31.03.2016

Terk Edip Durduğumuz Şu Tutku Üzerine

   (On altı, on yedi yaşında kendi parasını biriktirip gitarını alan tüm yetmişlik ''amcalar''ı düşünürken yazdım.)

    Belki de eksik olan tutku değil, tutkunun sürekliliğiydi. Belki hepimiz bir romana hararetle kaptırmışken kendimizi, kitabı kapayıp dünyaya döndüğümüzde daha iyi hissediyor ve sancılarımızın üstesinden nasıl geleceğimizi daha iyi görüyorduk. Belki bir şeylerle yirmi dört saatlik dilimde yeteri kadar uğraştıktan sonra tüm vakaların üstesinden -belki kabullenerek belki akışına bırakarak- gelebilecekmiş gibi hissediyorduk. Evet, tam olarak böyle hissediyorduk! Peki ya sonra? Ulaştığımız ama asla devamını getirmediğimiz o analitik duygu sonra nereye kayboluyordu? Tekrar başa mı sarıyorduk? Tekrar; alınacak bir sürü kararı düşünürken neticede kararsız kalıyor ve bu tercihsizlik içerisinde aklımıza gelen ilk tavra sarılıyor ve ondan bir çekirge misali çabucak öteki tavra mı geçiyorduk? Evet tam olarak bunu yapıyorduk! 
    Ah! Ne de kusursuz çıkıyorduk işin içinden, bir tutkuya tüm varlığımızı vermeye kalktığımızda! Üstelik öyle kolaydı ki bu; sana ne sorular soruyor, ne de beklentilere giriyordu. Hayır! Tutku sıcak ve dostaneydi. Seni köşeye sıkıştırmıyor, seni yakalamaya ya da inşa etmeye çalıştığın şeyi yıkmaya çalışmıyordu. Hayır, tutkunun ağzı öylesine açıktı ki, istediğimiz zaman öpebiliyorduk onu! Elleri öylesine uzanmıştı ki bir kütüphanenin rafına, ona bir adım bile geri çekilmeden dokunabiliyorduk. Öylesine korkusuz ve büyülüydü ki istediğimiz zaman istediğimiz yere götürebiliyorduk onu; bir vapur yolculuğuna, bir uykusuz geceye ya da yatağa... Evet, tutku bir seksti! Ve bunun için senden beklentileri yoktu, onu istediğin zaman ele geçirebilirdin! 
Ama nedense, ağzından çekiyorduk ağzımızı. Ellerini bırakıyorduk. Vapurdan denize atıyorduk onu, hem de can simidi dahi vermeden. Yatağımızın dışına doğru basıyorduk tekmeyi alnının tam ortasına! 
    Belki de, hayır artık kesin kez inanıyorum buna: eksik olan tutku değildi, eksik olan bizdik! Çünkü istediğimiz zaman içimize aldığımız ve istediğimiz zaman kapı dışarı ettiğimiz bir kavram, yani ziline her bastığımızda bize ''kim o?'' bile demeden düğmeye basan bu kavram, eksik olamazdı! Eksik olan bizim zile gitmeyen parmaklarımızdı! Eksik olan meraksız geceler, harekete geçmeyen zihin ve bedenin ta kendisiydi! 
    Sürekliliğine nasıl kavuşacağım anne? Onun sürekliliğine nasıl kavuşabilirim? Rüzgarı esen hiçbir şey basit bir yele geri dönmemeli anlıyor musun? Ama biliyorum, tüm bunların sorumlusu rüzgar değil. Tüm bunların sorumlusu biziz! 


Seslendirme: Andre Gide Isabelle

Seslendirme çalışmalarımı güzel, okunası bir metin buldukça sürdürüyorum. Bu sefer bir kağıttan değil, ezberimden okuduğum bir paragraf ile karşı karşıyayız. Fransız yazar Andre Gide'in Isabelle romanından...


Yine Pat Diye

    Bugün sanat bağırıyor. Heyecan. Ama neden, nasıl? Haftalardır provasını yaptığım bir oyun sahnelenmeyecek, günlerdir üzerinde çalıştığımız dergimiz bugün yayımlanmıyor ya da bir atölye bulmuşum da orada bu akşam şiir okuma günü de gerçekleşmeyecek. Sanat bugün galiba, güneşli bir günün getirdiği en güzel ağaç manzarasında dikiliyor karşıma; sanat çağırıyor! Peki nedir sanat? Kendini yırtmak, kendini aşmak, kendinle kavga etmek ve bir farklılık getirmektir. İçimde taşan, uzanmak ve dokunmak isteyen bu büyük heyecanın ulaşacağı kimseler belki bugün de yoktur, belki bugün de herkes anne ve babasının gönderdiği paralarla bir rockstar gibi etrafta gezinecek, gözlüğünü takacak ve hissetmek için ihtiyacı olan müziği kulaklığından dinleyecek ve geceyi yine bu yanılsamalarla getirecektir, kim bilir? 
    Olsun, diyor içimden bir naif ses. Bu müşkül durum, bu yalnızlık çağı okuyacaklarından, seveceklerinden ve dinleyeceklerinden, yani aslında yaşayacaklarından seni alıkoymasın. Yıllardır kıyafete ve telefona para harcamıyorum, hep birilerinin ''eskileri'' geliyor. Bir pantolon ya da yeni marka bir telefona para vermenin ne demek olduğunu bilmiyorum, müthiş bir şey! Ama neyi biliyorum? Bir kuşun hayallerimin üzerinde etkisi olabileceğini, bir akorun bana çok güzel bir öykü için ilham verebileceğini ya da karşı masamda oturan ve Orhan Veli okuyan bir genç kızla gözlerimiz sayesinde an zamanda anlaşıp, birbirimize tebessüm edip sonra hayatlarımıza devam etmenin ne kadar da gerçek olduğunu biliyorum. Böylelerine rastladınız mı? Söze gerek olmayan, elinde taşıdığı bir kitap ya da dinlediği bir müzikten dolayı anlaşabildiğiniz ve gözlerinizde ''ne güzel şairdir o! Ben de severim'' manasına gelen bir bakış attığınız ve devamında onun da sizi anlayıp ''evet, çok güzel...'' şeklinde tebessüm ettiği kişilere? Kendiliğinden olan, kurgulanması mümkün olmayan bu şey, bana hayatla ilgili umut verici bir ışık yakıyor: ''O kadar yalnız değilsin!'' 
    Şimdi istemeye istemeye işe gidecek, akşama derslere girecek ve karanlık bir saatte eve döneceğim. Ama içimde bir yerlerde hala saf bir aptallık içerisinde bir adam, elinde bir romanla bir ağacın yanında dikilmiş konuşuyor benimle: O kadar sessiz konuşuyor ki, anlattığı şeyleri maddi dünyaya dökebilmek imkansız ama bu sessizlik o kadar gerçek ve güzel ki ne ben bırakabiliyorum o düşü, ne de o beni bırakabiliyor. Biz hayatın içinde, tabiatın bize elverdiği müddetçe dokunaklı hikayeler görmek isteyen ve bununla mutlu olabilen ve tüm bu bakış açısıyla 21. yüzyıl insanlarından ayrıldığımız bir yerde toplanıp sohbetler ediyoruz. Kelebeğinki kadar bir ömre belki de bir okyanus midyesinin ömrünü taşıyoruz, taşımak istiyoruz! İyi ki varoluş sancıları  varmış be! Yoksa ne görebilir ne hissedebilirdim.

30.03.2016

Benden Gelenler

İki şeyden ötürü aynı kalırız: Ya aymaz ve aptalızdır ya da ilkeli ve cesur. 
Aymaz ve aptal birinde ısrar ya da aynı kalmak, gerçeklikten kaçıp güçsüzlüğe –bu çoğu kez zevk olarak belirir- koşmak olarak görülürken, ilkeli ve cesur kişi yolunu ve düşünü bulduğu andan hayatının sonuna kadar -türlü aksaklıklar da yaşasa- aynı düşü ve heyecanı taşır omuzlarında. 

Birbirinden bu kadar farklı iki kişinin aynı eylemi gerçekleştirmesine rağmen, hangisinin hangi nitelikleri taşıdığını anlamak kolaydır: İlkeli ve cesur olan, bize yaşayış konusunda hep bir heyecan ve ilham verecektir. Diğeri ise, eğer tanıyorsak bizi şahsen tanımıyorsak dolaylı yoldan üzecektir.

29.03.2016

Bir Sanat Kehaneti

Az önce bir arkadaşımla bok gibi edebiyat yapan dergi ve yazarlara karşı ne yapılabileceği, nelerin değiştirilebileceği ve birleştirici gücü elinde barından tek kavram olan sanatın kimlere malzeme olduğu üzerine derinlemesine bir sohbet gerçekleştirdik. Sonra dedim ki bunu neden bloga koymuyorum? Yazdığım yazıyı olduğu gibi aktarıyorum, tabi ki daha derinlemesine ve makale şeklindeki eleştirilerim de olacak ama onlar için biraz daha zaman var dostlar, araştırıyorum. Yazı aşağıdadır:

Ben edebiyat camiasında üretim olarak çok yeni bir zamandır yer alıyorum, o da ... (çıkardığımız derginin adı ama reklam yapmam) ile başladı diyebilirim. Blogumu bunun içine katabilir miyiz bilmiyorum fakat orada da öyküler haricinde teorik metinler de zengin ve iyi bir okuyucu kitlesi var. Bu anlamda edebiyat dergisi üreticiliği konusunda Sezar'ın ''geldim, gördüm, yendim'' sözündeki ''geldim, gördüm'' kısmını yaşıyorum ve içimde bir şeylerin değiştiğini görüyor ve değişen şeyler neticesinde kendimi o değişen ya da değişecek şeye hazırlanırken buluyorum, ama neye? Bilmiyorum; adlandırılamayan bir isim bu ama heyecanı müthiş! En genel hatlarıyla sanat ve hayattan tat almak gibi başlıklar verebilirim buna. Bahsettiğin o çok farklı camiaların içinde ben de bulundum, o görüştüğümüz zamanın bir tartışma konusu olsun, ancak sarsıcı olmak ve yerinde duran ve kendine bir şablon bulup oradan yola devam edenlere karşı sanatın ne olduğunu, gerçek sanatın ne anlama geldiğini göstermek ve hepsini sarsmak hatta yıkmak istiyorum.
Çünkü bugüne kadar ve belki benden de sonra söz hakkı hep klişe şeylere ve yersiz duygusallıklara verildi. Ama bugün belki de ''park''tan sonra, politikleşenler olduğu gibi sanatsallaşanlar da var ve bu tiplerin tek bir derdi var: avangard olmak! Basmakalıp ve yalnızca genele hitap eden şeylere karşı savaş açmak... Bunun için eleştirmen olmak lazım tabi ve İkinci Yeni haricinde de edebiyat yapılabileceğini, bir şeyleri dramatize etmeden de acılar yaşanabileceğini ve mesela şiirin altına fon müzik koymadan da şiir okunabileceğini... Tüm bunların yapılabileceğini anlatmak, göstermek istiyorum.

26.03.2016

Yolu Kavramak

Kendini seçmek, yaşadığın çağ ve coğrafyaya göre dünyaya tanıklık etmek. Sonsuz büyüklükteki sanat, yazın ormanına bir fidan dikip, ağaçların yanında büyümeyi beklemek. Kendi tanıklıklarınla ve suallere verdiğin yanıt ve aldığın kararlarla kendini gerçekleştirme iradesini göstermek. ''Nasıl''ını anlatamayacağım, ''ne ile''sini bildiğim bir soru. Cevabı da aşikar: tabiatında var olduğunu anladığın yönelim ve beceriye sarılmak; bilim, sanat, felsefe -diğerlerine göre kirlenmeden kalınabilecek en zor seçim olsa da- politika... Ben daha yirmi üç yaşımda bile, dünyayı değiştirmek konusunda -yorgun değil ama- yalnız hissediyorum. Bireycilik ve bireyciliğin en aptal mesailerle doyurulduğu bu çağda çok yalnızım. Ama hangimiz cevabı eskilerde aramıyor ki? Ben yetmişlerde, yetmişler kırklar, ellilerde... Dolayısıyla bu belki biraz yanılsamadır. Şimdi kendi kaderimi anlatmaktan çok, çağı anlatmaya olan yönelimim ve tutkumun getirdiği yaratıcılık ve çalışma arzusunun beni asla terk etmemesini istiyorum. Hazırım her türlü bedeline bunun. Ve bunu yaparken en büyük ilkem hep ve hep sokaktan, insanlardan kopmamak olmalı. 
Daha sonra kalkıp gideceğimiz bir masanın etrafındaki düşünsel sohbetleri sevsem de, ben yanımdan geçen ayakkabı boyayan o tatlı serseri çocuğa çay ısmarlayıp, onunla sohbet de edeceğim, etmeliyim. ''İçeride'' olmalı kimi zaman ''evimden'' çıkmalıyım.
Ben yolumu biliyorum artık, ne olacağımı biliyorum diyemem ama yolumu kavrıyorum.

Yazımı bitirip sigaramı yaktıktan sonra daldığım düşüncelerle, çizdiğim yolun yazdığımdaki hararetten kat be kat zor olduğunu fark ettim. Ama başka bir şey olamazdı zaten. Ben sağanaktan ziyade sürekli bir yağmura inanıyorum.


24.03.2016

Yılları Çabucak Verdiğim Bir Yazı

    Ukalalık olacak ama, Italo Svevo çıkardığı ilk kitabının yeterince ilgi görmemesi nedeniyle yazın dünyasına küsmüş ve geri çekilmişti. Onun tekrar denemesini sağlayan kişi ise James Joyce idi. Eh, benim James Joyce gibi bir arkadaşım olmadığına göre küsmemem için yapabileceğim tek şey kendi kendime iyileştirici tavırlarda bulunmam olacak.

    Hayat bitmeyen, ne zaman ''tamamım!'' derseniz diyin vakit geçtikçe tamam olmadığınızı anladığınız ve sürekli olarak kendinize bir şeyler -bir fikir- kattığınız zaman dilimlerinden oluşuyor. Düşünmenin durmamaya başladığı, sürekli olarak bir şeyleri düşünmeye geçtiğim dönem olan ilk gençliğimde, bunun bana özgü bir şey olduğunu ve psikolojik bir sorun haline geldiğini veya geleceğini düşünmüştüm; okula yürürken, derste hocayı dinler gibi yaparken, eve dönerken ya da bir yolculuk esnasında, hepsi; uyanık olduğum her anda sürekli olarak bir şeyleri düşünüyordum. Bazen çevrenin getirdiği bir etki ile düşünüyor, bazen tamamen kendi kendime bir durumun üzerine kafa yoruyordum, bunun bana, yalnızca bana ait olduğunu düşünerek... 

    Yıllar geçtikçe pek çok şey değişmeye başladı: dünyayı yeni tanımaya başlamış, ergenlikten yeni çıkmış biriydim; kararsız, fikirleri sürekli olarak değişen, her şeyden çabuk etkilenen ve neticede eline hiçbir şey geçmeyen biri... Birilerini taklit edip duruyordum: sevdiğim bir yazar, şöhretli bir adam ya da hikayesini kıskandığım bir tanıdık... Onların günlük hayatta verdiği tepkileri, söylediği cümleleri işime gelen haliyle alıyor, kendi -ve ne olduğunu bilmediğim- hikayeme katıyor ve söylediğim anda karşı tarafta bir etki, istediğim bir etki uyandırmasını amaçlıyor ya da bekliyordum. Bu tavır, varoluş sancıları çekmenin ne demek olduğunu anlamayan ''ilişkiler''im içerisinde hep ve hep bir sorundu; çook sonradan fark ettim, birilerini taklit ettiğim için sorunlar yaşadığımı, ama henüz onun sırası değil...
    Bazen bir film karakteri oluyor, bazen bir romanda eşsiz bir yalnızlığa ve bunun getirdiği çekiciliğe sahip bir kahraman ya da tip oluveriyordum ve karşı taraftan da o karakterlere verilen tepkilerin bana da verileceği beklentisi içerisinde. Ne saflık ya da biraz salaklık...
Önce, insanları güldüren bir kimliğe girmiştim, çünkü ilk etkilendiğim ve olmak istediğim kimseler komiklerdi. Ben de bunu denemeye başlamıştım, başarılı da gittim, herkesi güldürüyor, ortamın neşe kaynağı oluyor, bir yere ben girdiğim zaman orada kahkahalar havada uçuşuyordu. Bundan zevk almaya başlamıştım, şöhretli olmadan şöhreti kazandığımı hissediyordum; komiklik şöhretini. 
    Vakit ilerledikçe ve lise yılları yerini üniversite çağına bırakmaya başladıkça tekrar değişmeye başladım: bu kez özendiğim, taklit ettiğim kimse yoktu. Yalnızca ve yalnızca kızların ilgisini çekebilecek şairlikler içerisine girmeye çalışıyordum, hiçbir zaman istediğim gibi olmadı. Herkesten farklı olduğumu, benimle olacak kişinin çok şairane bir ilişki yaşayacağını düşünüyor, bunu halim tavrımla verdiğimi sanıyor fakat tüm bu ''sergiye'' rağmen neden içimdeki bu cevheri kimsenin anlamadığını kavrayamıyordum; neden yanımdan geçip gidiyorlardı öylece? Neden benim şairliğimi fark etmiyorlardı? Ben en garip ama aynı zamanda ileride başına onlarca hikaye gelecek kişiydim, bunu nasıl görmüyorlardı? 

    Bu çağ, yaklaşık beş yıl öncesidir. Ondan sonraki zaman diliminde, yani iki bin on bir ile iki bin on üç yılları içinde neydim, ne yapıyordum ve hangi haller içerisindeydim hatırlamıyorum; tek bildiğim geceleri dışarı çıkıyorduk. Peki hayatım ya da geleceğim hakkında bir fikrim, planım var mıydı? Hayır. Sürekli olarak yeni insanlarla tanışıp dışarı çıkıyor, tanışmadığım zamanlarda da eski arkadaşlarımla görüşüyordum. Barlarda çalışmaya başladım, ama üniversite çağımda başlayan o ''şairane'' düşünceler (yanılgılar) içime öylesine girmişti ki, barlarda da aynı şeyleri hissediyordum ve hatta bu sebeple düşünceli, suratında gülücükten eser olmayan biri haline dönüştüm. İki bin on üç yılında bir şey oldu; bir sevgili. İki yıl sürecek bu ilişki bana çok şey kattığı gibi çok şeyi de götürdü.     Bu ilişki, okuduğum bölüme -edebiyat- girmemi sağlayan düşüncelerle beni donattığı gibi, beni her türlü ''kendim olma'' halinden de uzaklaştırmıştı. Üstelik bu halden öylesine ikna olarak uzaklaşmıştım ki, ne bunu kendime itiraf edebiliyor ne de aksi şekilde düşünebiliyordum. İlk büyük ilişkimdi; öncesinde beraber olduğum kız arkadaşlarıma karşı hissetmediklerimi hissetmeye başladım; şiir yazdım, evliliği düşündüm, tatile çıktık, konsere gittik... Ama yazımın başında dediğim gibi; insan istediği kadar ''tamamım!'' desin, gün geçtikçe hala keşfedilecek, görülecek pek çok şey olduğunu ve hiçbir zaman şimdiki halinin ona ömür boyu yetmeyeceğini, değişime uğrayacağını anlıyor, anlamaya başlıyor. İki bin on beş yılı iki bin on dört ile beraber, Artvin'de geçti; yatay geçiş yapacak ve İstanbul'a ya da en azından İstanbul'a yakın bir kente gidecektim; Artvin'den boğulmuş muydum? Biraz... Ama insanlarından değil, uzaklığından. Zira ben, hayalimde bir yaz günü, kimsenin olmadığı boş bir sokakta roman okumayı tasarlasam bile, bu hayal bir an zaman için geçerli olup, esasında hep bir şehirde yaşamak isterim; bir kasaba, deniz kenarında değil, şehirde...

    Çok şey oldu; bazen, yani yazı yazdığım zamanlarda keşke daha çok şeyi hatırlasam da daha iyi ifade edebilsem her şeyi desem bile, her şeyi anı anına hatırlayan bir bellekle yaşayamayacağımı, hayatın renklerinin beni terk edeceğini biliyorum. O nedenle, şehir değiştirdiğimde hayatımdaki pek çok düşünsel değişimi aktararak devam edeceğim: 

    Şunu idrak etmeye başladım ki, hayatımın hiçbir zaman yalnız kalmayacağım bir evresi asla olmayacak. Ne demek bu? Düşünsel bir yalnızlıktan söz etmek yerine, fiziksel bir yalnızlıktan söz ediyorum; şehir değiştirdiğimde kimseyi tanımıyor ve her sabah enerji dolu olarak güne başlıyor olsam bile, ne edebiyatın ne de dostane başka sohbetlerin konuşulduğu bir ortamda olduğumdan eve hep ve hep üzgün, yalnız ve tüm ömrümün böyle geçeceğini düşünerek geliyordum. İnsanlar tanımaya başladım; hiçbir zaman yanlarında hissetmediğim, ''nasılsın''dan önce ''nerelisin'' diye soran insanlar. Bu tanımak değildi, tesadüfi bir sohbetin içerisinde boşlukları dolduruyordum. Bazen hepimiz yalnızca boşlukları doldururuz, çünkü boşluklar bizi çok rahatsız eder. İnsan boşluğa bir anlam bulamazsa, ruhunda işleyen sistem çökmeye, yıpranmaya başlar. Tabi bu sistemin çökmeye başladığını fark edemeyecek kadar aymaz kimseler de vardır...
   
Tüm ömür bir keşiftir ve ancak o keşifleri sağlam bir temele oturtan kimseler gittikçe daha büyük bir ufka bakar. Ben bütün aptallıklarımdan memnunum, bütün farklı bir şey yapmadan benim farkımı görmelerini istememdeki aptallıktan ve saflıktan da memnunum. O aptallık ve saflığın hala içimde, tenhada bir yerde gizlice beklemesinden ve en zayıf anımda birden karşıma çıkabilme ihtimalinden ve bu nedenle açtığım gerçeklik savaşında kendimi gün geçtikçe daha gerçek, daha neden-sonuç ilişkilerine bağlayan ve daha rasyonel bir zemine oturtmaktan da memnunum... Tüm bunlar olup biterken, daha fazla yapmadığım için, hayatıma daha fazla sokmadığım ve onlarla daha fazla vakit geçirmediğim için pişman olduğum şeyler nedir biliyor musuuz? Kitaplar...

Çünkü; okudukça iyi hissediyorum, okumadıkça salaklaşıyorum. Kafka der ki; Mürekkebin bittiği yerde kan akıyor...


22.03.2016

Jacques Prevert - Yeni Yıl Şiiri

Okumalarım üçüncü çalışmam ile devam ediyor, iyi dinlemeler... Dünyanın en büyük şairlerinden J.Prevert soruyor;

Bu yılı iyi geçirdiniz mi?


21.03.2016

Benim Biricik Hayalim

''Artık sadece iletişim araçları var, iletişimin kendisi yok.'' 
Jean Luc Godard

    Kocaman bir ateş yakıp, küllerinden yetmişleri doğuralım. Ateş için topladığımız çalı çırpının içerisinde bazı kavramlar olsun; anı yaşamak, fazlasını beklememek... Alıştırıldığı gibi ''okul, iş, evlilik, ev eşyası, çocuklar için bakıcılar, kolejler'' değil. Bir zamanlar takoz telefonların olduğu ve onun da öncesinde ''hiçbir şeyin'' olmadığı zamanların hayatına dönelim. Ben hayatın tadını hep iki şekilde hayal ettim; birincisi hafif yokuşun olduğu düz bir otobanda sağımızda deniz ve denizin ardında batmakta olan güneşin turunculuğu. Hepimiz; sen, ben, o; biz, siz, onlar... 
    Hepimiz kendi hikayemize ve kendimizi var eden acı tatlı her şeye göre binmişiz bisikletlerimize, sürüyoruz: kimimiz tiyatro yapıyor, kimimiz bilimle uğraşıyor, kimimiz müzik yapıyor, kimimiz içiyor, yalnızca içiyor... Ama hepimizin yüzünde gülücükler, hepinizin yanından geçiyorum bir bir: Yedi yıllık sanat hocam Selah Hoca'nın yanındayım; elinde güzel bir ağızlığa taktığı sigara, başında fötr şapkası, hava sıcak olduğu zaman giydiği krem rengi kaprisi... Sonra Artvin'den Erkan'ın yanına geliyorum, öğrenmeye çalıştığı bağlaması sırtında, kendine has üslubuyla ''Mert ne yapıyorsun?'' diyor, ona da el ediyorum. Sonra annemin yanından geçiyorum bu kez; hala ''şu sakallarını kes be Mert'' diyor ama bu kez kızarak, yargılayarak değil, beni sakallarımla kabullenip latife ederek, sonra babamın yanından geçiyorum; elinde sigarası, sıcak havalarda giydiği şortu, annemle birleşik bir bisiklet kullanıyor. 
    Sonra ablamların yanından geçiyorum: eşi, çocukları ve kendisi... Bir aile bisikletine binmişler, onlar da el ediyor bana, kucaklarında yeğenim, canım yeğenim Öykü gülüyor bana... Sonra tiyatro öğrencisi kuzenim, sevdiceğiyle birlikte yan yana sürüyorlar aşağıya doğru; kuzenimle çocukluk anılarımız, masumiyetimiz geliyor aklıma, mutluluklar dilemek için şapkamı önlerine eğip geçiyorum yanlarından. Sonra daha bir sürü; bu hayale sığacak kadar büyük yüreği olduğuna inandığım herkes, hayatın hararetinden elleri yanacak kadar hayalperest herkes, hatta otobüste kimsenin ne diyeceğini umursamadan kendini dinlediği müziğe kaptırıp ''head bang'' yapan kız, yemekhanede bir ''afiyet olsun'' ile tanışıp dost olduğum Taner... Herkes, hepiniz! 

   Hepimiz sağımızda deniz ve batmakta olan güneşin turunculuğu altında, bizi biz yapan şeyleri -mesela bir enstrümanı- elimizde tutarak sürüyoruz ufka doğru; hem herkesin teker teker yanına gelip bir bir selam veriyor, hem de bir kuş bakışı ile görüyorum hepinizi. Müthiş uyumluyuz; ufka doğru giden bisikletlerin hakkını, hayatın hakkını vere vere, en neşeli türkümüz, şarkımızla basıp gidiyoruz sonsuza... Yüzümüzde gülücükler...

   Gelin iletişimin hakkını verelim, yoksa radyasyondan hepimiz birbirimizi öldüreceğiz...



20.03.2016

Cemal Süreya - Dilsizdir Benim Acılarım

dilsizdir dilsiz benim acılarım
konuşmazlar kimseyle hiç kimseyle
bir tek benim canıma dadanmışlar
bir tek benim canıma acıtırlar
hem de hiç hak etmediğim halde
Cemal Süreya


Victor Hugo Radyo Tiyatrosu'nda!

Bir pazar sabahı için ideal bir elli dakika. Romantizm akımının öncüsü, Fransız yazar Victor Hugo, Sefiller başta olmak üzere pek çok eserinde dönemin katı adalet anlayışını eleştiren eserler vermiş ve mevcut hukuk düzeni ile ideal hukuk düzenini kıyaslayarak anlatmıştır. Bir İdam Mahkumunun Son Günü adlı yapıtı da dönemin Fransa'sının çarpık adalet düzenini gözler önüne seren, bireyin toplum içerisinde uğradığı haksızlıkları yansıtan önemli bir yapıttır. 
Eserin başrolünü, değerli tiyatro adamı, seslendirme sanatçısı ve Rocky Balboa, Fred Çakmaktaş gibi karakterleri konuşan Sezai Aydın seslendirmiştir.
Bu müthiş oyunu, yanınıza çayınızı, kahvenizi alıp ya da yatakta uzanıp hiçbir şey yapmadan dinleyebilirsiniz. ''İyi seyirler.''


19.03.2016

İki Siyah Çizgi

Sevgili bloggerlar; yazacak bir şey bulursanız bana da haber verin. Kahve falan aldım elli kuruştu. İstanbul'a geleceğimi söylediğim herkes sabah arayıp gelmememi rica etti. Uzun süredir sebepsiz yere babam aklımda; ''bir şey olursa?'' düşünceleri eşliğinde. Bu ihtimal, kalabalık yerlerin riskli bölgeler olmasıyla daha da güçlendi, zira kendisi işe metrobüsle gidip gelmekte. Haberiniz olsun, şu an ne yazdığımın ve cümlelerin nereye gideceğinin farkında değilim, hatta sabah haberi öğrendiğimde yaptığım gibi, yazıp yazıp silebilirim belki. Başlık bile sebepsiz yere yazılmış vaziyette.
Demin gazoz vardı, içtim. Şimdi canım sigara çekti biliyor musun? Bekleyin, içip geleceğim.
...............................
Geldim. Böyle diyince ''Gelmiş Bulundum'' geldi aklıma Edip'in.
Bir arkadaşım sabah gittiği tiyatro oyununun hoş olmadığını söyleyince demin şunları söyledim ona: Hoş bir şey mi kaldı? Anlık eğlencelerle dünyadan kaçıyoruz hepsi o kadar.
Şey gibi geliyor ya; Dostoyevski'yi okusam ne olur okumasam ne olur? Felsefeymiş, Cern Deneyi'ymiş, edebiyatmış... Şu anda hissettiklerimin, hissedemediklerimin, kaçtığım ve karşısında durduğum şeylerin hangi birine, ne şekilde ve neden eşlik edecekmiş bunlar? Bu hissizleşmemin ne boyutta olduğunu ya da sahici olup olmadığını test etmek için bir saniye, şu an en sevdiğim ve yeri apayrı olan muharrir Nâzım Hikmet'i düşüneceğim...
Geldim: Yok dostlar, diğer kavram ve kişilere duyduğum ilgisizliğe rağmen ona hala aynı sevgi ve saygıyı hissettiğimi gözlemledim, sonra bu düşüncemin ne ile alakalı olduğunu kavramak açısından Yaşar Kemal'i, Gülten Akın'ı da düşündüm. Onlara olan sevgi ve saygım da devam ediyor, aynı topraklarda yaşadığımız için sanırım onlara yabancı hissetmiyorum. 

Gördüğünüz üzere, hislerimin gerçek olup olmadığının denetleyicisi de benim, hislerimin sahibi de. His demişken, hissizlik de bir his midir? Hadi oradan! Söz oyunu duygulardan büyük değildir. Ama bazı söz oyunları öyle iyidir ki ikna olursunuz. Buna dikkat edin: ifade edişteki ikna edici yandan etkilenince, sözün doğruluğu ya da gerçekliğini sorgulamayı unutabiliyor insan. Ben mi? Ben böyle şeyleri yemem. 
Bazı sorular değerini yitirdi; Nasılsınız? yazıp sildiğim için bu anlamı çıkardım. Peki neden sildim o soruyu? Yüzyıllardır dil, lehçe ve ağız farklarına göre herkesin dilinde olan, olmakta olan ve olacak olan o soruyu, şu anda milyonlarca insanın birbirine sorduğu, yazdığı ve şu an bunu yapan insanların çoğunun gerçekten hal hatırdan ötürü sormadığı bu soruyu, ben şimdi size, tanımadığım -aslında bir yandan da içten içe tanıdığım- size neden soramıyorum? Alacağım cevaptan korkmadığıma, alacağım cevaplar beni şaşırtmayacağına göre çekindiğim, geri durduğum şey nedir bunu yapmaktan?

Halbuki ne manalı bir sorudur bu: Nasılsınız? Varlık, eşya, kavram ya da insanın ne halde olduğunu, hangi niteliklere sahip olup, hangilerine olmadığını öğrenmemizi ve bazen de sahip olunamayan o nitelikler için çözüm arayışlarına girmemizi sağlayan bir soru: Nasılsınız? 

En iyisi bu yazıyı bitirip, hatta belki de yayımlamayıp dışarı çıkmak: dışarı çıkıp ayaklarımın beni götüreceği bir yere gitmek, orada oturup hiçbir şey yapmamak. Orada oturup ''öylece'' durmak; ne hissetmek zorundayım ne duymak... Ne bakmalıyım gelip geçene, ne otobüs saatini hesap etmeliyim... Hatta denizden bile bir şeyler beklememeli, çıkarmamalıyım. Aman yaa! Tüm bunların hepsi bir halta yaramayan gevezelik değil de nedir? Kendimi iyi ya da en azından bir şeyler yazabiliyor hissine doğru itmek değil de ne? Bunlar elbet doğru değil; bunlara yürekten inanmıyorum, bunları tamamen hissetmek demek hayatı bırakmak anlamına gelirdi; öyle de olabilirdi ama ben öyle düşünmüyorum. 

Anlıyor musunuz ne tarz bir delinin blog adresindesiniz şu an? 
Düşüncelerimi yazıya aktarıyor, en sonunda sinirlenip lüzumsuz hissediyor, daha sonra tüm bu yazdıklarımın başını tekrar okşuyorum. Hayat bir köprüymüş meğerse; değişik pencerelerin olduğu köprülerden meydana geliyormuş hayat. Sıkıldım yahu...


18.03.2016

Yine Bize Dair: Sokak Müziği


Kendini yapmak, kendini gerçekleştirmek, kendini inşa etmek ile yakından ilişkili olan sokak müzisyenliği, pek çok ülkede varlığını sürdürdüğü gibi metropoller başta olmak üzere ülkemizde de yıllardır yaygın bir halde yaşamakta. Kiminin para için, kiminin dikkat çekmek için, kiminin de sokakları sahne bellediği için yaptığı bu işin kökeni yüzyıllar öncesine dayanıyor. 
Sokak, satın almaya değil, üretmeye ve ''sahnesine'' çıkmaya karar verenlerin ve biraz da ''serseri'' ruhtan nasibini alanların sahnesi olmaya uzuun yıllardır devam ediyor. İnsanların çoğu, hele hele bu işlere girişilecek en güzel yaşlara sahip olan genç insanlar, çoğunlukla yalnızca izliyorlar. Hiçbir zaman ölüm döşeğinde kalmadım, ölümle burun buruna da geldiğim söylenemez. Ama şunu biliyorum ki, ''ormana gitmek istiyordum!'' 

Ormana gittim; çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum. Yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu fark etmemek için. (Dead Poets Society)

Sanat, Yoko'nun da dediği gibi yaratıcıdır; yeni bir melodi bulunur, yeni bir oyun yazılır, yeni bir resim çizilir... Ve bu yaratıcılığın kimliği yoktur. Birbirinden kilometrelerce uzakta, apayrı dünyalardaki iki insan, içlerindeki cevhere bir şans tanırlarsa bunun kendilerine has bedelleri kadar mükafatları da karşılarına çıkacaktır.


Karnınızı ne doyurur bilmiyorum, ama hangi yemeği yiyeceğinize karar verip onu pişirmeye başlamalısınız. Gerçekten, ölümlü olduğumuzu ve hayatın tadının satın alınan şeylerde olmadığını birazcık kavrayabilirsek, pek çok şeyi daha az ciddiye alacak, kendimize ilgi alanları bulup onlarla uğraşacağız. Ama günümüzün ne kadarı bu tür bi düşünce serüveni ile geçiyor? Yeni bir aydınlanma yaşamaktayım; bu bende açılan ve bir öncekini kapatan yeni bir çağ. Sizin çağınız var mı?
Dürüst olayım, bu yazı sokak müziği ve müzisyenliği ile ilgili, içinde pek çok bilgi barındıran bir yazı olacaktı ama, sokak ve sanatın iç içe olduğu bu konuyla ilgili araştırmalar yaptıkça, konu da duygularım da buraya evrildi. Yakın zamanda Kadıköy vapurunun dış kısmına çıkıp, yıldızları seyretmeye koyulduğumda yanımda müzik vardı. Bugün okuldan eve dönerken, durakta yine gözlerimi kapayıp şarkılara daldım, bunu hiç denediniz mi? Evde, uyumaya yakın ya da koltuğun başındayken değil ama; sokakta... Deneyin derim, kendinizi tutamayıp ritme eşlik ediyorsanız şahane!


Araştırmalarım sırasında karşıma çıkan kentlerden biri Amsterdam oldu;

Amsterdam’da başta şehir merkezi olmak üzere, Amsterdam’ın pek çok köşesinde ve de kanallarında sokak müziği yapanlara rastlayabilirsiniz. Amsterdam’ın meşhur kanallarında tekneler doludur ve her tekne kendi müziğini yapar. Amsterdam’da doğum günü kutlamaları bu teknelerde yapılabilmekte, kutlamalara müzik eşlik etmektedir. Amsterdam sokak sanatı ve modası festivalleri ile de ünlüdür. Bu kapsamda çeşitli sokak müzisyenleri, müziklerini sergileyebilmektedir. (İbrahim Fethi Özden)

Amsterdam

Ülkemizde yerli ve yabancı olmak üzere pek çok sokak sanatçısı bu kültürün bizde de yaygınlaşmasını sağlamıştır. Kara Güneş, Siya Siyabend, Light In Babylon bunlardan bazılarıdır. Hepsinden önemlisi, ''ben bu yazıyı niçin yazdım''da saklıdır; Sokak müziğinin, fotoğraf ve videolarını paylaştığım bu insanlar için araç veya amaç olduğunu bilmiyorum ama, benim için bir araç. Sana ''gerçekten kendini denemeyecek misin?'' sorusunu sordurtacak bir araç; pahalı otomobillerin, telefonların, evliliklerin girdabı içerisinde satın aldıkları kadar pahalı hayatları olmayan insanlarla hepiniz karşılaşacaksınız! Ya onlar olacaksınız ya da bir çılgınlık yapacaksınız. Evet, senin çılgınlığın ne? 



17.03.2016

Ortak Kederimiz

    Takip ettiğim blog yazarları ve rastlantıyla karşıma çıkan daha pek çok yazı sitesinde, Ankara var; Ankara'nın getirdiği derin hüzün, derin keder, korku ve bıkkınlık. Sözlüklerden, tivıtırdan kaldırmıyoruz başımızı; kim ne demiş, bulunan olmuş mu, hangi Allah'ın cezası üstlenmiş... Bir gün bu ülkede başımıza gelen her felaketten ötürü oturup ağlayacağım, bağıracağım, korkacağım gün gelecek ama şimdi en büyük duygu olan ''korku''yu bile yaşayamayacak derecede boşaltıldı içim.

    2012 Mayısında evdekilere ekmek almaya gittiğimi söyleyip İşçi Bayramı mitingine katılmıştım; Taksim o zaman yasak değildi, ben tiyatro eğitiminin de getirdiği nitelikle Oyuncu Sendikası ile birlikte Beşiktaş'tan yürümüştüm. Güzeldi, Taksim'e girmeye az kala aramalardan geçtik; çantalar ve üstlerimiz arandı, bu bana bir güven hissi vermişti. 
Çok değil, neredeyse dört yıl geçmiş. Şimdi ne derste dersi anlıyorum, ne kantinde arkadaşlarımdan bir şey anlıyorum, ne de havanın güneşli olması enerji veriyor bana. Yıllardır hayalini kurduğum, şimdi bu yaz tek başıma, sessizce yapacağım o tatili düşünmekten bile tat alamıyorum. Sigaram var, kahvem var, kalabalık bir yerde bulunduğum andan itibaren küfretmeye başlıyorum, kalabalıklar fazla geliyor, çook fazla. 
    Kaldığım yurtta beş vakit namazında bir arkadaşım var; yemekhanede yemek yedikten sonra hep ''kanka benim iki dakika işim var'' diyip bir yere giderdi, namaza gittiğini ben iki ay sonra tesadüfen öğrendim. Geçen yıl, yatay geçiş yapmadan önce Artvin'deyken az ve öz dostlarım oldu, hala daha beni Artvin'e bekliyorlar, umarım gideceğim. Hepimiz farklıydık birbirimizden; ben doğma büyüme ve aldığım eğitimler dahil olmak üzere batılı biriydim, diğeri doğulu, bir diğeri Karadenizli, bir diğeri Adıyamanlıydı. Ama okuldan çarşıya -okul dağlık bir alandaydı- inmek için bir yandan yürüyüp bir yandan otostop çekmek için uğraşırken aynı türküleri söylüyorduk; Belki şu tepeden ayı iner, diye birbirimize mi sataşmadık, paramız bittiğinde kara kara mı düşünmedik, aklınıza ne gelirse...

    Şimdi o dostlar hala aynı; ben hala aynıyım. Siz hala aynısınız. Kiminiz okula, kiminiz işe, kiminiz yollara... Hepimizin kafasında belirense aynı soru: Ne olacak? 
Bu anlamda hepimiz manevî yönlerle bir aradayız ama, bunun hiçbir zaman farkında olmadık. Hangimiz ''okul bitince ne olacak?'' demedi ki? Hangimiz haber sitelerine baka baka sabahı etmedi, etmiyor? Siyasetten çok bunaldım, sanatın bizi birleştirici gücüne inanıyorum: örneğin bir sazın teli hepimizi bir yerlere götürür, bir film hepimize dokunur. Sanattan asla sıkılmadım... Ne demiş Yoko Ono;

Sanat gitgide daha önemli bir hale geldi çünkü politikacılar gitgide daha az ilginç bir hale geldiler. Bir tür fikirde uzlaşmak zorundalar fakat istedikleri şeyleri söyleyemiyorlar. Bir konuşma bile onlara yazılı olarak veriliyor, onlar da bunu okuyorlar. Bu aşırı derece zayıf bir pozisyon. Bu bizler için oldukça tehlikeli. Sanatçı yaratır, sanatçılar hala yaratıyorlar. Bir sanatçının pozisyonu, bir politikacının pozisyonuna tamamıyla zıttır. Bizler hala özgürüz. Hala istediklerimizi söyleyebiliyoruz. Söylemek için cesaretli olmalısınız, fakat söyleyebilirsiniz. Söyleyince işinizi kaybetmiyorsunuz. Fakat politikacılar istedikleri bir şeyi söylerlerse işlerini kaybedebilirler. İnsanların bilmeye hakları vardır, onlar politikacıları işe aldılar. Bizler insanlara dokunabiliriz.

    Kendinize iyi bakın, gibi kalıplara girmiyorum. Bunların kalıplardan ibaret olduğunu anlayalı oldu biraz. Ama ola ki çok sıkıldınız, buyurun buradan da olsa bir araya gelelim. Şimdi, Artvin'de okuduğum bir yıl içerisinde tanıdığım, etkinliklerini organize ettiğim müzik hocam, Artvinli Akuli'nin kendi bestesiyle sizi baş başa bırakıyor, devamında ne diyeceğimi bilemez halde okula gidiyorum. Eyvallah!


14.03.2016

Ankara ve Biz

...
    Bu konularda kazanımı olmayan şeyler yapmaktan -yazı yazmaktan- bir süredir geri duruyorum. Fikir ve düşüncelerimizi sosyal medyada -twitter, facebook gibi yalnızca yazmak için açmadığımız hesaplarda- yazmak, bence fevkalade bir rahatlık halidir. Teknoloji ile ilgili yazılarımı okuyanlar, beni daha iyi anlayacaktır; kazanımı olmayan şeyler yapıp, sonra sıkışmaya devam ediyoruz bu ülkede.
    Ben en çok sade vatandaşın, forumların, sivil insiyatiflerin mücadelelerine inanıyor ve katılıyorum. Gerek meclisteki gerek sokaktaki siyasetlerin tüm bu olup bitenlerden aşırı derecede sorumlu olduklarını düşünmekle beraber, hepsinin kirlendiğini düşünüyorum. Zira politika dediğimiz zaman da karşımıza, korkunç bir derecede bir ayrışma giriyor, hepimizin bildiği gibi Gezi'yi Gezi yapan şeylerden biri de, Galatasaray'a mensup kişi ile Fenerbahçe'ye mensup kişinin kol kola yürümesiydi. Bu nedenle benim birincil olarak takip ettiğim topluluklar, başta İstanbul olmak üzere -çünkü orada yaşıyorum- tüm mahalle forumları, tüm sivil insiyatiflerdir. 
   Bu konuda bariz bir örnek verecek olursam; Ataköy sakinleri yıllardır, sahil tarafındaki ağaçların kesilmesine karşı mücadele ediyor, tüm süreci yakînen takip ediyor ve bu bahiste kazanımlar elde ediyorlar. Gerek internet üzerinden gerek mahalleleri içerisinde gayet mantıklı ve faydalı bir biçimde bir araya gelmiş haldeler. Bunun bir ya da birkaç politik topluluğa mâl edildiğini düşünelim: ne olacağını biliyoruz, zaten her gün gördüğümüz şeyler...
Dolayısıyla bu vesile ile, beni tanıyan siyasetlerden tanımayanına kadar hepsine kırgın olduğumu belirtmek isterim.
    Olayımıza dönecek olursak; birkaç başlık altında konuşmam gerekiyor, çünkü bu yaptığım, tıpkı bir televizyon programı gibi birden fazla konu açmak. Başlamadan önce belirtmek isterim ki, aşağıda yazdığım şeyler şahsen üzerinize alınacağınız şeyler değildir. Yaptığım genellemelere dahil olmadığını bildiğim çok büyük bir yüzdeye de sahibiz. Ancak bu yine de, bazı gerçekleri değiştirmiyor. İlk başlığımızla başlıyorum, hadi bismillah...

Türkiye Rakamlarla Yaşayan Bir Ülke

    Yazılarını okuduğunuz, fikirlerini takip ve merak ettiğiniz çok köşe yazarı ve siyasetçi olduğunu biliyorum. ''Bu tespitler sana mı kaldı?'' gibi bir tepki verecekseniz, şimdiden benim de bu ülkenin bir vatandaşı, bir genci olduğumu ve benim de fikirlerimi söylememde bir beis olmadığını belirtmemde fayda var.
    Efendim, nedir bu rakamlarla yaşayan ülke olmak? Hangi rakamlar? Neyi ifade ediyor bu başlık? Bu başlık aslında acı bir şeyi ifade ediyor; beraber olmadığımızı ya da o kadar çok kötü haberle doluyuz ki hiçbirine yetişemediğimizi, bu nedenle en büyük tepkilerimizi ancak rakamsal açıdan fazlaca insan öldüğünde verebildiğimizi gösteriyor. Yıllardır pek çok kesim tarafından dillendirilmiş bir gerçeği bir kez daha hatırlamakla yüz yüzeyiz: Normal hayatımız kaç insan haksız yere öldüğünde değişmeli? Askerlerden kaçı hayatını kaybettiğinde ulusal yas ilân edilmeli, kaçı kaybettiğinde haber bültenlerinde iki dakika gösterilecek ''değeri'' taşımalı? Biz rakamlarla yaşıyoruz: En pahalı arabayı alan adamdan, gişesi en yüksek filme giden gence kadar. En yüksek notu alınca kendini başarılı gören öğrenciden, cebinde son model bir telefon olmamasını dert edinen kıza kadar... 

    Hastahanelerde gördüğüm şeylerden birini de bu hususta örnek verebilirim: Muayene ücreti en çok olan doktor her zaman, diğerlerine oranla daha başarılı doktordur. Fakat Hipokrat Yemini'ni hiçbiri parayla satın alamaz. Bakınız doktor ve diğer sağlık çalışanlarının antları ülkemizde şu şekildedir: 

Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime ve bilgilerimi insanlık aleyhinde kullanmayacağıma, mesleğim dolayısıyla öğrendiğim sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı göstereceğime din, milliyet, cinsiyet, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.

    Sosyal medya hesaplarımızdaki, hiçbir işe yaradığını düşünmediğim ''takipçi'' meselesine de aynı ''özenle'' yaklaşıyoruz; hayatın gerçek ve saf haliyle bizim aramıza giren pek çok engele, ilüzyona takılı kalıyor, ne onları fark ediyor ne de onları aşmaya çalışıyoruz. İster reddedin, ister kabul edin ama bunu hepimiz en az bir kere yaptık ve yapmaya devam ediyoruz. 
    Peki niçin rakamlarla yaşıyoruz biz? Dün akşam Ankara'da hayatını kaybeden insanlarla, her gün trafik kazasında, gaz patlamasında, iş yerlerinde ve evlerinde ''azar azar ölen'' insanlar arasında ne gibi bir fark var ki biz Ankara'ya tepki veriyor ya da diğer örneklere sessiz kalıyoruz? Bugün insan olan herkesin uykularını kaçıran bu cinayeti biz günlere yayılmış bir şekilde ve bu nedenle daha az olduğunu zannettiğimiz vaziyette de görmüyor muyuz zaten? Tek farkı, bu defa topluca olması, olurken bomba patlaması. 

Rakamlarla yaşamaktan vazgeçin arkadaşlar; hiç gidilmemiş filme gidin, en ucuz giysiyi alın; satın aldıklarınız değil, hayatınız pahalı olsun. 

Sosyal Medyada Büyüyen Tepkilerin Riyakarlığı

    Madem başımıza gelen felaketlerin bitmesini, güven ve huzur içerisinde yaşamayı istiyoruz. O zaman birbirimizin söylediklerine tahammül etmek, anlamak ve en önemlisi DİNLEMEK zorundayız dostlar. Alınmaca darılmaca yok, buyurun siz de benim noksanlarımı söyleyin, hep beraber tartışalım. 
   Bu açıklamayı yapma sebebim, farkında olmadan birçoğumuzun içine düştüğü yanılgıyla ilgili söyleyeceklerime alınmayın diyedir: Şimdi biz özellikle dün akşam Ankara'da yaşanan cinayet(ler)in üzerine twitter ağırlıklı olmak üzere sosyal medyada öfkemizi ve üzüntülerimizi beyan ettik, hatta kimimiz bu ülkede yaşamanın zorluğu dolayısıyla ''dışarı çıkarken sevdiklerinize sarılın, belki geri dönemezsiniz'' gibi gerçek ve acıklı şeyler söyledik. Ancak gözlemlediğim kadarıyla, bu paylaşımların önemli bir kısmının -paylaşan kişiyle ilgili olarak- bir geçerliliği ve gerçekliği yok. Zira, sosyal medya tüketen insanların büyük bir oranı, gündemde olan aptalca şeyler için de yorumlar yapıyorlar: Bugün Ankara için ''tivit'' atan insanların önemli bir yüzdesi, falanca gün falanca aptal yarışma olduğunda ya da internete düşmüş ve popüler olmuş saçma bir video hakkında da yorumlar yapıyorlar. 
    Bir gün bakıyorsun ki herkes sevdiği müzikleri, kitapları paylaşırken bir gün bakıyorsunuz en aptalca şeyi merkez alıp onun üzerine yorumlar yapıyorlar. Tarif ettiğim insan tipine dahil insanların hüzünlü mesajlarının içtenliğine inanıyorum, adım gibi eminim ki üzülüyorlar. Ancak buna sebep olan şey sadece ve sadece gündemde var olan konu olması. Herhangi bir gün, ''hiçbir sebep yokken'' kadın cinayetleri üzerine paylaşımlar yapıyor ya da kimi çalışmaları takip ediyor muyuz? Hayır. Yani üzülerek söylüyorum ki, saçma sapan ve ''komik'' olarak nitelenen bir video üzerine yapılan yorumlarla Ankara için yapılan yorumlar aynı nedenden kaynaklanıyor: gündemde olduklarından. 

Bence insanlar, kendi ilgi alanlarını, becerilerini ve takip ettikleri içerikleri gündemde tutarlarsa, bu sosyal medya ancak o zaman güçlü, bir şeyleri değiştirebilen bir hale gelir. 

İfşa Ettiğimiz Duygularımız

    Oğuz Atay der ki: Batılı anlar, biz severiz. Batı için söylediği şeyi bilmem ama buradaki ''sevgi'' aslında duyguları içeren her şeyi içine alıyor. Yani yalnızca sevgi değil, ani çıkışlar, ülkeye öfke, idarecilere öfke, büyük laflar ve ''vazgeçtim''ler... Hepsi.
Şimdi; Ankara ekseninde konuşacak olursak; bu cinayetle ilgili dün akşam atılan ''tivit''lerin belli bir çoğunluğu yeni gelişmeler, görüntüler vs. iken, belli bir çoğunluğu da hüzün ve korkularımızı içeriyor. En büyük tedirginliklerimizi paylaştık dün akşam, hatta belki hala yapıyoruz. Korktuğumuz şeyleri, ettiğimiz küfür ve nefretleri... Ama bu ''volkanik patlama'' bizi yalnızca daha kederli, daha sıkışan bir hale getirmekten öteye gitmiyor. Çünkü önüne geçemediğimiz bir acı üzerine söylediğimiz büyük sözler ve reddiyelerin bir çözüm getirdiğine inanmıyorum. 
    Toplum olarak, yaşadığımız her acı üzerine söylediğimiz ve duygularımızı ifade eden sözler soğukkanlı olmamıza engel oluyor ve biz sıkıştıkça sıkışıyoruz. Bu bir çözüm değil, çözüm olsaydı bugüne kadar çoktan bir kazanımını görmez miydik?
Duygularınızı, hüzün ve korkularınızı ifşa etmeyin dostlarım. Güçlü olun. 

Peki Tüm Bunlar Bize Neyi Hatırlatmalı?
    Hayatı daha iyi anlamak, çözümlemek ve yorumlamak için yaşamla aramıza giren onlarca duvar var; yaşamın özüyle aramıza giren onlarca duvar... Marka takıntısından tüketim çılgınlığına; şöhret merakından narsist ''selfie''lere kadar... Bir yerde teknolojik bir gelişme varsa ve bu gelişme parayla satılan bir şeyse emin olun ki o şey, doğru kullanılmazsa aptalca bir şeydir. 
  O zaman ilk olarak bu duvarları kaldıracağız yaşamla aramızdan. Bu duvarları kaldırmayarak yaşamımıza ihanet ediyoruz farkında mısınız? Hepimizin, sevdiğimiz bir insanın başına gelmesini istemediğimiz ve bu nedenle tedbirini aldığımız birçok şey vardır. Yaşamımızı korumakla, bunun arasında hiçbir fark yok. Ne zaman aygıtlara yeniliyor, merak duygunu yitiriyor, hayal kurmuyorsan bil ki bir insana zarar vermiş oluyorsun: içindeki bir insana; hayata...

Ölenlere rahmet diliyorum. Ateş düştüğü yeri yakıyor...

12.03.2016

Yürümüşüm, Motosikletli Teyze

Hayat işte. İyi ki sigara var.
Heyecanın gevezeliğinden hassasiyetin suskunluğuna. Ne geçiş ama! Tüm ömür sürmeyeceğini bildiğim halde hem de. Olsun, ömür bile tüm ömür sürmüyor. 
Yürümüşüm; üzgün değil, ağlamaklı değil, kederli değil. Forrest'ın koşmasına benzemiş yürüyüşüm. ''Neden, nereye, nasıl''dan muafmış gibi yürümüşüm. Sağımda deniz varmış, solumda otoban. Biraz düşünceli biraz hassas, yürümüşüm. Ehhhhh boşver! Yazmıyorum, yazamıyorum. Yazmak için kasıyorum da ondan herhalde! Evrenin derinliklerini hesaba katarsak ben ne yaşamış olabilirim ki? Evrenin içinde küçücükten bile küçücük olarak, edebiyatını yapacağım neyim olabilir? En iyisi Dadaistler gibi yazmak; metnin nerden gelip nereye gittiğini bilmeden ama özü koruyarak. Çünkü bir bilim yazısı yazmıyorum şimdi. Bir makale, umut vermem gereken bir mahkuma mektup da yazmıyorum. Bir manifesto da yazmıyorum, zaten manifestolara saçmalık olarak bakmıyor muydum ben?

Filozofların da ağzına sıçayım; ilk gençliğimde, söyledikleri lafların müthiş ikna edici olmalarıyla sarhoş olup hepsine saygı duyuyordum ama onların da ağzına sıçayım. Kendi yapamadıklarını bizlerden bekliyorlar. Daha ilk sayısında bin adet kopya basabilme imkanı olup, yeni ve farklı bir içerik ortaya koymayan edebiyat dergilerinden de sıkıldım. Sosyal medya hesaplarının açıklama kısımlarına ''ana akım medyaya karşı'', ''popüler edebiyata karşı'' bıdı bıdılarını yazıp Turgut ve Tomris çiftinden öteye geçmiyorlar. Bugün gündüz vakitlerinde Cemal Süreya'nın birçok konudaki fikrinin toplandığı ''Güvercin Curnatası''ndan bir bölüm paylaştım sizlerle; hangimiz okuduk o kitabı? Ama hayır, Süreya bizim gözümüzde ''Keşke yalnız bunun için sevseydim seni''lerden oluşan bir yazar. Neyse yürüdüm ben ya, yürürken de sürekli aynı şarkıyı dinlemişim; çok sevdim. Çevirisini yapmayı denedim biraz, internetteki çevirilerini görünce pek basit kaçtı benimkisi. Şarkı aha burada efendim: 

Yakında tekrar seslendirme çalışmalarına başlıyorum. Hatta muhtemelen yarın, sabahın erken saatlerinde üçüncü kaydı yapacağım, şiir çoktan hazır. Herkesin arkadaşı olabilmeyi bu kadar başarmış bir başka şiir var mı onu bilmiyorum, yarın öğreneceksiniz. 

Çarşıda gezinirken bir de bir teyze gördüm; elinde poşetler değil, motosiklet direksiyonu vardı. Tüm çarşıyı onunla gezip alışverişini yaptı, esnafla konuştu, mağazalara girdi çıktı. Sonra da -tahminime göre- yetmiş kilometre hızla yoluna gitti. Şaka yapmıyorum buyrun;
Neden derseniz; duyduğuma göre trafikten sıkılıyormuş, gitmek istediği yerlere daha çabuk ulaşıyormuş ve yükü kendi taşımıyormuş. Aslında hepimiz bu sebeplerle motosiklet kullanırız. Teyzeye hepinizin hesabına selam ettim, tüm hayalperestler adına. 
Hayat da bu fotoğraf gibi değil mi zaten? Kim ne demiş umursamadan, yaşlı bir teyze olmana rağmen o motosiklete binebiliyor musun, binemiyor musun? Eğer kendini kasıp binmezsen, yolunu da uzatacaksın, fazladan yük de taşıyacaksın, ulaşmak istediğin yerler çekilmez olacak belki de. Ama beri yandan binmeyi tercih edersen, arkandan en fazla otuz saniye sürecek bir ''kah kah, kih kih'' olacak fakat, sen o rüzgarı yüzüne yüzüne yerken umurunda olur mu bu? 
Bence hayatı teyzenin motosiklete binmesi üzerinden -gördüğünüz üzere- tamamen konuşabiliriz. Siz de kendinizle konuşmalarınızda bunu sorun kendinize; motosiklete binen bir teyze olacak mıyım? 
Sevgiler...

Cemal Süreya ile Konuşmalar (Güvercin Curnatası)

Nursel Duruel tarafından hazırlanan ve Cemal Süreya ile farklı zaman ve yayın organlarında yapılan konuşmaların bir araya getirildiği, YKY'den çıkan Güvercin Curnatası, Süreya'nın şiir, edebiyat, aşk, kadınlar vs. konuları hakkındaki fikirlerinden oluşuyor. Şimdi bu bölümde ilgimi özellikle çeken birkaç konuşması var. Onlardan Ortaöğretimde Edebiyat Dersleri Üzerine ve Kompozisyon başlıklı yazıyı olduğu gibi aktarıyorum:

Orta öğretim kurumlarının derslere başlaması dolayısıyla ve öğretmenlerle öğrencilere yararlı olabilmek amacıyla geçen sayımızda edebiyat, resim ve müzik eğitiminin tarihçesini vermiş, ayrıca resim ve müzik dersleri üzerine soruşturma yayımlamıştık. Bu sayımızda ise edebiyat-kompozisyon dersleri üzerine soruşturmamızı sunuyoruz. Sorularımız şunlar:

   1) Türkçeyi doğru okuyup yazma ve kompozisyon yeteneği kazandırmak için ''Türkçe, kompozisyon'' derslerinde üzerinde durulması gereken en önemli noktalar nelerdir?
    2) ''Edebiyat'' öğretiminde nasıl bir yöntem uygulanmalı; bu ders öğretilirken nelere dikkat edilmelidir?
       3) Öğrencilere, Türkçe-kompozisyon ve edebiyat derslerinde başarı sağlama açısından neler salık verirsiniz? 

     Okullardaki kompozisyon sorularının şimdilerde nasıl olduğu konusunda pek bir bilgim yok. Ama bizim zamanımızdaki gibiyse, felaket. Bizim zamanımızda, sözgelimi şöyle bir soru sorulduğunu anımsıyorum: ''Vatanınızı mı seversiniz, bayrağınızı mı?'' Soran da şiir kitapları yayımlamış, arada sırada günlük gazetelerde yazıları yayımlanan bir hocaydı.
     Okullardaki edebiyat eğitiminin çok yanlış ve edebiyattan soğutucu nitelikte olduğu kanısındayım. Bence liselerde Divan edebiyatına, hatta Tanzimat edebiyatına ayrılan saatler azaltılmalı ve ikisi bir yılda okutulmalıdır. Çünkü dil barajı, günümüz gençleri için bu edebiyattan iyice anlaşılmaz duruma getirmiştir. Bu bir gerçek. Hatta Divan edebiyatı yalnız üniversitede okutulmalı. Bir uzmanlık dalı oldu artık bu. Liselerde okutulmasının bir yararı kalmadı. Daha doğrusu yararlanılabilecek yanlarından da yararlanılamıyor. Bununla birlikte Divan edebiyatının bir tarih olarak anlatılmasından da vazgeçilmemelidir. 
     Tanzimat edebiyatına gelince, sanırım, ders programlarında fazla yer tutuyor. Ve Tanzimat edebiyatına ayrılan saatlerden, Cumhuriyet edebiyatına yer kalmıyor. Tanzimat edebiyatı kaç yıllık bir dönemin edebiyatıdır? Cumhuriyet edebiyatı kaç yıllık dönemin? Cumhuriyet 50. yılını döndü, okullarda ise ancak o kadar sürmüş başka bir dönemin edebiyatı (hem de öğrencilerce tadına varılmadığı halde) asıl büyük yeri tutuyor. Bu büyük bir çelişkidir. Cumhuriyet 100. yılına geldiği zaman, yine mi Tanzimat edebiyatına çok yer verilecek?
     Gerçekte, kompozisyon sorularını edebiyat eğitim programının bir sonucu olarak ele almak gerekir. Sanırım, bu programlar öğretmenlerin mesleki gelişmelerini de önlüyor.

                                                                              Milliyet Sanat Dergisi, 14 Kasım 1975

11.03.2016

Nâzım'a ve Heyecana Dair

Seni düşünüyorum Nâzım, seni okuyorum. Senden sonra da yetişti çok güzel insanlar bu memlekette. Onlardan biri senin hakkında bir kitap yazdı, belgeselini çekti bir de.
Seni düşünüyorum Nâzım, seni okuyorum işte bu ''biri''nin yazdığı kitapta. Sigara içesim olsa dahi kitabın sonuna gelmeden masadan kalkamadım. Ama şimdi bitti: bahçesi olan bir evin balkonunda, Karlı Kayın Ormanı'nı dinliyorum; şiirlerini türkü olarak da söylüyoruz biz Nâzım. Ve şimdi bu ıssız, bu kimsesiz, bu yalnız ben ile oyun oynayan iki kardeş kediciğin olduğu gecede şu şiirini düşünüyorum...
Kitapta belirtilmişti nerede yazdığın; Moskova belki, Moskova galiba... Ah Nâzım, bu satırları yazdığın günü düşünüyorum. Kalbin hasta mıydı henüz? Henüz kıskançlıktan ağlatmış mıydın Vera'yı? Kasketin başında mıydı, Memet geçti mi aklından?
O günü düşünüyorum: üzerinden yıllar geçen ve o şiiri yazdığın günü. Bazı zamanlar ve anlar vardır Nâzım; onlar tarihe geçmez. Kalbimize yazılı kalır. Bu dünya güzel; yaşamak güzel. Lakin geçen devirlerde de şimdi yaşanıldığı gibi ne muazzam anlar yaşanır insan hayatında.
İşte biten o devirde, senin o şiiri yazdığın günü düşünüyorum, çoktan eskiyen o günü.
Hasretle baktığım bir sevgili gibi değil; merakla ve ağlamaklı olarak...
Nâzım bak, gökte bir yıldız duruyor. Çevreme baktım şu an ve ondan başka bir yıldız göremedim Nâzım, sen misin o?
Yıldızlarla aran iyiydi değil mi? Belki şimdi bu genç kardeşe, genç hasretdaşa bakıyorsun o yıldızda. Nâzım, öyle olmasaydı şu koca gökte şu an bir tek yıldız mı olurdu? Belki şimdi çoktan biten o güzel devrinin içinden çıkıp, Vera'yı soruyorsun bana. Hala yaşıyor, senin hakkında bir de kitap yazdı kendileri ama okumadım daha. Belki, belki ah belki! Ben de heyecanlı, kederli, umutlu ve sevdalıyım Nâzım!
Sen benim için en büyük ilham ve umutlardansın. Nâzım; ustam! Hasretdaşım, kardeşim...
Yirmi üçümdeyim ben; gencecik, ateşli mi ateşli yüreğim; Nâzım usta iyi ki varsın! Seni, kalbimin en güzel yerinde taşıyorum. Hayata dair en hayalperest, en ümitli ve en ''mavilikli'' yerinde.
Eh, orada başkaları da var elbet! Rahat uyu Nâzım! Ustam! Kardeşim! Rahat uyu, seni çok sevdik biz...


10.03.2016

İstanbul'da Uğrak ve Güzel Sahaflar...

Avm içerisindeki kitapçılarda olmayıp sahaflarda olan bir şey var. Acaba ne?
Kendimiz... Pek çok kişi bilir ve hisseder ki, sahaflarda insanı, okuyacağı kitabın havasına sokan bir atmosfer var. Kimi ikinci el kitapların bulunmasına yorar bunu, kimi sahaflarla hasbahal etmeye. Ama bir gerçek var ki, o da sahaflarda alınan kitapların, daha kitabı okumaya koyulmadan sayfalarının açıldığıdır. Her sahafın bir ayrı hikayesi vardır, sizinle ilgilendiği sırada bir diğer ''alıcı'' geldiğinde onun yanına gider ama siz asla benimle ilgilenmiyor hissine kapılmazsınız.
Belki eski mahalle tatları, belki yan taraftaki ''verici''nin pikabında çalan bir şarkı ve belki de bu nostaljik şeylerin hepsi.
Bu çağda ''kahraman bakkal süpermarkete karşı''yken, sahafların hala var olması güzel ve inatçı bir şey. Şimdi, İstanbul'da kendi bildiklerimden oluşan bir ''Sahaf Tasnifi'' ile sizi baş başa bırakıyorum.



 
Denizler Kitabevi; 1993 yılında Beyoğlu'nda kurulmuştur. Antik eşyalara ve buna benzer eski üretimlere sıklıkla rastlayabileceğiniz bir kitabevi. Sahaflığın yanı sıra kitap yayımlama işiyle de uğraşmaktalar. İstiklâl Caddesi üzerindedir ve kolaylıkla bulabilirsiniz.

Gezegen Sahaf; Beyoğlu'nda Galatasaray Lisesi karşısındaki Balık Pazarı'ndan girince, Aslıhan Pasajı içerisindedir. Ağırlıkla resim, sanat, mimarî kitaplarının bulunduğu sahaf bu açıdan koleksiyonerlere sıklıkla hizmet vermektedir. Hafta sonları genellikle 14.00'da ve 1 TL ile başlayan açık arttırmalar yapılmaktadır.

Tezgah Kitabevi; Beyoğlu'ndaki uğrak yerlerden biri de Tezgah'tır. Sahaf olmakla kalmayıp, içerisine gömülebileceğiniz yüzlerce kitabın yanına çay, kahve ne isterseniz onu da söylebilirsiniz. Bir çeşit ''sahaf bar'' işlevindeki bu güzel mekan, bana kalırsa kitapların ağırlığını taşıyan fevkalade yerlerden biridir.

Akademik 1971 Kitabevi; 1971 yılında Nişantaşı'nda açılmış olup, günümüzde yerini Kadıköy'e taşımıştır. Alt katında, sessiz bir kütüphane de yer alıyor. Akademik 1971, ''Akademi Edebiyat Ödülleri'' düzenleyerek bu ödüllerle birçok edebiyatçıyı tanıtmıştır. Geçmişte de pek çok edebiyatçının uğrak mekanı olmuştur.


Kırmızı Kedi Kitabevi; Beyoğlu, Tünel'deki Kırmızı Kedi, tarih, araştırma, biyografi kitaplarına ağırlık veren okuyucular için alternatif bir kitabevi. Tasvirlerden birisi şudur ki; ahşap merdivenler dergilerle doldurulmuş bir vaziyette. Okuyacağınız kitap, dergiyi alıp hemen yanındaki pideciye de gidip bir şeyler atıştırmak güzeldir. :)

Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi; Hadi biraz planlamamın dışına çıkalım ve bir müze ile devam edelim. Ama bu bir edebiyat müzesi... Birbirinden farklı insanların bir araya gelebildiği, öğrenci için gerekli sessizliğin hakim olduğu, yerli yazarlarımızın eşyalarının -kalem, daktilo, gözlük vd.- bulunduğu ve Pazartesiden Cumartesiye kadar 10.00 ile 19.00 arasında açık olan edebiyat müzemizin içi de dışı kadar alımlı... Rant uğruna tacize uğramamasına şaşmakla beraber, güzel bir İstanbul'u temsil eden nadir yerlerden biridir. 

9.03.2016

Ben ve Ben

Seni yine unutacaksam hiç bulaşma bana, dedi.
Düşüncelerinin aleviyle kalakalıp
Tüm sorulara cevap verebilir gibi yürüdükten sonra
Yine, dalları kesilen bir ağaç gibi kimsesiz
Yine eve varmak istemeyen bir aptal
Yine sokaklarda sönmüş alevinle kalacaksam
Hiç bulaşma.

Bırak bu boşunalıkla kalayım
Senin ışığını hem emip
Hem de sonra seni unutmak defalarca...
Yoruldum.
Ya parla bende, bir yıldız gibi doğ içimde
Ya da bırak, bir yaprağı bile kımıldatamayacak yelimle
Kalayım.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...