17.02.2017

Her Şeyleşme ve Çocuk

    Ailede, mahallede, çocuk olanın fikirleri ancak ciddi manada herkesi etkilemeyecekse dinlenir. O da mütebessim bir şekilde. Zararsız ve ‘’yarattığımız’’ karaktere kadar ulaşamayan bir serzenişe karşı hoşgörülüyüzdür ancak. Çünkü aksi takdirde, çocuğun fikri ya da isteği bizi uğraştıracaktır. Bu, toplumlar için de böyle. Toplumlar, -ne yazık ki bizim toplumumuz da dahil- kolay kandırılabilen kimseler olduklarından onlara ‘’çocuk’’ demek yanlış sayılmaz. ‘’Biz çocuk bir milletiz, bizi herkes kandırıyor.’’ demişti bir televizyon programcısı.
    Büyük olanın planlarından uzakta istekler, şikayetler hümanist bir şekilde değerlendirilir ama, iş o büyük planlara sıçrayabilecek ‘’tehlikeli dilekler’’e gelince, orada karşımıza kapalı kapılar, açılmayan telefonlar, yanıtlanmayan mesajlar, tarihsiz randevular çıkar. Çünkü muktedir insan, bir süre sonra tanrılaşmaya, ‘’her şeyleşmeye’’ çalışıyor. Bana sorarsanız bunu kimse başaramaz, kimse tanrı olmaya çalışmamalı. Her şeyleşmek, insanlaşmaktan daha kıymetli değildir.
    Gelgelelim, üçüncü sınıf bir edebiyat öğrencisi olarak kafama takılmaya başlayan sorulardan biri de ‘’Okul bitince ne olacak?’’ sorusudur. Yüksek lisans, yazarlık, editörlük gibi alternatiflerin olduğu evrenimde şunu gönülden kabul ederim: Çalışmadan olmaz! Tembellikle hiçbir yere varamazsın. Fakat iş bu kadar basit değil. Eğitime dair trajikomik haberlerin cereyan ettiği (sahte diplomalı öğretmenler), karşınıza anlamlı anlamsız sürekli sınavların çıkarıldığı bir anlayışta geleceğe dair umutlu olabileceğiniz kadar umutsuz da kalabiliyorsunuz.
    Kimi yurtdışına gitmek gibi bir gaye ediniyor kendine. Çünkü patlamalardan, sokakta rahatça gezememekten ve geleneklerin çarpıtılıp politika uğruna kullanılmasından bıkmış, korkmuş, bunlardan kaçmak ister vaziyetteler. Saygı duyarım.
    Kimi komün bir hayat yaşamak isteğiyle plan kuruyor. Bunun için dikiyor gözlerini Ege’ye. ‘’Boş arazi’’ onun için altın yumurtlayan tavuk anlamına geliyor. Çünkü bir plazada çalışmak istemiyor. O plazanın nizamına uymak, ona göre giyinmek, saçını ona göre traş ettirmek istemiyor. Ve bu nedenle kendi yerleşimini kurmanın peşinde. Saygı duyarım.
    Kimi de araştıran bir hayat, öğrenmek ve makaleler yazmak istiyor. Bir üniversite hocası olarak başlamak istiyor memuriyetine. Ve sonuna kadar da öyle gitmek derdinde. Bu hususta kafası karışık. Çünkü bitmek bilmeyen bir sınav sürecinden geçecek. Ve derslerin ezber olmasından, hocaların ezber olmasından bıktığı için, karşısına birden bu ‘’verimli sınavlar’’ çıkınca öfkeleniyor. Ve şöyle diyor kendi kendine: İyi de biz nerede akademik bir eğitim aldık ki?
İşte bu istekleri taşıyanlar, bu istekleri doğrultusunda karşılarına çıkabilecek ekonomik, maddî, sosyal ve siyasal problemleri irdelemeye çalışıyor kendince. Üstesinden gelemeyeceğini düşündüğü bir problemle karşılaşırsa da dert yanıyor bundan; gür bir sesle ya da kendi içinden.
Bu şikâyetleri ne duyan var, ne duyup da kendini sorumlu hisseden. Çünkü ‘’her şeyleşme’’ çabası, insanlaşmanın önüne geçiyor. Ne demiş yazar; ‘’Kazanmak insanlara yetmiyor. Diğerlerinin kaybettiğini de görmek istiyorlar.’’
    İşte bu nevi tanrılaşma çabaları, bir çocuk olan bizleri –toplumu- ne zaman, nasıl, ne kadar ve niçin dinleyecek? Aslında bu soruların bütün cevapları yine çocuk olan bizde, yani toplumdadır. Bu her şeyleşme çabasını çok rahatlıkla test edebilirsiniz bu arada. Mesela bir belediye başkanı –istisnalar kaideyi bozmaz- neden hiçbir şey söylemeden ulaşıma sürekli zam yapar? Neden patates elli kuruşken birden bir lira kırk kuruşa çıkar? Neden bir rektör hiçbir açıklama yapmadan yemekhane zammı uygular? Çünkü bunlar tanrılaşma çabasının eksenine girilebilecek şikâyetler olabilir ancak. Ve ailede, mahallede, çocuk olanın fikirleri ancak ciddi manada herkesi etkilemeyecekse dinlenir.
    Yakın zamanda –Fox Tv’de- içinde çocukların geçtiği ard arda üç haber izlemiştim. Bunlardan birincisi çocuk kaçırmaya çalışan bir adamın, yakalanacağını anladığı an çocuğu apartman boşluğundan atmasıydı. Çocuk şansı varmış ki kurtuldu. Ardından gelen haber, İzmir’in bir köyünde, anneannesi ve dedesi ile yaşayan bir kız çocuğunun okumaya ne kadar da hevesli olduğuydu. ‘’Doktor olup anneannem ve dedemin hastalıklarını geçireceğim.’’ gibisinden gayeler de edinmişti kendine. Son haberse, bir ilkokul sınıfının içinde pencere olmamasıydı. Çok akıllı okul yönetimi, sınıfta bulunan pencerelerin beden eğitimi dersinde olan çocukların oyun alanlarına baktığını ve bu durumun sınıftaki çocukların derslerini olumsuz yönde etkileyeceğini söylemişti. Düşünsenize, içerisine güneş girmeyen bir sınıf. Havalandırılamayan ve yalnızca bir ampül ile aydınlatabileceğiniz bir sınıf. Hem de ilkokul! Yani en çok hayalperest olmanız gereken dönem…
Düşünsenize bu üç haberin tek bir çocuğun başına geldiğini? Apartman boşluğundan atıldınız, kurtuldunuz. Ekonominiz çok kötü, okumak istiyorsunuz. Yardımlar aracılığıyla okumaya başladınız. Bu kez de sınıfınızda bir pencere yok! ‘’Eşkiya’’ filmine benzettim bunu. ‘’Vurdular ölmedim, vurdular ölmedim…’’ diyip durur ya Şener Şen’in oynadığı karakter…

    İnsan bir bedenle geldiğini ve yine aynı bedenle gideceğini unutmasa, her şey daha güzel olur. Her şeyleşmeye çalışmamak gerekir. Çünkü kimse her şeyleşemeyecektir. Bu uğurda yapılabilecek her tür girişim yalnızca daha fazla saçma sapan olayı beraberinde getirir. İnsanlaşmak, insan olduğunu, kudretinin sınırlı olduğunu, bir çitadan daha hızlı koşamayacağını, uçamayacağını, bir balina gibi yüzemeyeceğini kabul etmek ve tüm bunlara neşeyle, hayat dolu gözlerle bakmak… Bu anlayışı istiyorum. Günün birinde…

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...