25.05.2017

Kaçamaklar Sokağı

‘’Dijital dünyadaki analog oyuncu’’
    Böyle çevrilmişti altyazısı o soygun filminin bir repliği. Gerçekten böyle mi hissediyordu? Daha mühimi; gerçekten böyle miydi? Kendi hayatında savaş açtığı, bazen yenildiği, bazen galip geldiği bir konuydu bu. Bundan daha mühim bir varoluş kavgası görmüyordu kendine. Tabii karnı tok ve cebinde az miktarda da olsa bir nakit varken. Yoksa yaşama dair anlamlı ya da felsefik soruları guruldayan bir karınla sorabileceğini herhalde o da sanmıyordu. Dediği gibi; dijital dünya… Ama ne zamanki kendine daha ‘’reel’’ ve somut bir dünya yaratma istemiyle kitaplara, kaleme kâğıda sarılsa, bu kez de genç, heteroseksüel bir adam olarak yaşadığı tereddüt anlaşılabilirdi: Peki kadınlarla nerede tanışacağım? Zira o dünyada, tüm cesaretini toplayarak birine bir teklifte bulunmak artık unutulmuş bir eylemdi. O halde sevişmek, kadınlarla tanışmak için kullanabileceği iletişim alanı neresiydi? Ve tekrar dijital dünya…

    Boş bulunduğu vakitlerde elinin telefona gidip gitmemesi arasında ikilemde kalıyordu bazen. Tekrarlayalım: bazen yenildiği, bazen galip geldiği bir konuydu bu. Ama ne zamanki eline bir aygıt yerine bir kitap alsa –ki kitap da aslında bir aygıttır- telefonla uğraşırken boğazında hissettiği o acı tadın yerinde başka şeyler cereyan ediyordu; gerçek bir şeyler. Pazara gitmek, ağacın dalından meyve koparmak, nefes almak gibi gerçek bir şeyler. Diğer türlü sıkıldıkça baktığı, baktıkça sıkıldığı bir kısır döngünün içerisinde değil miydi? Şu anda bile bir yazı yazıyorsa, bir cihazı kurcalamaktan daha iyi hissetmiyor muydu? En azından hiç de yorgun olmayan bir bedeni?

    Gerçek şuydu ki; bir akşamı eline kitap alarak geçirirse normal bir yorgunluk hissederdi. Oysa öbür türlü, yorgunluktan bir an önce uykuya yatırılması gereken bir hayvan olup çıkardı. Daha fazlası asla değil. Sosyal medya beraberinde yorgun öğrenciler mi getiriyor? başlığını taşıyan bir haber okumuştu bundan birkaç ay önce. Getiriyor mu?

Çoktan terk edilmiş bir toprağın izini sürüyorum ben. Kayıtsızca, umarsızca, haince terk edilmiş bir toprağın. Orada ne eğlence bulabilirim bilmiyorum. Partiye katılan insanlar, çizginin diğer kısmında değiller mi? Ben bu yolculuktan ne bekliyorum öyleyse? Bir avuntu mu? Kafamın ampülü yanar yanmaz, gözlerim uykudan uyanır uyanmaz beni duraksatan nedir şu birkaç konuda? Gece gündüz ve ahmakça bir eğlence anlayışıyla arama set çekmeye çalışma konusunda? Beynime yerleşen de ne?

    Erteliyoruz ve onun için biraz daha geç gidiyoruz eve. Okumayı erteliyoruz, çabalamayı erteliyoruz, merak etmeyi, ettiğimiz merakla uğraşmayı erteliyoruz. Biraz daha durayım, diyoruz burada, şurada, orada. Buralar, şuralar, oralar… Ne fark eder? Hepsi aynı yer. Hepsi aynı yere çıkıyor: Kaçmaya. Cevaplardan ve sorulardan, iyilerden ve kötülerden, ışıklardan ve karanlıktan kaçmaya. Öyleyse ilk kez gittiğimiz bir yer de olsa, her gün geçtiğimiz sokak da olsa fark etmez. Her yer tek bir yer: Kaçamaklar sokağı.

6.05.2017

Bir öykü, roman ya da genellersek ortalama bir kitabı doldurabilecek kadar cümleyi hiçbir zaman yazamayacağımı düşünmüşümdür hep. Çevremde yazı yazan, hatta inceleme kitapları yayımlayan insanlar oldu. ‘’Yeni bir öyküye başladım’’ gibi cümleleri çok duydum ve bunun nasıl bir şey olduğunu asla bilemeyeceğimi düşündüm. Hala da öyle. Belki bir roman ya da sayfalar dolusu öykü yazmak, biraz sorumluluk isteyen bir iş diye böyle düşünmüşümdür. Ya da üçüncü sayfaya koyduğum karakterin özelliklerini kırk dördüncü sayfada yok saymak istediğim veya tüm bu tutarlılık gerektiren durumu sayfalar dolusu yazılar yazarken unutacağımı düşündüğüm içindir. 

Gelgelelim, içten bir şeyler yazmanın da ne demek olduğunu aslında yeni yeni öğreniyorum. Şiirin yürekten geldiğini, bir bina inşa edercesine hesaplı olmadığını, şiirin hesabının kendi içinde zaten olduğunu ve onun üzerine bir şey eklemenin ya da içinden bir şey çıkarmanın gerek olmadığını, çünkü ‘’o haliyle’’ şiir olabildiğini yeni öğreniyorum.

Okuması dakikalar süren şeyler yazmışımdır. Hala da yazıyorum. Ama roman? Sayfalar dolusu öykü? Aslında belki de en kesin cevap şudur; hiçbir zaman bunu denemedim ki. Hiçbir zaman bu konsantrasyonu benimsemedim ki. Şunu anlıyorum ki, sıkıldığımı söylediğim zamanların aslında hemen hemen hepsinde ben kendimi sıkıyorum. Türünü şimdi belirleyemesem de bir şeyin uğraşısına ‘’yol’’ dersek, o yolun daha başında hep dönmüş gibi hissediyorum. Ve mutsuzluğumun asıl ve asıl mutsuzluğumun kaynağı da aslında bu: Uğraşıyı terk edip durmak.

Biraz insaflı davranmam gereken kısımlarım da yok değil. Mesela, bazen o kadar duygu yüklü bir an yaşar ki insan, genel olarak yazı yazan biri olsa dahi, o anın yoğunluğuyla bunu kâğıda dökmek istemez. Ama tam istememezlik halindeyken de bir soru dürter durur: Bunu yazmalı mıyım? Çoğu zaman yazmayı beceremem öyle zamanlarda. Buna zaten duygunun yoğunluğu da izin vermez. Ama derim kendi kendime, bunları yazmazsam en önemli şiirlerimi yazmamış olmayacak mıyım? Ve o büyük şairler, bu yoğun duygusallıklarında yazmayı nasıl becerdiler?

Yazmak, yani böyle kişisel şeyler yazmak birkaç sebeple açıklanabilir. İlki Sait Faik ekolüdür. Yazılmazsa deli olunur. Bir diğeri ise daha az görkemlerin bulunduğu –insaflı davranıyorum- bir ekoldür. Hatta o ekole yalnız okuma, yazma bildiği için yazıyor da diyebiliriz. Bir diğer sebep olarak da, büyük, duygusal anlardan istifade etmektir. Yani içinde bulunduğunuz o büyük anın hissettirdikleri kadar büyük şeyleri bir daha yazamayacağınızı düşündüğünüz içindir. İtiraf etmek gerekirse, bunlar benim fark edebildiğim sebeplerdir. Ve yine itiraf etmek gerekirse, bu üç evreyi de yaşadım, yaşıyorum ve sanırım yaşayacağım. Bazen de yazdıklarınızdan feyz alınsın, etkilenilsin, alıntılar yapılsın diye yazarsınız. 

Söz gelimi ben bu yazıya başladığım ilk anda, az önce okuduğum bir Henry Miller sözünden etkilendim. Ve ‘’kitap yazabilmiş biri olmak’’ meselesini düşündüm. Bunu yapamayacağımdan bahsetmiyorum. Bunu yapmamış, denememiş olmaktan bahsediyorum. Büyük bir emek ve vaktin harcandığı bir uğraşı olduğu için ve ben de girdiğim yolları bugüne dek devam ettirememiş olduğum içindir ki böyle bir şey yapabilmek –bir kitabı dolduracak ve kurgunun çelişmeyeceği yazılar yazabilmek- galiba hep zor göründü.

Oysa bilmediğim, üzerine düşünmediğim, üzerine düşünebileceğim bir kıvamı kendimde tutturmadığım için –tutturamadığım değil- bugüne dek yazı yazmanın ‘’tek gecelik bir ilişki’’ olmadığını anlamamışım. Bugüne dek bunun bir ‘’geçerken uğradık’’ değil de bir yol olduğuna, başka türlüsünün ancak geçici bir eylem olduğuna kanaat getirmemişim. Oysa işte masamda duran şu birkaç kitap ve –araştırma, inceleme kitaplarından tutun da romanlara, şiir kitaplarına kadar- salondaki kütüphanede dizilmiş onlarcası ‘’yazıya bir akşam ziyareti’’ anlamına gelmiyor. ‘’Yazıya taşınmak’’ demek oluyor. İşte devam ettirmediğim –ettiremediğim değil- yolun adı: Yazıya taşınmak. 

Bunu ‘’bir şeyler’’ diyebileceğimiz konularla ilgilenen herkes ve her uğraşı alanı için söyleyemez miyiz? İngilizce öğrenmek, bir enstrüman çalmak, sınavlara hazırlanmak, bir portre çizmek, düzenli bir odaya sahip olmak… Belki bunların hepsini aynı anda, sırasıyla ve planlı bir şekilde yapamazsınız, ama seçtiğiniz bir ya da birkaç şeyi –istediğiniz takdirde- sürdürebilmeniz mümkün görünüyor. Başarı mı tüm bunların müsebbibi? Başarılı olma isteği mi? Sanmıyorum. Ben başarılı olmak değil, yazı yazmak istiyorum. Ve dış dünyayla ilişki halinde bir iç yol kurmak istiyorum kendime. Kimi zaman uykusuz kalacağım, kimi zaman mutlu, kimi zaman kederli olacağım bir iç yol. Ama ancak böyle anlamlı hissedeceğim. Anlamlı? Belki yegâne amaç da budur: Kâinatla kendimiz arasında, kendimizin tatmin olacağı bir uyum yakalamak. Peki kainatın bu konuda bizimle hem fikir ve ikna olduğunu kim söyledi? Galiba siz ikna olduğunuz zaman o da ikna olmanın ne olduğunu öğreniyor. Yani süreklilik… 

Düşünsenize, bir ağaç, üzerinde durduğu toprakta her gün durmuyor olsaydı, ona ağaç diyebilir miydik? Güneş bizi her doğduğunda ısıtmıyor, yakmıyor olsaydı onun hakkında şimdiki gibi bir fikrimiz olur muydu? Bu yüzden –aslında her zaman olduğu gibi kendime- şunu da söylemeliyim; şu bahsi geçen iç yolu her gün yürümezsen, bu sana ayakların hakkında ne gibi bir fikir verir? Sıkıcı, belki de acı bir cevap bulabilirsin en fazla.


Tüm bu dediklerim üzerine bir yargılamada bulunacak olursam; belki bir başka coğrafyada bu teorik, düşünsel konuları çoktan çözmüş ve bir başka sürece girmiş akranlarım var olabilirler. Bir yirmi dört yaşın, daha fazla şey mi bilmesi gerektiğini yoksa bu düşünsel evrenin onun için şimdilik yeterli mi olduğunu bilmiyorum. Galiba yolun neresinde olduğumu bilmektense yolda olduğumu bilmekle ilgileniyorum. 

4.05.2017

Size ''24''ten sesleniyorum: Uyuşuk olan her şey sizi kandırıyor ve bunun bedelini çok ağır ödeyebilirsiniz. Hayatta geriye attığımız, yüzleşmekten korktuğumuz, görmezden geldiğimiz şeyler vardır. Bir güne daha onların karşısında dikilmediğimiz için ''rahat'' uyanabilsek de onlar kanserli hücreler gibidir. Eğer gerçekçi olup iş işten geçmeden olanların, olabileceklerin farkına varmazsak son sözü maalesef o söyleyecektir. 

Filmlerde gösterilen aşklar, reklam kuşakları, mevsimlik şarkılar, bittabi tüm bunların ''mekanı'' olan televizyonun kendisi sizinle sadece şu konuda iyi anlaşır: Koltuğunuza daha da gevşeyerek uzanmanız, daha da esnemeniz, bu nedenle daha yorgun hissetmeniz. Twitter şirketinin binasında ''Yangın anında tweet atmak yerine, binayı terk edin!'' yazar. Bu size telefon ve televizyonu satan adamlar hakkında nasıl bir bilgi veriyor? 

Ürettikleri şeylere kendileri bile inanmıyorlarsa, tek bir çıkar vardır: O ne haz, ne tutku, ne keyiftir. Egoyu tatmin etme isteği bile, kendine bir tüketici yaratmak ve bunun için sürekli aptal saptal şeyler icat etmekten daha onurludur. Hiç değilse ilkinde insanın tabii bir dürtüsüne cevap verilir.

Bugün bu kavramların çok önemli olduğunu düşünüyorum ve kendime sık sık dediğim gibi; Ben hep aynı şarkıyı söylüyorum. Yine aynı şarkıyı söyleyeceğim. Belki başka bir ses tonuyla, başka bir ritim tutarak ama, hep aynı şarkıyı...

O şarkıysa bizi ölümümüze kadar terk etmeyen yanıltıcı, insanı ahmak eden, gerçeklikten uzaklaştıran her şeye karşı zihnimi muhafaza etmek, onu bu dış etkilerin dışında geliştirmeye çalışmaktır. Lütfen söyleyin; en son ne zaman telefona bakmak için zaman bulamadınız da kitap okumak için zaman buldunuz? En son ne zaman yeni bir şarkı keşfetmeye zaman buldunuz da, check-in yapmaya zaman bulamadınız? Özetle; en son ne zaman gerçek bir şeye vakit ayırabildik de, sanal bir şey için yeterince vakit ya da isteğimiz olmadı? 

Bugünün dünyasında bu bile bir mücadele konusu! Kitap okumak için bile önce alıştığımız ve bizi uyuklatan çoğu şeyden uzaklaşmaya, onlarla aramıza mesafe koymaya ve kendimize kitap okuma alışkanlığı/ kültürü edinmemize ihtiyacımız var. Hal bu iken aklı işletip zenginleştirecek olan şeylerle iletişim kurabilmek için önce tuzakları bilmek, onları yok edemesek de onların ne mal olduğunu anlamak gerekiyor. Yani tek bir görev değil, iki görevle yüklüyüz bu çağda. 

Küllerimizden yeniden doğmayacağız, masalları hayatımızın sonuna dek dinleyemeyiz ya da hayatımızın sonuna dek masal dinleyemeyiz. Öleceğimizi zannetmiyor olabiliriz, ama öleceğiz. Bunu karanlık, huzur bozacak bir vasıfla söylemiyorum. Hatta aksine, bunu aydınlık bir vasıfla söylüyorum. Çünkü; başımıza gelecek ve ''hadi canım, yok artık!'' dediğimiz çoğu şeyle bir gün ''seve seve'' karşılaşacağız. Özel yanımız tiplerimiz, isimlerimiz, ses tonlarımız, ailelerimizin geldikleri yerler ya da kıyafetlerimiz olamaz. Özel yanımız içerisinde bulunduğumuz bu hayata dair zorunlulukları iyi saptamamız olabilir ancak. 

Bu belki bir coğrafya sorunudur, yani belki Türkiye insanı biraz tembeldir, kitap okumaz. Belki tüm dünyada böyle bir eğilim, böyle bir aptallık baş gösteriyordur, orasını henüz tam bilemiyorum. Bize özgü nedenler de vardır, insanın kendine has sebepleri de. Ama ben şimdi ''24''ten size sesleniyorum ve biliyorum ki tüm bu dediklerimi deneyimlemeden birçoğunuz ne hissettiğimi anlamayacaksınız. 

Gerçekçi olmaktan korkmayın. Düşüncelerinizden çalan, düşüncelerinizi yozlaştıran bir duygusallık olsa olsa bencilliğin diğer adıdır. 

Acı gözlerimizi açar.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...