6.05.2017

Bir öykü, roman ya da genellersek ortalama bir kitabı doldurabilecek kadar cümleyi hiçbir zaman yazamayacağımı düşünmüşümdür hep. Çevremde yazı yazan, hatta inceleme kitapları yayımlayan insanlar oldu. ‘’Yeni bir öyküye başladım’’ gibi cümleleri çok duydum ve bunun nasıl bir şey olduğunu asla bilemeyeceğimi düşündüm. Hala da öyle. Belki bir roman ya da sayfalar dolusu öykü yazmak, biraz sorumluluk isteyen bir iş diye böyle düşünmüşümdür. Ya da üçüncü sayfaya koyduğum karakterin özelliklerini kırk dördüncü sayfada yok saymak istediğim veya tüm bu tutarlılık gerektiren durumu sayfalar dolusu yazılar yazarken unutacağımı düşündüğüm içindir. 

Gelgelelim, içten bir şeyler yazmanın da ne demek olduğunu aslında yeni yeni öğreniyorum. Şiirin yürekten geldiğini, bir bina inşa edercesine hesaplı olmadığını, şiirin hesabının kendi içinde zaten olduğunu ve onun üzerine bir şey eklemenin ya da içinden bir şey çıkarmanın gerek olmadığını, çünkü ‘’o haliyle’’ şiir olabildiğini yeni öğreniyorum.

Okuması dakikalar süren şeyler yazmışımdır. Hala da yazıyorum. Ama roman? Sayfalar dolusu öykü? Aslında belki de en kesin cevap şudur; hiçbir zaman bunu denemedim ki. Hiçbir zaman bu konsantrasyonu benimsemedim ki. Şunu anlıyorum ki, sıkıldığımı söylediğim zamanların aslında hemen hemen hepsinde ben kendimi sıkıyorum. Türünü şimdi belirleyemesem de bir şeyin uğraşısına ‘’yol’’ dersek, o yolun daha başında hep dönmüş gibi hissediyorum. Ve mutsuzluğumun asıl ve asıl mutsuzluğumun kaynağı da aslında bu: Uğraşıyı terk edip durmak.

Biraz insaflı davranmam gereken kısımlarım da yok değil. Mesela, bazen o kadar duygu yüklü bir an yaşar ki insan, genel olarak yazı yazan biri olsa dahi, o anın yoğunluğuyla bunu kâğıda dökmek istemez. Ama tam istememezlik halindeyken de bir soru dürter durur: Bunu yazmalı mıyım? Çoğu zaman yazmayı beceremem öyle zamanlarda. Buna zaten duygunun yoğunluğu da izin vermez. Ama derim kendi kendime, bunları yazmazsam en önemli şiirlerimi yazmamış olmayacak mıyım? Ve o büyük şairler, bu yoğun duygusallıklarında yazmayı nasıl becerdiler?

Yazmak, yani böyle kişisel şeyler yazmak birkaç sebeple açıklanabilir. İlki Sait Faik ekolüdür. Yazılmazsa deli olunur. Bir diğeri ise daha az görkemlerin bulunduğu –insaflı davranıyorum- bir ekoldür. Hatta o ekole yalnız okuma, yazma bildiği için yazıyor da diyebiliriz. Bir diğer sebep olarak da, büyük, duygusal anlardan istifade etmektir. Yani içinde bulunduğunuz o büyük anın hissettirdikleri kadar büyük şeyleri bir daha yazamayacağınızı düşündüğünüz içindir. İtiraf etmek gerekirse, bunlar benim fark edebildiğim sebeplerdir. Ve yine itiraf etmek gerekirse, bu üç evreyi de yaşadım, yaşıyorum ve sanırım yaşayacağım. Bazen de yazdıklarınızdan feyz alınsın, etkilenilsin, alıntılar yapılsın diye yazarsınız. 

Söz gelimi ben bu yazıya başladığım ilk anda, az önce okuduğum bir Henry Miller sözünden etkilendim. Ve ‘’kitap yazabilmiş biri olmak’’ meselesini düşündüm. Bunu yapamayacağımdan bahsetmiyorum. Bunu yapmamış, denememiş olmaktan bahsediyorum. Büyük bir emek ve vaktin harcandığı bir uğraşı olduğu için ve ben de girdiğim yolları bugüne dek devam ettirememiş olduğum içindir ki böyle bir şey yapabilmek –bir kitabı dolduracak ve kurgunun çelişmeyeceği yazılar yazabilmek- galiba hep zor göründü.

Oysa bilmediğim, üzerine düşünmediğim, üzerine düşünebileceğim bir kıvamı kendimde tutturmadığım için –tutturamadığım değil- bugüne dek yazı yazmanın ‘’tek gecelik bir ilişki’’ olmadığını anlamamışım. Bugüne dek bunun bir ‘’geçerken uğradık’’ değil de bir yol olduğuna, başka türlüsünün ancak geçici bir eylem olduğuna kanaat getirmemişim. Oysa işte masamda duran şu birkaç kitap ve –araştırma, inceleme kitaplarından tutun da romanlara, şiir kitaplarına kadar- salondaki kütüphanede dizilmiş onlarcası ‘’yazıya bir akşam ziyareti’’ anlamına gelmiyor. ‘’Yazıya taşınmak’’ demek oluyor. İşte devam ettirmediğim –ettiremediğim değil- yolun adı: Yazıya taşınmak. 

Bunu ‘’bir şeyler’’ diyebileceğimiz konularla ilgilenen herkes ve her uğraşı alanı için söyleyemez miyiz? İngilizce öğrenmek, bir enstrüman çalmak, sınavlara hazırlanmak, bir portre çizmek, düzenli bir odaya sahip olmak… Belki bunların hepsini aynı anda, sırasıyla ve planlı bir şekilde yapamazsınız, ama seçtiğiniz bir ya da birkaç şeyi –istediğiniz takdirde- sürdürebilmeniz mümkün görünüyor. Başarı mı tüm bunların müsebbibi? Başarılı olma isteği mi? Sanmıyorum. Ben başarılı olmak değil, yazı yazmak istiyorum. Ve dış dünyayla ilişki halinde bir iç yol kurmak istiyorum kendime. Kimi zaman uykusuz kalacağım, kimi zaman mutlu, kimi zaman kederli olacağım bir iç yol. Ama ancak böyle anlamlı hissedeceğim. Anlamlı? Belki yegâne amaç da budur: Kâinatla kendimiz arasında, kendimizin tatmin olacağı bir uyum yakalamak. Peki kainatın bu konuda bizimle hem fikir ve ikna olduğunu kim söyledi? Galiba siz ikna olduğunuz zaman o da ikna olmanın ne olduğunu öğreniyor. Yani süreklilik… 

Düşünsenize, bir ağaç, üzerinde durduğu toprakta her gün durmuyor olsaydı, ona ağaç diyebilir miydik? Güneş bizi her doğduğunda ısıtmıyor, yakmıyor olsaydı onun hakkında şimdiki gibi bir fikrimiz olur muydu? Bu yüzden –aslında her zaman olduğu gibi kendime- şunu da söylemeliyim; şu bahsi geçen iç yolu her gün yürümezsen, bu sana ayakların hakkında ne gibi bir fikir verir? Sıkıcı, belki de acı bir cevap bulabilirsin en fazla.


Tüm bu dediklerim üzerine bir yargılamada bulunacak olursam; belki bir başka coğrafyada bu teorik, düşünsel konuları çoktan çözmüş ve bir başka sürece girmiş akranlarım var olabilirler. Bir yirmi dört yaşın, daha fazla şey mi bilmesi gerektiğini yoksa bu düşünsel evrenin onun için şimdilik yeterli mi olduğunu bilmiyorum. Galiba yolun neresinde olduğumu bilmektense yolda olduğumu bilmekle ilgileniyorum. 

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...