21.02.2017

Gerçeği Kendi Kalıplarına Uydurmak

Not: Her yazı için geçerli olduğu gibi bu yazı için de geçerli bir cümle: Bütün genellemeler yanlıştır, bu da dahil.
    Gerçekleri olduğu gibi görmek yerine kendi kişisel kalıplarına sokmak. Al sana hayatı kaçırmış biri. Olanı, olmuş olanı bilmek, kabul etmek yerine onu kendimizin rahatsız olmayacağı şekillere getiriyor olabilir miyiz acaba?
    İnsan her şeyi kendi geleneğiyle açıklayamaz. Açıklamamalı. Yoksa devreye yanılgılar, bir ömür kendini aldatmacalar, çirkinlikler giriyor. Bu konuda verebileceğim ilk ve en güzel örneklerden biri, insanların sevdikleri tarihî kişiliklere kusursuzluk ya da olmayan değerler katmaları. Mesela, blog adresimdeki sekmelerden biri de eğer incelediyseniz görürsünüz ki ‘’Nâzım Hikmet Ran’’dır. Birçok sebebi olmakla birlikte bu sevgimin, saygımın neden olduğunu açıklarsam, ilk önce ‘’yazdığı gibi yaşayan’’ bir insan olmasından kaynaklıdır. Sevdiği kadının yanına gitmek için, hasta halde ve hastanede olmasına rağmen ardına bakmaz ve o dönemde bulunduğu, yaşadığı evini, eşyalarını hiç düşünmeden ardında bırakır. Yalnızca hasta kıyafetiyle arkadaşının arabasına atlar ve gider. Bu, Nâzım’ın da dizelerinde çok bahsettiği bir kavramla, ‘’yürek’’le mümkündür. Ben Nâzım’ı en çok işte bu yüreğinden, cesaret edebilmesinden dolayı severim.
    Gelgelelim, ‘’Sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım/ Şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile/ Aldattım kadınlarımı’’ diyen Nâzım bu gönül ilişkileri hususunda hızlı ve biraz çocuktur da. Türlü huysuzlukları, bencillikleri de olmuştur. Ben bir şeyi ya da birini sevmenin, ona saygı duymanın beni holiganlığa götürmesine izin vermem. Nâzım da benim için büyük bir yüreği, sevdası olan ama bencillikleri de olan bir adamdır. Ola ki ben bir gün şairin kötü yanlarını görmezden gelir ve güzel, büyük davranışlarını över durursam ve ola ki sevdiğim, kimi hususlarda örnek aldığım insanı estetize edersem o zaman ben yanlış yaşamış olurum. Bununla da kalmaz artık sevdiğim insanı kendisinden dahi koparacak kadar başka yere taşımışımdır kafamdakini. Ömrüm boyunca bu hayaletin peşinden koşar dururum. Bilmem ki hayaletlere yetişilemez.
    Bir şeyi olduğu gibi görmek, onun üzerine yalan yanlış değerler katmamak neden bu kadar zor peki? Neden yalın haliyle sevmeyi beceremiyoruz da ona olmayan manzaralar ekliyoruz? Bu anlamda; olmayan şeyleri arıyor, bulamadığımızda da üzülüyoruz. Belki de sorun, arayanın arama şeklindedir.
Çok coşkulu anlarım, hatta dönemlerim oldu. Bir ufak kıvılcımın beni hemen tutuşturduğu, aleve dönüştürdüğü zamanlarım oldu. Beklentimin karşılanacağının alameti olan en ufak şeyde eteklerim zil çaldı. Hepsi de duygusal, olabileceğim en duygusal hallerimdi. Ama bu coşkuların beni yalana, yanılgıya götürdüğünü, götürmeye devam edeceğini de gördüm. Şunu anladım ki, gerçek, insanlara bazen yetmiyor. İş böyleyken de, tatmin olmadığı gerçeğe, kendisini doyuracak güzellikler ekliyor. Ama gerçek ne bir eksik ne bir fazla orada durmaya devam ediyor.
    Hollywood’un, bazı romanların, kimi medya ögelerinin bu konuda yarattığı etki çok açık. Ama ilkel insanı, çağlar öncesinin insanlarını ele alırsak, onların yarattığı mitleri nasıl açıklarız? Belki tüm bu mitolojik ögeler, masallar, efsaneler, halk hikâyeleri de bu sebeple ortaya çıktı. Yoksa Zeus’un varlığına inanmalı mıydım?!
    Gerçeklerin beni de tatmin etmediği dönemler, ben de işime gelen rüyalar ekledim ona. Film sahneleri, kimi roman paragrafları, kimi müziklerin insanı şahlandıran etkileri… Hepsini de ustaca kullandım. Sevdiğim, saygı duyduğum şeyler, benim hayal âlemimin güzelliklerinden nasibi aldı. Ta ki o âlemin bir hayalden ibaret olduğunu görünceye kadar. Gerçek şu ki; insan bilmediğini, görmediğini ya da unuttuğunu mitleştiriyor. Münferit şeyler yaşayanlarımız haricinde, hangimiz ilerleyen yaşlarda çocukluğumuzu kaybolan bir cennet gibi görmedik ki? Hangimiz iki üç sene öncesine denk gelen bir anımızı hatırlayıp da o günlerin şimdikinden ne de güzel olduğunu söylemedik? Bizim zamanımızda diye cümleye başlayan yaşlıların kimi dedikleri doğru olmakla birlikte, nostaljinin tatlı hüznüne kapıldıkları olmuyor mu? Bizim?

    İlişkilerimde, sevdiğim tarihî kişiliklerde bu ‘’gerçeğin güzellemesi’’ni defalarca yaptım. Estetize ettiklerimin gerçek olduğunu düşünüyor, bir şeyi artısı ve eksisiyle kavramıyordum. Kaba tabiriyle hep, yalnızca çarpıttım, çarpıttım ve çarpıttım. Bu bana sıcak, yaşanılır geliyordu. Sonra kavradım ki, en güzel olan şey hareket ettirilmeyen, yalın haliyle bıraktığımız gerçeğin ta kendisi. Düşlerin uçsuz bucaksız kapasitesiyle değiştirilen gerçek… Ben içimde bunları istemiyorum. Ben Nâzım’ı yüreği ve bencillikleriyle bir arada görmek istiyorum. Ben, saygı duyduğum hocalarıma hiçbir zaman burunlarını karıştırmıyorlarmış gibi davranmak ya da onları bu anlayış doğrultusunda ilahlaştırmak istemiyorum. Gerçeğin kendisi benim içimi daha çok ısıtıyor. Ve gerçeği kendi kalıplarıma uydurmaktansa, ben gerçeğin içine girmeyi yeğliyorum. Saygılarımla…

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...