28.02.2017

''Ne Saçmaladım Be. Hadi Artık Gideyim.''

‘…yaşamın en derininde olanlar, onu kalıba dökenler, yaşamın kendisi olanlar, az yediler, az uyudular, çok şeyin ya da hiçbir şeyin sahibi oldular. Vazife ya da çoğalma, veya soydaşlığın ebediliği, veya devletin bekası gibi yanılsamalara ihtiyaçları yoktu…"
Henry Miller

    Yaşam, kendinize bir anlam ve değer katma yolunda çaba gösteriyorsanız sürekli bir değişim, dönüşüm içerisinde oluyor. Öz, beni ben yapan hamur hep aynı kalıyor kalmasına, fakat kendime kattıklarım ya da kendimden götürdüklerimle aslında her gün yeni bir oyuncağı elime alıp oynuyor gibiyim. 
    Düşünen canlı... İki önemli özelliği; empati ve merak. Elbette bu iki özellik, yalnızca ben istersem ve istediğim ölçüde köklerini derine kazıyabilir. Yoksa, empatiden politikacılar nedeniyle, meraktan da bizi aptallaştıran nesneler sebebiyle pekala uzaklaşabiliriz. 
Düşüncelerimin hiç durmadığını fark ettiğim on altı yaşlarındayken, bu durmayan aklın bana özel olduğunu düşünmüştüm. Hala çok iyi hatırlıyorum. Sanki yalnızca ben durmak nedir bilmeden düşünüyor, kafamın içinde konuşuyordum. Sevdiğim ve etkilendiğim filmleri kendi hayatımın senaryoları gibi kaç defa oynadım? Kaç defa o karakterlerden etkilenip aptallıklar yaptım? Kaç defa kendimin seçilmiş, özel olduğunu ve bu özelliğimin -ne olduğunu bilmesem de- bir gün herkes -herkes?- tarafından fark edileceğini düşündüm? Kaç defa beni diğerlerinden ayıran bir hünere sahip olduğumu düşündüm? Ve sırf bu eğlenceye devam edebilmek adına kaç defa, kendimi de inandırarak yalanlar söyledim? Ve o yalanlara inandım? 

    Hayat, geriye dönüp baktığımızda su gibi akıp geçen bir şey. Ama içine girip oturduğumuzda adeta kış uykusuna yatmış bir ayıya benziyor. Ya kış kısa, ya ormandan sıkılıyoruz ya da suyun aktığının farkında değiliz, bir ayı gibi uyumaktan. Bilmem...

    Kendime değerler biçmediğim ve o değerler ölçütünde yaşamadığım her güne lanet olsun. Ama sırf bir değerler bütünü yaratmak için hayatı kaçırdığım anlarım varsa da lanet olsun. Görüyor musunuz, hayat hiç de beyaz ya da siyah değildir. Siyah göğün altında bir beyaz ya da beyaz bir günün altında siyah da yaşar. Öyleyse gridir, diyebilirsiniz. Ama o zaman, hayatın renklerini kısıtlamış olursunuz. Gördün mü bak, ne kadar çabuk kendini imha edebilen tanımlardan ibaretiz aslında. Aslında kapıyı aralık bırakmaya ne kadar çok ihtiyacımız var değişen renkleri görebilmek için...

    Güzel olmam için televizyonlarda bana ''güzel adam''ı tarif ediyorlar. Başarılı ya da ahlaklı olman için başarı ve ahlak tanımlanıyor bir yerlerde. Hem de hiç durmadan. Hiçbir ''tarifcinin'' beni, seni, onu düşündüğüne inanmıyorum. Kravat takıyorsa daha güzel kravat, arabası varsa daha son model bir araba, parası varsa daha fazla para için tarif ediyorlar ellerine geçen her kavramı. Bireysel psikolojinin kurucusu Alfred Adler ı okuyorum uzun zamandır. Ama dünya hem bireysel psikoloji üzerinden yürüyor hem de asla yürümüyor. 

    Gürültüsünün ne kadar çirkin olduğunu bilmeyen herkes tarafından davet ediliyoruz gürültü çıkarmaya. Çığırtkanlığa. Yolun büyük ve popülist kısmını hep o gürültü çıkaran tayfa kaplıyor. Kimsenin birbirini anlayamadığı, sadece bağırışmaların olduğu bir kaosla adeta çığ gibi yuvarlanıyor hepsi bayırdan aşağı. Gelgelelim bu yol hiçbir zaman adım atamayacak kadar tıkanık olmuyor. Tıkanık oluyor, hem de çok tıkanık oluyor. Ama hala ağaçların ya da kendi çizmek istediği yolun hizasında yürüyenler için olanak var. Her daim olacağı gibi. 

    Kendimi özel sandığım dönemler, demiştim ya. Ne kızıyor ne de pişmanlık duyuyorum öyle hissettiğim için. Üzerine açıklama ya da tahlil yapılmayacak kadar geride kaldı çünkü. Ve olan üzerine konuşmak çoğu kez gevezeliğe dönüşüyor. Dikkat! 
Daha önceleri anladığım, fakat şimdi bir vesile ile tekrar irdelediğim bir durum bu; yaşamı yaşamadıkça, hayatın hakkını vermedikçe hissettiklerin bir yanılgıdan ibaret. Bu yanılgıya on sekiz ve civarındaki yaşlarda kapılıyorsan ne hoş. Dönüp başını okşayacağın bir haylaz çocuk bırakacaksın ardında. Ama artık ben on sekiz yaşımda değilim. Yirmi beş ile arama ne kadar mesafe koyarsam koyayım, aralık ayında yapacağım şey tam da bu; yirmi beş olmak. Ve gürültüsüne davet eden seslere de ortak olamayacağıma göre ve hayatı siyah beyaz görmemekle kalmayıp sınırlar çizilir diye gri dahi görmüyorsam ve bana öğretilen ''güzel''i ve bana dayatılan ''iyi''yi de kendi değerlerimden önemli bulmuyorsam, Henry Miller ın sözlerine -en üstte- gelmiş oluyorum. 

Ne saçmaladım be. Hadi artık gideyim. 

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...