2.02.2017

Siz Kimdiniz?

    Yan yana olduğumuz her günün belirli zaman aralıklarında, istisnasız tartışırız onlarla. Dışarıda güler yüzlü, sevecen, anlayışlı ve hoşgörülü olmamızın aksine, onlarla hiçbir çatışmamızda bağır çağır eksik olmaz. Onlar bende eksik ya da hata bulur, ben bu eksik ya da hatanın onların eksik ya da hatalarından kaynaklandığını söylerim. Bazen bunu yaparak hatalarıma beni rahatlatacak bir kılıf mı arıyorum, diye şüpheye düşmeden de edemem. Bu şüphenin haklılık payı var olmasına var ama haksız olduğu yerler daha fazla gibi görünüyor. On üç, on dört, on altı yaşlarımda bana olan yaklaşımları şimdi yirmi dörtlük bir zihinle değerlendirdiğim zaman öfkelendiğim oluyor. Ya da fazla sıradan bulduğum. Temeli sağlam oturtulmamış olan bu münasebet içerisinde biri ne zaman ki bir hata yapıyorsa, o hatasının üzerine ancak o zaman konuşuyorlar. Ruh halleri, ilişkilerimize olan yaklaşım ve davranışları saniyesinde değişebiliyor. Gülmekle ağlamak, eğlenmekle sinirlenmek, barışmakla savaşmak arasında sürekli gidip geliyorum. Belki pes etmeli ve kabullenmeliyim bazı şeyleri. Muhtemelen ettim de…
    Ama değişen davranışların tutarsızlığı, nasihat veren kişinin nasihatiyle yaşadığı çelişkiler ‘’ Onların bazı huylarını değiştiremezsin.’’ desem de kendime, her daim etkiliyor beni. Eleştirilmeme ve şahsıma bağırılıp çağrılmasına neden olan ‘’hatam’’ her ne ise, aynısını o bağıran çağıran şahıslarda da görüyorum. O zaman nedir? Sürekli bir huzursuzluk… Esasında yabancı değiliz de neyiz biz birbirimize karşı? Arkadaşlarımızla olan diyalogumuzdaki neşenin küçük bir parçasını dahi hissetmiyorsak yan yana, eh biyolojik durumlarımıza karşın yabancılaşmamış mıyız birbirimize?

    Ailesiyle başı dertte olmayan var mıdır? Ailesinden ötürü başı ağrımayan? Ama ben her çekişmemizde ölecekmiş hissi kadar ağır şeyler hissedip bundan kurtulmak için birkaç derin nefes alma ihtiyacı hissediyorum. Yabancı değildik belki ama, yabancılaştık birbirimize. Sadece çeşitli hata ya da noksanlarla karşı karşıya geldiğimizde konuşuyoruz etiği, doğruyu, kıymetliyi, güzeli… Sonra birden bir fırtına geliyor ya da sifonu çekiliyor tuvaletin ve her şey yok oluyor ortadan. Sil baştan! Yap ve boz, yap ve boz… Ama ben bir lego değilim, siz de değilsiniz. Ben bir Anka kuşu değilim, siz de değilsiniz. Ben bir deniz değilim ki verdiklerimi geri alabileyim, siz de değilsiniz. Ne küllerimizden yeniden doğabiliriz sonsuza kadar. Ne de verdiğimiz zamanı, ümidi, güler yüzü ya da öfkeyi geri alabiliriz birbirimizden. Götürdüklerimiz kalır kıyısında yaşamın, en azından benim yaşam kıyımda kalıyor. Verdiklerinizi geri alamıyorsunuz; huzursuzluk, aşağılık kompleksi yaşamama neden olan söylemler, siz tarafından eleştirildiğim konularda yaşadığınız çelişkilere olan tanıklığım… Bunları geri alamazsınız. Belki sizin kıyı benim kıyıdan biraz daha rahat, tabiri caizse ‘’free’’dir, ‘’takılıyor’’dur. Benim kıyım da sonuna değin karamsar, sabit değildir elbet. Ama görünen o ki, sizin düşünüp de daha sonra unuttuğunuz kavram ve tasalar üzerine ben biraz daha şey düşünüyorum. Öyle ki onlar üzerine yazı yazacak kadar düşünüyorum en azından. Ve diyorum ki kendi kendime –çünkü bırakın ümidi hayal edilecek bir şey bile değil artık bu-; Bir yerlere, bir şeylere, ‘’işinizin geldiği yerlere’’ yetişme telaşınız tüm saygın ve güzel olabilecek şeyleri öldürüyor. Farkında mısınız? Üzerine düşünüp kafa yorduğunuz hata ve noksanları, çalan telefonunuzdaki davetkâr ses adına hemencecik siliyorsunuz. Öyleyse ne gerçek bir iletişim bizimkisi ne de saygıdeğer. Biz sizinle artık yabancılaşmışız. İyi ve güzel vakitler geçirmeye devam edeceğiz etmesine, ama biz birbirimizin farkına anca birimiz öldüğünde varacağız.

Durup bu mühim yanlışı ortadan kaldırmak adına bir davetkâr ses de benden duyulsa? Biliyorum ki buna dahi vakit, anlayış, itikat yok… Eyvallah. 

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...