneler, halk hikâyeleri de bu sebeple ortaya çıktı. Yoksa Zeus’un varlığına inanmalı mıydım?!
    Gerçeklerin beni de tatmin etmediği dönemler, ben de işime gelen rüyalar ekledim ona. Film sahneleri, kimi roman paragrafları, kimi müziklerin insanı şahlandıran etkileri… Hepsini de ustaca kullandım. Sevdiğim, saygı duyduğum şeyler, benim hayal âlemimin güzelliklerinden nasibi aldı. Ta ki o âlemin bir hayalden ibaret olduğunu görünceye kadar. Gerçek şu ki; insan bilmediğini, görmediğini ya da unuttuğunu mitleştiriyor. Münferit şeyler yaşayanlarımız haricinde, hangimiz ilerleyen yaşlarda çocukluğumuzu kaybolan bir cennet gibi görmedik ki? Hangimiz iki üç sene öncesine denk gelen bir anımızı hatırlayıp da o günlerin şimdikinden ne de güzel olduğunu söylemedik? Bizim zamanımızda diye cümleye başlayan yaşlıların kimi dedikleri doğru olmakla birlikte, nostaljinin tatlı hüznüne kapıldıkları olmuyor mu? Bizim?

    İlişkilerimde, sevdiğim tarihî kişiliklerde bu ‘’gerçeğin güzellemesi’’ni defalarca yaptım. Estetize ettiklerimin gerçek olduğunu düşünüyor, bir şeyi artısı ve eksisiyle kavramıyordum. Kaba tabiriyle hep, yalnızca çarpıttım, çarpıttım ve çarpıttım. Bu bana sıcak, yaşanılır geliyordu. Sonra kavradım ki, en güzel olan şey hareket ettirilmeyen, yalın haliyle bıraktığımız gerçeğin ta kendisi. Düşlerin uçsuz bucaksız kapasitesiyle değiştirilen gerçek… Ben içimde bunları istemiyorum. Ben Nâzım’ı yüreği ve bencillikleriyle bir arada görmek istiyorum. Ben, saygı duyduğum hocalarıma hiçbir zaman burunlarını karıştırmıyorlarmış gibi davranmak ya da onları bu anlayış doğrultusunda ilahlaştırmak istemiyorum. Gerçeğin kendisi benim içimi daha çok ısıtıyor. Ve gerçeği kendi kalıplarıma uydurmaktansa, ben gerçeğin içine girmeyi yeğliyorum. Saygılarımla…

19.02.2017

Muhtaç Olduğumuz Kudret İnsandır

   Ölüm korkusu, küçük hayatlarımızın içindeki büyük ama niteliksiz –bir arabaya sahip olmak gibi- hayallerimiz, bir bireye, mahalleye, topluma muktedir olma çabaları… Hepsi bizi yalnızca daha kötü bir şeye doğru götürüyor: Sürekli bir mutsuzluk, sürekli bir çıkarcılık, sürekli bir bencillik. Temellerini bu korku ve amaçlar üzerine kurmuş milyonlarca gövde ve ilk başta da politikacılar. Eskiye, somut olarak yaşamadığım devirlere özlem duymam yanıltıcı olabilir. Ama ben aslında bir devre değil, bir mekâna özlem duyuyorum. O mekânın sembolleri de en çok yirminci yüzyılda ortaya çıkıyor.
    Konumuza dönelim: Tanrı, ölüm, kariyer korkusuyla beraber, insanın insana sırtını dönmesi. Daha güzel bir anın tanıkları olacağımız yerde, yüreğimizden gelen sesi dinleyeceğimiz yerde, suçlanacağız korkusuyla yarattığımız kişilikler. Ve bu korkuyla, bizden farklı olanın unutulduğu bir yer dünya.
Tabiatın estetize edilmeye gereği yok. Duygusal fon müziklerle desteklenen tabiat görüntüleri beni hiç etkilemiyor. Çünkü benim doğadan anladığım şeyin fon müziklerle desteklenmeye ihtiyacı yok. Kendi iç müziği, bana yeterince fikir veriyor. Gelgelelim, bütün bu evrenin en bildiğimiz hikâyecisi olan insan, bütün bu kavramları, gelenekleri, savaşları, barışları, ölümleri ve hayatları ortaya atan insan olmazsa, bu geleneklerin, kültürün, sanatın, bilimin bir anlamı olur muydu? Daha da ötesi; tüm bu kavramlar, değişim ve dönüşümler gerçekleşir miydi?
    Düşünsenize bir; insanın, savaşmak için dahi bir insana ihtiyacı var. Barışmak için, seyahat etmek için, yemek yemek, sevmek, öfkelenmek için bile aynı iskelete sahip olan bir diğer canlıya ihtiyacı var. Tarihini, kültürünü yaşamak, bir başka kültüre geçmek, para kazanmak, sanat ve bilim yapmak için dahi bir başka gövdeye muhtaçtır insan. Savaşmak için bile birbirine muhtaç olacak kadar birbiri ile iç içe olan bu canlı, öyleyse neden savaşır?
    Bir sinema televizyon öğrencisi, popülist filmlerden bıkmış, kendi sanatını icra etmek istiyorsa, ihtiyaç duyacağı ilk şey nedir? Bilgiden, teknik ekipmandan bile önce?
Çocukları için evde yemek yapan bir ebeveynin, çorbanın tarifinden ve çorba alacak paradan ve bir evde yaşayabileceği bir ekonomiden bile önce ihtiyacı olduğu şey endir?
Dini bütün bir insan, kendi din ve kültürü hakkında birileriyle hasbahal etmek, söyleşmek isterse her şeyden önce ona lazım olan nedir? İbadethaneye gitmek, dininin kutsal kitabını okumak için okuma yazmadan da önce neye ihtiyaç duyar?
İnsan, insan vee insan…
Haritalara bakar, gidecek yer ararız kendimize
Çadır alır kamp kuracak yer ararız
Erik ağacına çıkıp erik toplarız bir yaz gününde
Bayram sabahı namaza gider ve dindaşlarımızla selamlaşırız…
İnsan bunu bir başına yapabilir miydi?
İnsan, insan olmasa haritadan bahsedebilir miydi?
    Bence eğer bir tanrı varsa, o da insandır. İnsanın özü, mayası, hamurudur. O olmadan ne gelenekler yaşanabilir, ne tabiatın farkına varabilir, ne de bir mevsimin kendine has güzelliklerini tadabiliriz. Birbirinden düşman edilmiş –düşman olan değil- iki kişinin dahi birbirlerine dolaylı yoldan mutlaka ama mutlaka katkısı vardır. Realizm, romantizm, natüralizm… Dadaizm, sosyalizm, empresyonizm… İzm, izm, izm… İnsan bu salonu –dünyayı- doldurmamış olsa tüm bunların bir anlamı, hatta tüm bunlar olur muydu?
    Öyleyse –mutlaka insanın da sıçmak, hormonlar gibi bu yazının duygusallığına pek de paralel olmayan huyları vardır ama- tüm bu kavramları tek başımıza yaşayamıyorsak, bir sineğin bizi ısırdığını bilmek için dahi bir başka insanın bunu keşfetmesine ihtiyacımız olduğunu göz önünde bulundurursak, ben ‘’ne o, ne bu, ne de şu’’ diyorum. Ben ‘’insan’’ diyorum. Terliğinden fularına, eşarbından şalvarına, sigarasından zikrine kadar insan.

    Ölüm korkusu, kariyer hedefleri, politikanın kendi leyine kullandığı şeyler… Tüm bunlardan daha çok kaygı duymamız gereken bir şey var: İnsanın insanın ‘’insan’’ olduğunu unutması. ‘’Merhaba’’dan ‘’Selamû Aleyküm’’e, ‘’Good Morning’’den ‘’Bonjour’’a kadar… Tüm bunları uzaylılar yaratmadı. Tüm bunları biz yarattık. Öyleyse yaşlı bir dervişin de dediği gibi; Ölenlere üzülme evlat. Yaşayanlara üzül. En çok da sevgisiz yaşayanlara…

Ve derler ki; Kavramlar ve hedefler bizi ayırır. Yollar ise birleştirir. 


17.02.2017

Her Şeyleşme ve Çocuk

    Ailede, mahallede, çocuk olanın fikirleri ancak ciddi manada herkesi etkilemeyecekse dinlenir. O da mütebessim bir şekilde. Zararsız ve ‘’yarattığımız’’ karaktere kadar ulaşamayan bir serzenişe karşı hoşgörülüyüzdür ancak. Çünkü aksi takdirde, çocuğun fikri ya da isteği bizi uğraştıracaktır. Bu, toplumlar için de böyle. Toplumlar, -ne yazık ki bizim toplumumuz da dahil- kolay kandırılabilen kimseler olduklarından onlara ‘’çocuk’’ demek yanlış sayılmaz. ‘’Biz çocuk bir milletiz, bizi herkes kandırıyor.’’ demişti bir televizyon programcısı.
    Büyük olanın planlarından uzakta istekler, şikayetler hümanist bir şekilde değerlendirilir ama, iş o büyük planlara sıçrayabilecek ‘’tehlikeli dilekler’’e gelince, orada karşımıza kapalı kapılar, açılmayan telefonlar, yanıtlanmayan mesajlar, tarihsiz randevular çıkar. Çünkü muktedir insan, bir süre sonra tanrılaşmaya, ‘’her şeyleşmeye’’ çalışıyor. Bana sorarsanız bunu kimse başaramaz, kimse tanrı olmaya çalışmamalı. Her şeyleşmek, insanlaşmaktan daha kıymetli değildir.
    Gelgelelim, üçüncü sınıf bir edebiyat öğrencisi olarak kafama takılmaya başlayan sorulardan biri de ‘’Okul bitince ne olacak?’’ sorusudur. Yüksek lisans, yazarlık, editörlük gibi alternatiflerin olduğu evrenimde şunu gönülden kabul ederim: Çalışmadan olmaz! Tembellikle hiçbir yere varamazsın. Fakat iş bu kadar basit değil. Eğitime dair trajikomik haberlerin cereyan ettiği (sahte diplomalı öğretmenler), karşınıza anlamlı anlamsız sürekli sınavların çıkarıldığı bir anlayışta geleceğe dair umutlu olabileceğiniz kadar umutsuz da kalabiliyorsunuz.
    Kimi yurtdışına gitmek gibi bir gaye ediniyor kendine. Çünkü patlamalardan, sokakta rahatça gezememekten ve geleneklerin çarpıtılıp politika uğruna kullanılmasından bıkmış, korkmuş, bunlardan kaçmak ister vaziyetteler. Saygı duyarım.
    Kimi komün bir hayat yaşamak isteğiyle plan kuruyor. Bunun için dikiyor gözlerini Ege’ye. ‘’Boş arazi’’ onun için altın yumurtlayan tavuk anlamına geliyor. Çünkü bir plazada çalışmak istemiyor. O plazanın nizamına uymak, ona göre giyinmek, saçını ona göre traş ettirmek istemiyor. Ve bu nedenle kendi yerleşimini kurmanın peşinde. Saygı duyarım.
    Kimi de araştıran bir hayat, öğrenmek ve makaleler yazmak istiyor. Bir üniversite hocası olarak başlamak istiyor memuriyetine. Ve sonuna kadar da öyle gitmek derdinde. Bu hususta kafası karışık. Çünkü bitmek bilmeyen bir sınav sürecinden geçecek. Ve derslerin ezber olmasından, hocaların ezber olmasından bıktığı için, karşısına birden bu ‘’verimli sınavlar’’ çıkınca öfkeleniyor. Ve şöyle diyor kendi kendine: İyi de biz nerede akademik bir eğitim aldık ki?
İşte bu istekleri taşıyanlar, bu istekleri doğrultusunda karşılarına çıkabilecek ekonomik, maddî, sosyal ve siyasal problemleri irdelemeye çalışıyor kendince. Üstesinden gelemeyeceğini düşündüğü bir problemle karşılaşırsa da dert yanıyor bundan; gür bir sesle ya da kendi içinden.
Bu şikâyetleri ne duyan var, ne duyup da kendini sorumlu hisseden. Çünkü ‘’her şeyleşme’’ çabası, insanlaşmanın önüne geçiyor. Ne demiş yazar; ‘’Kazanmak insanlara yetmiyor. Diğerlerinin kaybettiğini de görmek istiyorlar.’’
    İşte bu nevi tanrılaşma çabaları, bir çocuk olan bizleri –toplumu- ne zaman, nasıl, ne kadar ve niçin dinleyecek? Aslında bu soruların bütün cevapları yine çocuk olan bizde, yani toplumdadır. Bu her şeyleşme çabasını çok rahatlıkla test edebilirsiniz bu arada. Mesela bir belediye başkanı –istisnalar kaideyi bozmaz- neden hiçbir şey söylemeden ulaşıma sürekli zam yapar? Neden patates elli kuruşken birden bir lira kırk kuruşa çıkar? Neden bir rektör hiçbir açıklama yapmadan yemekhane zammı uygular? Çünkü bunlar tanrılaşma çabasının eksenine girilebilecek şikâyetler olabilir ancak. Ve ailede, mahallede, çocuk olanın fikirleri ancak ciddi manada herkesi etkilemeyecekse dinlenir.
    Yakın zamanda –Fox Tv’de- içinde çocukların geçtiği ard arda üç haber izlemiştim. Bunlardan birincisi çocuk kaçırmaya çalışan bir adamın, yakalanacağını anladığı an çocuğu apartman boşluğundan atmasıydı. Çocuk şansı varmış ki kurtuldu. Ardından gelen haber, İzmir’in bir köyünde, anneannesi ve dedesi ile yaşayan bir kız çocuğunun okumaya ne kadar da hevesli olduğuydu. ‘’Doktor olup anneannem ve dedemin hastalıklarını geçireceğim.’’ gibisinden gayeler de edinmişti kendine. Son haberse, bir ilkokul sınıfının içinde pencere olmamasıydı. Çok akıllı okul yönetimi, sınıfta bulunan pencerelerin beden eğitimi dersinde olan çocukların oyun alanlarına baktığını ve bu durumun sınıftaki çocukların derslerini olumsuz yönde etkileyeceğini söylemişti. Düşünsenize, içerisine güneş girmeyen bir sınıf. Havalandırılamayan ve yalnızca bir ampül ile aydınlatabileceğiniz bir sınıf. Hem de ilkokul! Yani en çok hayalperest olmanız gereken dönem…
Düşünsenize bu üç haberin tek bir çocuğun başına geldiğini? Apartman boşluğundan atıldınız, kurtuldunuz. Ekonominiz çok kötü, okumak istiyorsunuz. Yardımlar aracılığıyla okumaya başladınız. Bu kez de sınıfınızda bir pencere yok! ‘’Eşkiya’’ filmine benzettim bunu. ‘’Vurdular ölmedim, vurdular ölmedim…’’ diyip durur ya Şener Şen’in oynadığı karakter…

    İnsan bir bedenle geldiğini ve yine aynı bedenle gideceğini unutmasa, her şey daha güzel olur. Her şeyleşmeye çalışmamak gerekir. Çünkü kimse her şeyleşemeyecektir. Bu uğurda yapılabilecek her tür girişim yalnızca daha fazla saçma sapan olayı beraberinde getirir. İnsanlaşmak, insan olduğunu, kudretinin sınırlı olduğunu, bir çitadan daha hızlı koşamayacağını, uçamayacağını, bir balina gibi yüzemeyeceğini kabul etmek ve tüm bunlara neşeyle, hayat dolu gözlerle bakmak… Bu anlayışı istiyorum. Günün birinde…

2.02.2017

Siz Kimdiniz?

    Yan yana olduğumuz her günün belirli zaman aralıklarında, istisnasız tartışırız onlarla. Dışarıda güler yüzlü, sevecen, anlayışlı ve hoşgörülü olmamızın aksine, onlarla hiçbir çatışmamızda bağır çağır eksik olmaz. Onlar bende eksik ya da hata bulur, ben bu eksik ya da hatanın onların eksik ya da hatalarından kaynaklandığını söylerim. Bazen bunu yaparak hatalarıma beni rahatlatacak bir kılıf mı arıyorum, diye şüpheye düşmeden de edemem. Bu şüphenin haklılık payı var olmasına var ama haksız olduğu yerler daha fazla gibi görünüyor. On üç, on dört, on altı yaşlarımda bana olan yaklaşımları şimdi yirmi dörtlük bir zihinle değerlendirdiğim zaman öfkelendiğim oluyor. Ya da fazla sıradan bulduğum. Temeli sağlam oturtulmamış olan bu münasebet içerisinde biri ne zaman ki bir hata yapıyorsa, o hatasının üzerine ancak o zaman konuşuyorlar. Ruh halleri, ilişkilerimize olan yaklaşım ve davranışları saniyesinde değişebiliyor. Gülmekle ağlamak, eğlenmekle sinirlenmek, barışmakla savaşmak arasında sürekli gidip geliyorum. Belki pes etmeli ve kabullenmeliyim bazı şeyleri. Muhtemelen ettim de…
    Ama değişen davranışların tutarsızlığı, nasihat veren kişinin nasihatiyle yaşadığı çelişkiler ‘’ Onların bazı huylarını değiştiremezsin.’’ desem de kendime, her daim etkiliyor beni. Eleştirilmeme ve şahsıma bağırılıp çağrılmasına neden olan ‘’hatam’’ her ne ise, aynısını o bağıran çağıran şahıslarda da görüyorum. O zaman nedir? Sürekli bir huzursuzluk… Esasında yabancı değiliz de neyiz biz birbirimize karşı? Arkadaşlarımızla olan diyalogumuzdaki neşenin küçük bir parçasını dahi hissetmiyorsak yan yana, eh biyolojik durumlarımıza karşın yabancılaşmamış mıyız birbirimize?

    Ailesiyle başı dertte olmayan var mıdır? Ailesinden ötürü başı ağrımayan? Ama ben her çekişmemizde ölecekmiş hissi kadar ağır şeyler hissedip bundan kurtulmak için birkaç derin nefes alma ihtiyacı hissediyorum. Yabancı değildik belki ama, yabancılaştık birbirimize. Sadece çeşitli hata ya da noksanlarla karşı karşıya geldiğimizde konuşuyoruz etiği, doğruyu, kıymetliyi, güzeli… Sonra birden bir fırtına geliyor ya da sifonu çekiliyor tuvaletin ve her şey yok oluyor ortadan. Sil baştan! Yap ve boz, yap ve boz… Ama ben bir lego değilim, siz de değilsiniz. Ben bir Anka kuşu değilim, siz de değilsiniz. Ben bir deniz değilim ki verdiklerimi geri alabileyim, siz de değilsiniz. Ne küllerimizden yeniden doğabiliriz sonsuza kadar. Ne de verdiğimiz zamanı, ümidi, güler yüzü ya da öfkeyi geri alabiliriz birbirimizden. Götürdüklerimiz kalır kıyısında yaşamın, en azından benim yaşam kıyımda kalıyor. Verdiklerinizi geri alamıyorsunuz; huzursuzluk, aşağılık kompleksi yaşamama neden olan söylemler, siz tarafından eleştirildiğim konularda yaşadığınız çelişkilere olan tanıklığım… Bunları geri alamazsınız. Belki sizin kıyı benim kıyıdan biraz daha rahat, tabiri caizse ‘’free’’dir, ‘’takılıyor’’dur. Benim kıyım da sonuna değin karamsar, sabit değildir elbet. Ama görünen o ki, sizin düşünüp de daha sonra unuttuğunuz kavram ve tasalar üzerine ben biraz daha şey düşünüyorum. Öyle ki onlar üzerine yazı yazacak kadar düşünüyorum en azından. Ve diyorum ki kendi kendime –çünkü bırakın ümidi hayal edilecek bir şey bile değil artık bu-; Bir yerlere, bir şeylere, ‘’işinizin geldiği yerlere’’ yetişme telaşınız tüm saygın ve güzel olabilecek şeyleri öldürüyor. Farkında mısınız? Üzerine düşünüp kafa yorduğunuz hata ve noksanları, çalan telefonunuzdaki davetkâr ses adına hemencecik siliyorsunuz. Öyleyse ne gerçek bir iletişim bizimkisi ne de saygıdeğer. Biz sizinle artık yabancılaşmışız. İyi ve güzel vakitler geçirmeye devam edeceğiz etmesine, ama biz birbirimizin farkına anca birimiz öldüğünde varacağız.

Durup bu mühim yanlışı ortadan kaldırmak adına bir davetkâr ses de benden duyulsa? Biliyorum ki buna dahi vakit, anlayış, itikat yok… Eyvallah. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...