29.10.2017

Söze ‘’Tarihin her döneminde…’’ diye başlamak fazla iddialı olur ama insan mekanizması bundan yüz, iki yüz sene önce de aynı matematikle çalıştığına göre size türümüzün tipik bir durumundan bahsedeceğim: İnsan her hadiseye, sahip olduğu/ kendine tutunacak bir dal yaratmak için inşa ettiği algıyla bakar. Bu algıya, ‘’dal’’a uymayan hadiseleri de ya kendi anlayışı doğrultusunda şekillendirir ya da onları reddeder.

Böyle baktığımız zaman, insanın bu mekanizması sömürülmeye aşırı derecede ‘’elverişli’’dir. İçine ‘’görmek istedikleri’’ni alıp kendisini rahatsız edecek –bir bakıma ona hakikatleri gösterecek- şeylere sırt çevirir, görmezden gelir onları. Ona ‘’var oluşunu anlamlandıracak’’ ve ‘’varlığını coşturacak’’ şeyler lazımdır. Bir an önce gerçekleşmesini talep ettiği bu isteğinin ne kadar etik, ne kadar gerçek, hakiki olduğuyla ilgilenmek istemez. Çünkü ona ‘’gerçekler’’ değil, ‘’gerçekleri’’ gereklidir. Şu halde bir şeylere derhal inanmak isteyen insan –dinden bahsetmiyorum- kendisine bunu veren herkese ve her şeye ‘’derhal’’ inanır.
Gündem olan bir haberi –bırakın onlarca kişiyi- iki kişinin apayrı değerlendirmesinin nedeni çoğu kez ‘’yorum zenginliği’’nden ziyade tam da bu sebepledir. Mevlânâ’ya mâl olan bir söz vardır: ‘’Bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye.’’ Bu mühim anlayışı insanın tipik mekanizmasında şöyle okuyabiliriz: Lafa bakmam laf mı diye, söyleyene bakarım bana benziyor mu diye.
Oğuz Atay’ın ‘’Tutunamayanlar’’ı ilk baskı yılı 1972’den 1981’e kadar –tarihlerini ucu ucuna doğru verememiş olabilirim- yalnızca beş yüz adet satılır. Nietzsche –her ne kadar katılmadığım, çelişkili bulduğum görüşlere sahipse de- yaşadığı dönemde kitaplarına rağbet görmez. Kopernik’in ‘’Güneş Merkezli Sistemi’’ başlarda pek de benimsenmez. Örnekleri sayısız kere arttırabiliriz. Fakat bu üç misal üzerinden gidersek; kendi alanlarında hangi biri bugün başvurulmayan bir kaynaktır?
İnsan yarattığı (uydurduğu) yapının çökmesini göze alamayacağı için ne kadar cinayet işlenmiştir? Ateşli bir savunucu olmak isteğiyle sarıldığı bir fikrin aksine görüşleri kaç kere kapı dışarı etmiştir? Bütün katliamlara, zulümlere, sömürülere böyle bakmak belki de mümkündür. Peki buradan ne gibi bir etik geliştirilebilir? Bir Fransız şairinin dediği gibi;

"Güzel olan, yalnızca gerçektir. Hiçbir şey, gerçekten daha güzel olamaz. Sadece odur sevilmeye değer olan."

29.07.2017

Hâl

    Yeni bir arınma dönemi daha. Yalnızlığın çağrısına koşulsuz şartsız teslim oluyorum. O anda gözüm başka bir şey görmüyor. Var olan tüm ilişkilerimi –bir kediden bir insana kadar- anında terk etmek ve tanımsız, denenmemiş, üzerine daha önce hiç oturmadığım bir taşın gölgesinde kalakalmak. Evet, böyleyim ben. Yine terk ediyorum, yine gidiyorum. Yine bir başıma kalma isteği diğer tüm isteklerden ağır basıyor. Tek başıma olursam sorumluluğum daha az olur, diyorum kendime. Ve şayet verdiğim bir hasar varsa bununla ilgilenmiyorum. Yaptığımın acıları çıkar mı? Hadi gölgelerden yaprakların hışırtısına, kuşlardan tabelalara kadar değişsin her şey. Yeni baştan oynayayım oyunu! Ben hep böyleydim. An geldi yırttım attım yazdığım her şeyi. Sonra pişman da olmadım ama anlık karar verdiğim için. Çünkü bir özenme, bir heves değil, bir ihtiyaç haliydi benim için tüm bu şeyler. Belki de kiminiz için tüm bu saçmalıklar.

    Yıkabileceğim kadarını tekrar yıktım. Geri dönülemez sözleri tekrar söyledim. Tekrar koşarak uzaklaşıyorum bir şeylerden. Belki ait olmaktan, belki birilerinin olmaya başlamaktan. Bilmem? Sonra tekrar kendime ve insanlara bunu yaşatmayacağımı zannederek bir tohum daha atacağım toprağa. Ama onun sandığım gibi kuş olup uçamayacağını, toprağın birinde duracağını anlayınca, tekrar gideceğim oradan. Bir gece uyanacak ve üzerimde hiç de haklı olmadığım bir baskı hissedeceğim. Yeni bir şeyler bulduğum düşüncesiyle yazdığım bir yazıyı belki, sileceğim. Birden. Hatta yayımlamadığım takdirde belki bunu da bir gün sileceğim.Sonra bok gibi hissedeceğim kendimi bir süre. Yarattığım etki açısından. Kendimi meşrulaştırmak isteyecek miyim? Çünkü insan bok gibi hissettiğinde kendini meşrulaştırmak, normalleştirmek isteyebilir. Ama hayır, bununla da iç içe olacağım günler geçerken. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Anlayacağım dostluğun ne olduğunu, ama ötesini hiçbir zaman temelli anlamayacağım. Günün ilk ışıklarıyla sönecek bir mum. Böyle şiirsel değil tüm bunlar. Dramatik, trajik de değil. Hep yolda olma arzusunun bir tezahüründen ibaret. Siz de biraz benim gibi misiniz?


    Beklentiyi öldürmek. Beklentiyi öldürüyorum. Beklenti beklenmiyor. Kendimden beklediklerim hariç. Kendim, yaşamın nesnesi değil öznesi olmak isterken yeniden, gidiyorum ardıma bakmadan. Özne, bir diğer özneye –ya da nesneleşmiş özneye- yapışınca beni bir soğukluk alıyor. Bununla tüm insanların beni ayıpladıklarını, bana ‘’garip yaratık’’ olarak baktıklarını düşünüyorum bir süre. Sonra hayatın hissedenler için trajik, izleyenler için eğlenceli olduğu felsefesini hatırlıyor ve trajiklikten çıkıyorum. Tek başımayken biriktirebileceğim, harcayacağım paranın daha az olacağını düşünüyorum. Bir gece vereceğim anlık bir karardan beni geri tutanın olmayacak olması gözüme güzel görünüyor. Sözgelimi bir bilet alıp şehir değiştirmeyi düşünüyorum. Ya da varı yoğu satarak kendime güzel bir karavan alıp gitmeyi. Kim tutabilir beni, toprakta sabit bir tohumum olmazsa? Varılacak nokta sabit bir tohum olmak zorunda mıdır? Bir yanıma kitapları bir yanıma eğlenceleri koysalardı eğlenceleri tercih ederdim. Böyle keskin bir ayrım yapmak zorunda neyse ki değilim. Ama şimdi iki yanımda yer alan tartılara bakıyor ve tekrar aynısını seçiyorum. Hadi yeni olandan esas yeni olan için gitme vakti. Hiç değilse içimde…

10.07.2017

Onu Daha Önce de Gördünüz

Aynı. Aynı sabahlardan, aynı fikirlerden, aynı diskurlardan meydana gelen bir gün daha. Köşesinde sessiz bekleyenin de, ağzını açıp bağıranın da, bu ikisi arasında duranın da yeni bir fikir, yeni bir cümle bulamadığı dünsel bir yarın. Otobüs saatini hesaplayarak kalktığı kafeteryadan durağa doğru yürüyen bir adam. Kulağında kulaklık ve tam da bu sırada dışarıda bir şeyleri kaçırdığına dair hiç de yeni olmayan bir his. Kilo almaktan muaf ama saçları belli ki dökülecek bir fizyoloji. Uzun saçlı olmayı ister, tombul olmanın ne demek olduğundan bihaber. Esmer mi esmer. Herkesten önce bulmaya çalıştığı bir define var: Bir fikir arıyor, bir güzel buluş. Yarına ve yarın için taze bir ses. ‘’Ancak’’ diyor ‘’böyle aşabilirim tekdüzeliği.’’

Sürekli tetikte olmayı öğütlediği zihni giriyor devreye: Farklı bir şey icat etmek başkalarının üzerine basarak yükselmek olmasın sakın?
Buna benzer çok konuşma yapmış. Belli ki karın değil ama bir baş ağrısı var bu yüzden. Onu daha önce de gördünüz; terminale otobüsün hareket saatinden yarım saat önce gelmişti. Elinde sarı bir bavul, bir süre yere bakarak yürüyor, sonra bunun kendisini özgüvensiz göstereceğini düşünerek kaldırıyor başını. Düşünüyor: İlkelerden taviz vermemeyi düşünüyor. İlkeli davranma iradesini düşünüyor. Bunun önemini ve ne kadar başarıp başaramadığını. Ve –belki de- boş yere huzursuz oluyor tüm bunlar beyninin içinde gezinirken. Zira çoğu zaman gözünden kaçan bir durum var: Hayata geçirilmesi için gereken ortam var olmadıkça her düşünce yavaş yavaş sıkıcı olmaya başlar. Eh, aklında fikirleri olan insanın sorumluluğu da o gereken ortamı sağlamak değil midir?
Sakın anı diye çöplük biriktiriyor olmayalım? böyle söylüyor bir akşamüzeri. Söylüyor ama ne gerek, ne fayda? Sonunda nasıl davranacağı konusunda kafası delicesine karışmış ve bu yüzden kimi zaman antipatik göründüğünü biliyor. ‘’Ben de sizin gibiyim’’ diyor ‘’ben de normalim. Bakmayın bana öyle garipmişim gibi. Normalim ben!’’
Sonra bu düşüncesinden de vazgeçiyor, zira normal içi boş bir kutu gibi gözüküyor gözüne. Suyu alınmış bir portakal, esmeyen bir İstanbul, … için …

Onu tüm bunları düşünürken daha önce de gördünüz. Bulunduğunuz şehrin herhangi bir meydanında. Yorgun argın bindiğiniz otobüsün camından dışarıya bakarken –seyrederken değil- köşedeki elektrik direğinin önündeydi. Sahilde ağır adım gidiyordu bir muammaya doğru. Arka koltukta arabanın kokusundan midesi bulanmıştı. Uçakta yanınızdaki koltuğun boş kalmasını isterken uçağa binenlerden biriydi. Size yaklaştıkça yanınıza oturacağını zannettiniz, neyse ki başka bir üçlü koltuk sırası vermişlerdi ona. Yarından tezi yok onu yine göreceksiniz. Hiçbir zaman son dakikaya kalmayacak ama yine de –kimi zaman- geç kalacak. Sonunda er ya da geç şu sözleri duyacaksınız ağzından:


Farklı olmak değil, yalnızca olmak. Farklı olmaya çalışmak değil, yalnızca olmaya çalışmak. Oluş, tüm ikilemleri ortadan kaldıracak şeydir. Farklı oluş ise bir paranoya. Olmak zaten yeterince farklı ve heyecanlı olacak. Fikir mi seninkisi, kibir mi? Bir daha tart!

6.07.2017

''Hayatı Seç Veronika!''

Dünyanın belli zamanları var. Talihimiz olur da o belirli zamanlardan birine - isyankâr yirminci yüzyıl gibi- düşersek hepimiz güzelleşeceğiz. O zamana dek kötüler kötülüklerini, iyiler de üretimlerini sürdürecekler. Deneyim, hele ki tüm dünyada esip gürlemeye başlayan bir rüzgarın içinde doğmak gibi büyük deneyimler, tüm kurgulardan, sanatlardan -bilimden değil belki- daha yücedir bana sorarsanız. O büyük deneyimin içerisinde yüreğiniz hoplar zıplar, her yerde söze dökülmeyi bekleyen melodiler görürsünüz. İyilik de kötülük de bulaşıcıdır. O büyük deneyimde iyilik dediğimiz şey, bir sağanağın toprağı ıslatması kadar kısa sürede bulaşır, yayılır. Önce gözlerinizi ele geçirir, çünkü görürsünüz. Sonra kulaklarınızı çemberine alır, çünkü duyarsınız. Sonra yüzünüze dokunur, tebessüm edersiniz. Daha sonra hepsi kalbinize giden bir titreşim yaratır. Hayal kırıklığına uğramaktan korktuğunuz için kendinize dahi itiraf edemediğiniz kadar gizli kalan umudunuz, beklentiniz çıkar gün yüzüne. Her şeye rağmen temkinli ve soğukkanlı olmak önemli bir ilkedir orası ayrı. Fakat nicedir yorgun ve ürkek ve cenin pozisyonunda yatan parçanız yavaş yavaş gözlerini açmayı, ayağa kalkmayı, derin bir nefes almayı, sonra şımarmadan, kibirlenmeden, hakir görmeden cüretkâr olmayı öğrenir. 

Varlık mı özden öncedir, öz mü varlığın önündedir? Bu düşünsel faaliyet ve etkinliklerin hemen yanına, hatta belki birkaç adım daha önüne koymamız gereken bir gerçek vardır: Madde, her şeydir. Bu, kapitalizmin etkisi manasında söylenen bir sözdür. Yeni doğan bebeğinizi görmenize bir süre daha mani olan, kimsenin hatırlamayacağı bir madende yıllarca çalıştıran, başınızı yukarı kaldırıp ''Göğe Bakalım'' romantizmi yaşamak isteseniz de size ''Göğe bakma, bana bak!'' diyen binaları inşa eden ve kimseye tek bir açıklama yapmaksızın okuduğunuz mektebin yemekhanesine zam yapan şeydir demek istediğim. Madde. O zaman şunu da söylemek haksızlık olmaz sanıyorum: Madde, varlıktan da, özden de önce gelir. 
Dünyamızın yaşadığı bu durum, elbette bu çağa, bu devre özgü bir şey değil. Ancak seksen öncesi yaşamış insanların müşterek olduğu bir nokta var ki o da: Vasata övgünün ilk kez bu denli yüceltilmesidir. Dünya hiçbir zaman bugün övdüğü kadar övmemiştir vasatı. Bu yüzden size en berbat kitapları verir, en aptal televizyon programlarını sunar ve ''Hayatı seç Veronika!''* der. 

İşte dünyanın kabaca şimdiki zamanı. Vasata övgü, hiçbir devirde böylesine şahlanmamış, arşa çıkmamıştı. İlk cümlelerimle son cümlelerimi ikiz yaparak burada sonlandırıyorum; Dünyanın belli zamanları var. Talihimiz olur da o belirli zamanlardan birine - isyankâr yirminci yüzyıl gibi- düşersek hepimiz güzelleşeceğiz. O zamana dek kötüler kötülüklerini, iyiler de üretimlerini sürdürecekler.

*Bu replik Trainspotting 2 filmindendir.

Amatör Saptama

Ağladığımın gecesinde çıkmıştı o satırlar. Hiç kaybetmek istemediğim bir bilinci kazandığım o gece, yazmak da görmek de çocuk oyuncağıydı. En büyük doğaçlama ustasıydım adeta. Hala daha o bilince yaklaşmak, yakın durmak tüm günkü görevim.

    Nitelik açısından iyi bir şeyler yazmak yürek isteyeceği gibi, içinde bir parça da öznellik barındırır. Hatta öznellik parçasının ne kadar olup olamayacağı dahi özneldir bazen. Mesela Don Kişot iyi bir örnektir bu konuda. Yaygın yorumlardan birini, yani ‘’kendisinden önceki o, şövalyelerin kahramanlıklarını anlatan romanslarla alay eder’’i savunabileceğiniz gibi, Ömer Seyfettin’in izinden giderek Don Kişot’ta ahlakî tavrı sorgulayabilir ve onun neticede ‘’imanlı’’ olduğuna karar verebilirsiniz. Yahut ‘’Don Kişot’luk yapma’’ diyerek de işin içinden çıkabilirsiniz. Ancak hangi etik, ahlakî, edebî vs. ölçütle eleştirirseniz eleştirin, bu eser bir yapıt, çoklukla duyduğumuz üzere de bir başyapıttır. Her şeyden önce içinde olduğu edebî türe –romana- has kurallarla yazılmıştır. Ve kimse kalkıp da bu yapıtın roman olmadığına dair bir eleştiri getirmemiştir. Biçimden çok, içeriktir tenkide konu olan, olması gereken… O halde bugün hiç mi hiç tat almadığımız, hatta samimi sohbetler arasında küfür dahi ettiğimiz, popülist olmasından ötürü bir türlü saygı duymadığımız o kimi anlatı toplamlarına da ‘’roman’’ dememiz doğru olan. Bu tabii ki ‘’Don Kişot’luk’’ yapmamıza, ‘’İçimizdeki Şeytan’’ı didiklememize, ‘’Anayurt Oteli’’mize uğramamıza ya da ‘’Deliliğe Methiye’’ dizmemize engel değil, hatta biraz da tüm bunları yapmak için bir sebep. Fakat bir binayı ‘’iyi bina’’ ve ‘’kötü bina’’ diye ayırırken nasıl ikisinin de bir bina olduğunu kabul etmiş oluyorsak, o yakınlık hissedemediğimiz uzun anlatı bütünlüklerinin de roman olduğunu kabul etmek durumundayız.

    Buradaki uzun yıllardır yaşanan çelişkinin sebebi fikrimce şu; söz konusu sanat olduğu zaman insanı zaaflarından, beşeriyetinden arındırıyor ve sanatı –kimi zamansa sanatçıyı- da bu arınmanın merkezine oturtuyoruz. Popülist olmak ve bu ‘’gücünü’’ devam ettirmek istemekle para kazanmak için şiir, öykü, roman, tiyatro metni yazmak arasında dağlar kadar fark var olmasına var. Ama birçok hakiki yazar, bu ikinci dediğimi yapmıştır. Öyleyse onları artık ‘’sanatçı’’ olarak görmeyecek miyiz? Aksine! Sanat çıkmaza düşenlerin işidir. Sanatla geçen bir hayattan sanat çıkmaz, çünkü onda bir yapıt çıkarmaya yetecek kadar baş ağrısı yoktur. Tolstoy zengin âlemini neden sahte buldu…
    Yakın zamanda –bugün 2017’nin yirmi sekiz haziranındayız- İzmir’de bir sohbet meclisinde oturuyordum. Masada bulunanlar arasında İzmirli bir Fransızca öğretmeni de vardı. Bir süredir Rilke’nin Fransızca şiirlerini Türkçe söylemekle meşgul olduğunu anlattıktan sonra, Rilke’nin bu şiirleri İsviçre vatandaşlığı almak için yazdığını da ekledi. Fransızca hocası bundan biraz rahatsızlık duyduğuna, böyle bir şey yapmanın ne gereği olduğuna dair de bir eleştiride bulundu. İşte arınmanın merkezine sanatı –kimi zamansa- sanatçıyı koyma durumu tam olarak budur. Fakat herhalde geciken ev kirasını ödemek için birkaç gece taksiye çıkan bir adama karşı aynı rahatsızlığı duymazdık değil mi? Yanisi şu; şiir, dünyadan aldıklarıyla dünyadan bağımsız durabilir, ama şair asla.
İşte bu suni kutsiyet şunu kabul etmemize engel oluyor: Dostoyevski’nin ‘’Suç ve Cezası’’ ile Elif Şafak’ın ‘’Aşk’’ı aynı edebî türün içinde yer alır. İkisi de romandır.

    Bu, yüzeyinde zor gibi görünen eylemi gerçekleştirirsek Dostoyevski evin bir mobilyası olmaktan çıkıp küfreden, kimi şeyleri unutan, tıpkı bizim gibi çeşitli bağımlılıkları olan bir adama dönüşecektir. İlk başta kulağa hoş gelmese de bu ‘’yakınlaşma’’ fikrimce şuna yarayacak; ‘’Yeraltından Notlar’’ı bir turistik geziye çıkar gibi okumayacağız, Yeraltından Notlar turisti olmayacağız. Yoksa sanatla –kimi zamansa sanatçıyla- aramıza giren bu sisli duvarın bedelini onlar tarafından aldatılmakla öderiz. Kişi âşık olduğu kimse tarafından aldatılmak istemiyorsa, ayaklarını biraz daha yere bassa iyi eder.

28.06.2017

    Merhaba mektep yılları sakini. Böyle bir kitle var mı, pek bilmiyorum gerçi. Bir ay olmuş yazmayalı. Bu sürenin ilk iki haftası çok çabuk, son iki haftasıysa ona nazaran yavaş geçti. İlk iki haftası hiçbir şey yapmadım zira, son iki haftasıysa çoğunlukla yoğundum. Hiçbir şey, nitelik bile zamana karşı gelemez ama, yalnız o onu biraz yavaşlatabilir. Bomboş bir kavanozun içinde adım atan bir karınca düşünün; kavanoz ne kadar boşsa o kadar ''hızlı'' gidecektir son noktaya. İçinde ne kadar çekirdek kabuğu varsa da onları toplamaktan o kadar yoğun yaşayacaktır günlerini. Sanırım bu şekilde açıklamak mümkün. 
    Şunu söylemem gerekiyor öncelikle: Hep ve hep tetikte olmaya çalışıyorum. Zemin o denli kaygan ki, ince eleyip sık dokumaktan başka bir çare bırakmıyor insana, insan olana. Bunu söylüyorum çünkü; ''bir şey tuttu mu, artık hep o formülle yaşamak'' adında bir üçkağıt var. Fark ettiniz mi bunu? Özellikle bizim yazarlar yaparlar bunu. Yeraltı edebiyatı, gibi görünen ve okuyucuda etki yaratan bir ilk ''eser'' çıkardılarsa, ''aynı adam'' olmayı sırf bu yüzden sürdürürler. Ve ne kendileri kendilerine, ne de bir başkası onlara şu soruyu hiç sormaz: Yerinden olmamak için her gün aynı kalıyorsun, sıkılmıyor musun bundan? Bunu söylüyorum çünkü; ileride adımın şu an olduğundan birkaç adım daha ötede olabileceğini seziyorum. Belki de yanılıyorumdur, kim bilir? Ama şimdiden tekrar ve tekrar anlaşma yapıyorum kendimle: Tutanın peşinden tuttuğu için gitmemeliyim. Öyle istiyorsam gitmeliyim yalnızca... 

Ve bilirim ki; açıklamalar, çoğu ''beni yanlış anlama ama''lar, çoğu ''ben şöyle şöyle değilim ama''lar, aslında karşı tarafa değil, kendimize bir açıklamadır. Karşı tarafı değil kendimizi ferahlatmaya çalışırız. Ben de şimdi tüm bunları söyleyerek aynı gizli niyeti gerçekleştirdim. Size değil, kendime bir açıklama yapmış oldum...

    Okuyorum: Avrupa tarihini, edebiyat devirlerini... Az önce ''Ezilenler''i bitirdim. Galiba bu süreç ilk olarak, sürekli okuyup kendini geliştiren birkaç insanı -detay önemli değil- gördüğüm ve bu anlamda onlardan çok uzaklaşmak istemememden kaynaklanıyordu. İçerisinde girdiğim birkaç edebiyat, felsefe camiası üyeleri herhangi bir çalışmalarıyla yurt dışına gitme, bir şiiri, öyküyü tercüme etme, önemli bir ilim adamı ile söyleşme vs. konularında o denli konuşuyor ve konuların o denli içlerindeydiler ki... 
    Sanırım bu beni kamçılayan ilk şey oldu. Bir başkasında belki de merak, evreni meraktan başlardı tüm bu okuma, araştırma, bu uğurda uykusuz kalma maceraları. Ama dürüst olmak gerekirse bende; yavaşlama ve bu nedenle beni geçen insanlara yetişme -ama asla onları ezme değil- telaşıyla başladı tüm bunlar. Fakat uzun soluklu olmadı bu ''müsabaka'' 
Zira merak, istek, aydınlanma arayışı çok çabuk geçti önüne bu türden yarışların. Böylelikle kafamın içinde ''kendim ve okuduklarım'' adında bir evren meydana geldi. Bu evren artık benimle her gün konuşuyor. Belki daha doğrusu; ben o evreni artık her gün dinliyor ve herhangi aptalca bir şey için onu satmıyor, ondan vazgeçmiyorum. Yarının erken saatlerinde yolcu olmama rağmen, muhtemeldir ki bu gece de ''bir şeyler duymak''la meşgul olup uykuyu biraz ileriye taşıyacağım. 

    Dün gece ağrımaya başlayan bir başla beraber ''hakikate ulaşma çabasını'' düşünürken, bu niyetin birçok insanı nerelere sürüklediğini fark ettim. İlerleme, der yazar, basitliğe doğrudur, karmaşıklığa doğru değil. Buna çok inandım, hangi konuyu ele alırsak alalım, bu durum, beni salyaları fışkıran bir etobur olmama konusunda güzel bir mevsimin diliyle ikaz ediyor. Tüm bu hallerle beraber şu satırları yazdım;

Yetişmeye çalıştığım bir ''ben'' var,
Biliyorum ölümlü olduğumu.
Fakat hırs, azim, inat, merak... ne derseniz deyin
Gayrısından değil,
Kendimden.
Yanlış ayakkabıları giydikten sonra
Tüm ağaç ve fidanların köklerine değmiş tabanların
Ne çıkar? 
Ben ''ben''e yürüyorum; hakikate.
Hakikat kırbacıyım ben, ''ben'' için
Ama bu sınırlı bedenle, farkındayım
Sınırsız ''ben''e ulaşamam.
Fakat bunu bilmenin verdiği düstur 
Gerisi için kâfi...

Yazasım yok şimdi. Yakında bu adreste güzel şeyler yapmayı umuyorum. Görüşmek üzere.

25.05.2017

Kaçamaklar Sokağı

‘’Dijital dünyadaki analog oyuncu’’
    Böyle çevrilmişti altyazısı o soygun filminin bir repliği. Gerçekten böyle mi hissediyordu? Daha mühimi; gerçekten böyle miydi? Kendi hayatında savaş açtığı, bazen yenildiği, bazen galip geldiği bir konuydu bu. Bundan daha mühim bir varoluş kavgası görmüyordu kendine. Tabii karnı tok ve cebinde az miktarda da olsa bir nakit varken. Yoksa yaşama dair anlamlı ya da felsefik soruları guruldayan bir karınla sorabileceğini herhalde o da sanmıyordu. Dediği gibi; dijital dünya… Ama ne zamanki kendine daha ‘’reel’’ ve somut bir dünya yaratma istemiyle kitaplara, kaleme kâğıda sarılsa, bu kez de genç, heteroseksüel bir adam olarak yaşadığı tereddüt anlaşılabilirdi: Peki kadınlarla nerede tanışacağım? Zira o dünyada, tüm cesaretini toplayarak birine bir teklifte bulunmak artık unutulmuş bir eylemdi. O halde sevişmek, kadınlarla tanışmak için kullanabileceği iletişim alanı neresiydi? Ve tekrar dijital dünya…

    Boş bulunduğu vakitlerde elinin telefona gidip gitmemesi arasında ikilemde kalıyordu bazen. Tekrarlayalım: bazen yenildiği, bazen galip geldiği bir konuydu bu. Ama ne zamanki eline bir aygıt yerine bir kitap alsa –ki kitap da aslında bir aygıttır- telefonla uğraşırken boğazında hissettiği o acı tadın yerinde başka şeyler cereyan ediyordu; gerçek bir şeyler. Pazara gitmek, ağacın dalından meyve koparmak, nefes almak gibi gerçek bir şeyler. Diğer türlü sıkıldıkça baktığı, baktıkça sıkıldığı bir kısır döngünün içerisinde değil miydi? Şu anda bile bir yazı yazıyorsa, bir cihazı kurcalamaktan daha iyi hissetmiyor muydu? En azından hiç de yorgun olmayan bir bedeni?

    Gerçek şuydu ki; bir akşamı eline kitap alarak geçirirse normal bir yorgunluk hissederdi. Oysa öbür türlü, yorgunluktan bir an önce uykuya yatırılması gereken bir hayvan olup çıkardı. Daha fazlası asla değil. Sosyal medya beraberinde yorgun öğrenciler mi getiriyor? başlığını taşıyan bir haber okumuştu bundan birkaç ay önce. Getiriyor mu?

Çoktan terk edilmiş bir toprağın izini sürüyorum ben. Kayıtsızca, umarsızca, haince terk edilmiş bir toprağın. Orada ne eğlence bulabilirim bilmiyorum. Partiye katılan insanlar, çizginin diğer kısmında değiller mi? Ben bu yolculuktan ne bekliyorum öyleyse? Bir avuntu mu? Kafamın ampülü yanar yanmaz, gözlerim uykudan uyanır uyanmaz beni duraksatan nedir şu birkaç konuda? Gece gündüz ve ahmakça bir eğlence anlayışıyla arama set çekmeye çalışma konusunda? Beynime yerleşen de ne?

    Erteliyoruz ve onun için biraz daha geç gidiyoruz eve. Okumayı erteliyoruz, çabalamayı erteliyoruz, merak etmeyi, ettiğimiz merakla uğraşmayı erteliyoruz. Biraz daha durayım, diyoruz burada, şurada, orada. Buralar, şuralar, oralar… Ne fark eder? Hepsi aynı yer. Hepsi aynı yere çıkıyor: Kaçmaya. Cevaplardan ve sorulardan, iyilerden ve kötülerden, ışıklardan ve karanlıktan kaçmaya. Öyleyse ilk kez gittiğimiz bir yer de olsa, her gün geçtiğimiz sokak da olsa fark etmez. Her yer tek bir yer: Kaçamaklar sokağı.

6.05.2017

Bir öykü, roman ya da genellersek ortalama bir kitabı doldurabilecek kadar cümleyi hiçbir zaman yazamayacağımı düşünmüşümdür hep. Çevremde yazı yazan, hatta inceleme kitapları yayımlayan insanlar oldu. ‘’Yeni bir öyküye başladım’’ gibi cümleleri çok duydum ve bunun nasıl bir şey olduğunu asla bilemeyeceğimi düşündüm. Hala da öyle. Belki bir roman ya da sayfalar dolusu öykü yazmak, biraz sorumluluk isteyen bir iş diye böyle düşünmüşümdür. Ya da üçüncü sayfaya koyduğum karakterin özelliklerini kırk dördüncü sayfada yok saymak istediğim veya tüm bu tutarlılık gerektiren durumu sayfalar dolusu yazılar yazarken unutacağımı düşündüğüm içindir. 

Gelgelelim, içten bir şeyler yazmanın da ne demek olduğunu aslında yeni yeni öğreniyorum. Şiirin yürekten geldiğini, bir bina inşa edercesine hesaplı olmadığını, şiirin hesabının kendi içinde zaten olduğunu ve onun üzerine bir şey eklemenin ya da içinden bir şey çıkarmanın gerek olmadığını, çünkü ‘’o haliyle’’ şiir olabildiğini yeni öğreniyorum.

Okuması dakikalar süren şeyler yazmışımdır. Hala da yazıyorum. Ama roman? Sayfalar dolusu öykü? Aslında belki de en kesin cevap şudur; hiçbir zaman bunu denemedim ki. Hiçbir zaman bu konsantrasyonu benimsemedim ki. Şunu anlıyorum ki, sıkıldığımı söylediğim zamanların aslında hemen hemen hepsinde ben kendimi sıkıyorum. Türünü şimdi belirleyemesem de bir şeyin uğraşısına ‘’yol’’ dersek, o yolun daha başında hep dönmüş gibi hissediyorum. Ve mutsuzluğumun asıl ve asıl mutsuzluğumun kaynağı da aslında bu: Uğraşıyı terk edip durmak.

Biraz insaflı davranmam gereken kısımlarım da yok değil. Mesela, bazen o kadar duygu yüklü bir an yaşar ki insan, genel olarak yazı yazan biri olsa dahi, o anın yoğunluğuyla bunu kâğıda dökmek istemez. Ama tam istememezlik halindeyken de bir soru dürter durur: Bunu yazmalı mıyım? Çoğu zaman yazmayı beceremem öyle zamanlarda. Buna zaten duygunun yoğunluğu da izin vermez. Ama derim kendi kendime, bunları yazmazsam en önemli şiirlerimi yazmamış olmayacak mıyım? Ve o büyük şairler, bu yoğun duygusallıklarında yazmayı nasıl becerdiler?

Yazmak, yani böyle kişisel şeyler yazmak birkaç sebeple açıklanabilir. İlki Sait Faik ekolüdür. Yazılmazsa deli olunur. Bir diğeri ise daha az görkemlerin bulunduğu –insaflı davranıyorum- bir ekoldür. Hatta o ekole yalnız okuma, yazma bildiği için yazıyor da diyebiliriz. Bir diğer sebep olarak da, büyük, duygusal anlardan istifade etmektir. Yani içinde bulunduğunuz o büyük anın hissettirdikleri kadar büyük şeyleri bir daha yazamayacağınızı düşündüğünüz içindir. İtiraf etmek gerekirse, bunlar benim fark edebildiğim sebeplerdir. Ve yine itiraf etmek gerekirse, bu üç evreyi de yaşadım, yaşıyorum ve sanırım yaşayacağım. Bazen de yazdıklarınızdan feyz alınsın, etkilenilsin, alıntılar yapılsın diye yazarsınız. 

Söz gelimi ben bu yazıya başladığım ilk anda, az önce okuduğum bir Henry Miller sözünden etkilendim. Ve ‘’kitap yazabilmiş biri olmak’’ meselesini düşündüm. Bunu yapamayacağımdan bahsetmiyorum. Bunu yapmamış, denememiş olmaktan bahsediyorum. Büyük bir emek ve vaktin harcandığı bir uğraşı olduğu için ve ben de girdiğim yolları bugüne dek devam ettirememiş olduğum içindir ki böyle bir şey yapabilmek –bir kitabı dolduracak ve kurgunun çelişmeyeceği yazılar yazabilmek- galiba hep zor göründü.

Oysa bilmediğim, üzerine düşünmediğim, üzerine düşünebileceğim bir kıvamı kendimde tutturmadığım için –tutturamadığım değil- bugüne dek yazı yazmanın ‘’tek gecelik bir ilişki’’ olmadığını anlamamışım. Bugüne dek bunun bir ‘’geçerken uğradık’’ değil de bir yol olduğuna, başka türlüsünün ancak geçici bir eylem olduğuna kanaat getirmemişim. Oysa işte masamda duran şu birkaç kitap ve –araştırma, inceleme kitaplarından tutun da romanlara, şiir kitaplarına kadar- salondaki kütüphanede dizilmiş onlarcası ‘’yazıya bir akşam ziyareti’’ anlamına gelmiyor. ‘’Yazıya taşınmak’’ demek oluyor. İşte devam ettirmediğim –ettiremediğim değil- yolun adı: Yazıya taşınmak. 

Bunu ‘’bir şeyler’’ diyebileceğimiz konularla ilgilenen herkes ve her uğraşı alanı için söyleyemez miyiz? İngilizce öğrenmek, bir enstrüman çalmak, sınavlara hazırlanmak, bir portre çizmek, düzenli bir odaya sahip olmak… Belki bunların hepsini aynı anda, sırasıyla ve planlı bir şekilde yapamazsınız, ama seçtiğiniz bir ya da birkaç şeyi –istediğiniz takdirde- sürdürebilmeniz mümkün görünüyor. Başarı mı tüm bunların müsebbibi? Başarılı olma isteği mi? Sanmıyorum. Ben başarılı olmak değil, yazı yazmak istiyorum. Ve dış dünyayla ilişki halinde bir iç yol kurmak istiyorum kendime. Kimi zaman uykusuz kalacağım, kimi zaman mutlu, kimi zaman kederli olacağım bir iç yol. Ama ancak böyle anlamlı hissedeceğim. Anlamlı? Belki yegâne amaç da budur: Kâinatla kendimiz arasında, kendimizin tatmin olacağı bir uyum yakalamak. Peki kainatın bu konuda bizimle hem fikir ve ikna olduğunu kim söyledi? Galiba siz ikna olduğunuz zaman o da ikna olmanın ne olduğunu öğreniyor. Yani süreklilik… 

Düşünsenize, bir ağaç, üzerinde durduğu toprakta her gün durmuyor olsaydı, ona ağaç diyebilir miydik? Güneş bizi her doğduğunda ısıtmıyor, yakmıyor olsaydı onun hakkında şimdiki gibi bir fikrimiz olur muydu? Bu yüzden –aslında her zaman olduğu gibi kendime- şunu da söylemeliyim; şu bahsi geçen iç yolu her gün yürümezsen, bu sana ayakların hakkında ne gibi bir fikir verir? Sıkıcı, belki de acı bir cevap bulabilirsin en fazla.


Tüm bu dediklerim üzerine bir yargılamada bulunacak olursam; belki bir başka coğrafyada bu teorik, düşünsel konuları çoktan çözmüş ve bir başka sürece girmiş akranlarım var olabilirler. Bir yirmi dört yaşın, daha fazla şey mi bilmesi gerektiğini yoksa bu düşünsel evrenin onun için şimdilik yeterli mi olduğunu bilmiyorum. Galiba yolun neresinde olduğumu bilmektense yolda olduğumu bilmekle ilgileniyorum. 

4.05.2017

Size ''24''ten sesleniyorum: Uyuşuk olan her şey sizi kandırıyor ve bunun bedelini çok ağır ödeyebilirsiniz. Hayatta geriye attığımız, yüzleşmekten korktuğumuz, görmezden geldiğimiz şeyler vardır. Bir güne daha onların karşısında dikilmediğimiz için ''rahat'' uyanabilsek de onlar kanserli hücreler gibidir. Eğer gerçekçi olup iş işten geçmeden olanların, olabileceklerin farkına varmazsak son sözü maalesef o söyleyecektir. 

Filmlerde gösterilen aşklar, reklam kuşakları, mevsimlik şarkılar, bittabi tüm bunların ''mekanı'' olan televizyonun kendisi sizinle sadece şu konuda iyi anlaşır: Koltuğunuza daha da gevşeyerek uzanmanız, daha da esnemeniz, bu nedenle daha yorgun hissetmeniz. Twitter şirketinin binasında ''Yangın anında tweet atmak yerine, binayı terk edin!'' yazar. Bu size telefon ve televizyonu satan adamlar hakkında nasıl bir bilgi veriyor? 

Ürettikleri şeylere kendileri bile inanmıyorlarsa, tek bir çıkar vardır: O ne haz, ne tutku, ne keyiftir. Egoyu tatmin etme isteği bile, kendine bir tüketici yaratmak ve bunun için sürekli aptal saptal şeyler icat etmekten daha onurludur. Hiç değilse ilkinde insanın tabii bir dürtüsüne cevap verilir.

Bugün bu kavramların çok önemli olduğunu düşünüyorum ve kendime sık sık dediğim gibi; Ben hep aynı şarkıyı söylüyorum. Yine aynı şarkıyı söyleyeceğim. Belki başka bir ses tonuyla, başka bir ritim tutarak ama, hep aynı şarkıyı...

O şarkıysa bizi ölümümüze kadar terk etmeyen yanıltıcı, insanı ahmak eden, gerçeklikten uzaklaştıran her şeye karşı zihnimi muhafaza etmek, onu bu dış etkilerin dışında geliştirmeye çalışmaktır. Lütfen söyleyin; en son ne zaman telefona bakmak için zaman bulamadınız da kitap okumak için zaman buldunuz? En son ne zaman yeni bir şarkı keşfetmeye zaman buldunuz da, check-in yapmaya zaman bulamadınız? Özetle; en son ne zaman gerçek bir şeye vakit ayırabildik de, sanal bir şey için yeterince vakit ya da isteğimiz olmadı? 

Bugünün dünyasında bu bile bir mücadele konusu! Kitap okumak için bile önce alıştığımız ve bizi uyuklatan çoğu şeyden uzaklaşmaya, onlarla aramıza mesafe koymaya ve kendimize kitap okuma alışkanlığı/ kültürü edinmemize ihtiyacımız var. Hal bu iken aklı işletip zenginleştirecek olan şeylerle iletişim kurabilmek için önce tuzakları bilmek, onları yok edemesek de onların ne mal olduğunu anlamak gerekiyor. Yani tek bir görev değil, iki görevle yüklüyüz bu çağda. 

Küllerimizden yeniden doğmayacağız, masalları hayatımızın sonuna dek dinleyemeyiz ya da hayatımızın sonuna dek masal dinleyemeyiz. Öleceğimizi zannetmiyor olabiliriz, ama öleceğiz. Bunu karanlık, huzur bozacak bir vasıfla söylemiyorum. Hatta aksine, bunu aydınlık bir vasıfla söylüyorum. Çünkü; başımıza gelecek ve ''hadi canım, yok artık!'' dediğimiz çoğu şeyle bir gün ''seve seve'' karşılaşacağız. Özel yanımız tiplerimiz, isimlerimiz, ses tonlarımız, ailelerimizin geldikleri yerler ya da kıyafetlerimiz olamaz. Özel yanımız içerisinde bulunduğumuz bu hayata dair zorunlulukları iyi saptamamız olabilir ancak. 

Bu belki bir coğrafya sorunudur, yani belki Türkiye insanı biraz tembeldir, kitap okumaz. Belki tüm dünyada böyle bir eğilim, böyle bir aptallık baş gösteriyordur, orasını henüz tam bilemiyorum. Bize özgü nedenler de vardır, insanın kendine has sebepleri de. Ama ben şimdi ''24''ten size sesleniyorum ve biliyorum ki tüm bu dediklerimi deneyimlemeden birçoğunuz ne hissettiğimi anlamayacaksınız. 

Gerçekçi olmaktan korkmayın. Düşüncelerinizden çalan, düşüncelerinizi yozlaştıran bir duygusallık olsa olsa bencilliğin diğer adıdır. 

Acı gözlerimizi açar.

7.04.2017

Gülmek yakışır mıydı bana, bizlere
Bilmiyordum.
Çok mu çirkin oluyordum güldüğümde?
Çünkü aynalar çirkin olduğumu söylerdi
Çok mu ciddiyetsiz görünüyordum gülerken?
Çünkü hafife alındığımı hissederdim.
Gülmek yakışır mı bana?
Biraz sararmış –yani ayıplanan- dişler, gülerken genişleyen alnım, değişen burnum, geriye giden kulaklar, ağırlıklarımın ellerimden alındığı düşüncesi…
Ne diye düşünürdüm ki tüm bunları?
Ne diye bu kadar insan olacaktım?
Tebessüm ettiğimde samimi, sıcaktım
Ama bunu kimse görmeyecek.
Gülmek bize değil, çocuklara yakışır
Ancak onlar yapmıyor hesabını bunların.
Ruhu çocuk olanın inceliğinde yaşıyor
Yeryüzündeki cennet
Ama büyümek
Büyümek de gerek…


8 Nisan 2017

31.03.2017

1989 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde tıp eğitimini alan Agâh Aydın'ın yeni izlediğim konuşmalarından biri. http://www.agahaydin.com/biyografi adlı kişisel adresinden de merak edenler araştırmaya devam edebilirler.


22.03.2017

Kendini Ölçüt Sanmak*

‘’Kendini ölçüt sanmak’’ daha çok genç sanatçılarda görülen, son yıllarda da oldukça yaygınlaşan bir hastalık. Diyelim bir eleştirmen yeni bir akım üzerine olumsuz bir yazı yazmış. Hastalığın belirtisi şu: O akıma bağlı sanatçılar, yaptığı eleştiriler yerine, eleştirmeni ele alıp, ahmaklığından ayılığına kadar, dümdüz giderler. İnce alaylı adlar bulunur, yakıştırma öyküler anlatılır, sonra da sağda solda dolaşılarak bunların yayılmasına çalışılır.
    Ya da diyelim tek bir sanatçıyı eleştiren, yeren bile değil, yeterince övmeyen bir yazı yazdınız. Daha önce sizin için iyi şeyler düşünen, söyleyen bir kimse de olsa, hemen düşünceleri, sözleri değişiverir. İyisi kötüsü, yeteneklisi yeteneksizi, yirmi beş yıldır tanıdığım pek çok genç sanatçıda gördüm bu hastalığın belirtilerini. Nedeninin bencillik olduğu kanısındayım. Öylesine bir bencillik ki, sonunda kendisini ‘’ölçüt’’ gibi görüyor insan: Beni beğenenler sanattan anlayan eleştirmenlerdir, beğenmeyenler bir şeyden anlamaz.
    Bireyci sanatçıların gençliklerinde bu hastalığa yakalanmaları yadırganmayabilir. Çünkü bireyci sanatçıları ancak sağlam bir kişilik, gerçek bir kendine güven kurtarır bu duruma düşmekten. Yeni yetişen gençlerde ise böyle bir kendine güven olamayacağı için, bireycilikleri onları en küçük eleştiriler karşısında bile tedirginleştirir, kendilerini ölçüt gibi görmeye, eleştirileri küçümsemeye sürükler. Ama toplumsalcı sanatçılar neden bu duruma düşüyorlar?
Romain Rolland çok değer verdiği bir eylem adamını, ‘’Çağımızın en büyük insanıdır, en bencil olmayanı,’’ diye övermiş. ‘’En büyük’’ değerlendirmesi belki hepsini kapsıyor ama, ‘’en bencil olmayan’’ sözü, bence, daha önemli.
    Toplumsalcılık bencilliğin sona erdiği yerde gerçek anlamına kavuşur. Toplumsalcılığa üstü örtülü bir bencillikle gelenler, toplumsalcılığı kendilerine basamak yapmak isteyenler, sonunda bu ikisi arasındaki temel uyuşmazlığın ağırlığı arasında ezilirler. Kendilerini toplumsalcı gösteren, ya da toplumsalcı sanan bireyciler olarak, kısa süreli başarılar elde etseler de, eylemin yaratacağı deneylerden geçerken kayar gider, yok olurlar. (Ya da, az bir olasılıkla, bireyciliklerinden kurtulur, arınır, bencil duygularla girdikleri toplumsalcılık alanında bencilliklerini aşarlar.)
İçinde yaşadığımız toplumsal düzenin, pazar anlayışının, günümüz insanında kendini koruma güdüleri oluştururken, bireyciliği, bencilliği körüklediği yadsınamaz. İnsanları bu durumdan kurtaran ancak bilinçlenmeleri, içinde yaşadıkları toplumsal düzenin kötü etkilerini anlamalarıdır. Bu bilinçlenme ise bir çatışmanın başlangıcı oluyor. Toplumsal düzenin bireyciliğe, bencilliğe iten baskıları ile bilinçlenmenin bunu önleme çabası arasında bir çatışma. Demek ki günümüzde, bilinçlenmiş, toplumsalcılığı seçmiş insanların da bireycilikten, bencillikten tam anlamıyla kurtulmuş oldukları ileri sürülemez. Onlarda da, içinde yaşadıkları toplumsal koşullarla kendi bilinç düzeylerinin belirleyeceği oranlarda, az ya da çok, bir bencillik olması doğaldır.
    ‘’En bencil olmayan’’ sözünün önemi bu noktada iyice açıklık kazanıyor sanırım. Toplumsalcı sanatçılarda bilinçlilik düzeyinin çok yüksek olması gerekir. Bilgiler yetmez onlara, bilgilerin ötesine geçebilmeli, toplumsalcı kültüre, bu kültürün yaratacağı hoşgörüye ulaşmış olmalıdırlar. Onlar da bireyci sanatçıların baktıkları bir dünyaya bakacak, ama değişik kültürleri, değişik düşünüş yöntemleriyle toplumsalcı içeriği göreceklerdir. (Toplumsalcı sanatın sınırlı bir içeriği olduğu, her konuya el atamayacağı izlenimi, slogan dönemini aşamamış, toplumsalcı kültürden yoksun sanatçıların yarattığı yanlış bir izlenimdir.)
    Bilinçlilik düzeyleri böylesine yüksek kişilerin ise, bencillik oranlarını en aza indirmiş, bencillikten iyice uzaklaşmış olmaları doğaldır. Bizim son yıllarda ürün veren genç toplumsalcı sanatçılarımız ise, bu bakımdan, bireyci sanatçılardan başka türlü bir davranış içinde değiller. Eleştiriler karşısında çok daha saldırgan, ‘’kendilerini ölçüt sanmak’’ta çok daha aşırı oldukları bile söylenebilir. Yıllarca toplumsalcı sanatı savunmuş bir eleştirmen onların yazdıklarını beğenmediği, onlara ters düşen sözler ettiği anda, toplumsalcı sanatın düşmanı oluveriyor. Onları överseniz toplumsalcı sanattan yana, onları yererseniz toplumsalcı sanata karşısınız. Düşünceleriniz, görüşleriniz hiç önemli değil. Tek ölçüt kendileri…
    Oysa toplumsalcı sanat alanında sanatçıyla eleştirmen arasındaki ilişkilerin değeri büyüktür. Yankılara kulak vermek, eleştirilere açık olmak, toplumsalcı sanatçıyı bireyci sanatçıdan ayıran belli başlı özelliklerinden biridir. Bütün sanatçılar gibi, toplumsalcı sanatçılar da, her şeyden önce, sanat alanında yetenekleri varsa başarıya ereceklerine göre, beğenilmeyen yanlarının toplumsalcılıkları değil, sanatçılıkları olabileceğini unutmamalı, özellikle, toplumsalcı eleştirmenlere güvenmeli, onlarından görüşlerinden yararlanmaya çalışmalıdırlar. Yeteneksiz bir sanatçının, bağlandığı dünya görüşüne sanat alanında katkısı olamayacağı açıktır. Yeteneksizliğini gördüğü için sanatı bırakmış dürüst insanların sayısı ise sanıldığının çok üstündedir.
    ‘’Kendini ölçüt sanmak’’ bireyci sanatçıları yalnızca küçültür, gülünç eder; toplumsalcı sanatçıların ise, yaşadıkları düzenin bencilliğe iten baskıları ile bilinçlenmenin bunu önleme çabası arasındaki çatışmada yenik düştüklerini, bireyciliklerinden kurtulamadıklarını gösterir.


* Memet Fuat’ın Politika dergisindeki 25 Şubat 1976 tarihli bu yazısı YKY’den kaynak alınmıştır.

13.03.2017

Merhabalar. İstanbul Kadıköy'deki Nâzım Hikmet Kültür Merkezi (NHKM), Mart ayında çeşitli söyleşiler gerçekleştiriyor. 9 Mart'ta ilk etkinliğin başladığı Nhkm'de önümüzdeki günlerde de dolu dolu edebiyat söyleşileri var. Tarih ve içerikleri aşağıda: 


9 Mart tarihli Yeni Nesil Edebiyatçılar Ne Anlatıyor? adlı söyleşiye ben de katıldım. Murat Tülü'nün (kim olduğunu bilmesem de güzel bir konuşma gerçekleştirdi) katılımıyla gerçekleşen söyleşide konunun özneleri Murat Uyurkulak, Murat Menteş ve Emrah Serbes idi. 



12 Eylül ile beraber gelenekten (sokaktan, kollektif hareketten) kopan bir toplum ve bunun edebiyata yansıması bu yazarlar ekseninde işlendi. Yazarların ortak noktası olarak; emek sürecine uzak olma, köksüzlük ve kaybeden olma belirtildi.
Bu nedenle ilerleyemeyen ve çürümeye sürüklenen bir edebiyatın yaşandığını belirten konuşmacı son olarak biraz da duygulanarak; gözlerimizin tekrar yıldızlara bakmasını sağlayacak bir edebiyatin gerektiğini söyleyerek konuşmasını sonlandırdı. Diğer etkinlikleri de takip etmek isteyen arkadaşlar yukarıda paylaştığım fotoğraftan takip edebilirler.

11.03.2017

Türk Romanında 12 Eylül Darbesi

Yakın tarih ve edebiyatla ilgilenenler için verimli bir makale. 12 Eylül darbesi ile değişen toplumsal hayatın genelde edebiyata, özelde romana olan etkilerinin anlatıldığı makale otuz dokuz sayfa. Bir kitap gibi parça parça okunabilir.
Türk Romanında 12 Eylül Darbesi


8.03.2017

Bir Kelimenin İnsan Tahlili

Ö
Ze
Ge
Ü
Re
Le
Ü
Ke

Bir kelimeyi böyle seslerine ayırmak
Yalnızlık ve kederin işaretidir.
Özgürlük;
''Öz''den gelen ve iki yapım eki almış, üç hece, sekiz harf bir kelime.
Hürriyet de demişler ona
Liberte de.
Onu harflerine ayırmak
Ondan ne de uzak olduğumuzu gösteriyor.
Bir yaşam biçimi değil, bir harfler bütünüdür o.

Yabancılaşan herkesin yaptığı gibi
Şimdi onu ayırıyoruz birbirinden
Ö, diyor birimiz
Ze, diyor beriki
Ge, diye ısrarcı şu arkadaş
Ü'süz olmaz, diyor öbürü
Re, diyenlerin sesleri kulaklarımda
Le ve Ke geliyor peşi sıra...
Hepsi bir bütünü oluşturacakları yerde
Harflerden birini sahipleniyor
Ve en değerlisi diyor, elimdeki.

Ke mesela; ben olmazsam kelime bitmez diyor
Ö, kibirli bir sesle; ben olmasam kelime başlamaz!
Ü, Ö'nün niteliklerini devam ettirmekle övünürken
Ze, cümle kökünün kendisiyle mümkün olduğunu söylüyor
Ve bir kırlangıç geliyor, önce sıçıyor harflerin üzerine
Bir gök kuşağını tutup ağzıyla
Asıyor gökyüzüne
Ve tüm harfleri bir araya getirip
Didişmekten unutulan kelimeyi de
Gidip kuşağın önüne bırakıyor
Ve bir ''oh!'' çekip nihayet
Kuşağın etrafında gerçek bir gülümseme yaşıyor.

Ve bakıyoruz ki bu kırlangıçtan önce
Özgürlük o kadar çorba olmuş ki
''Lüközgür'' olmuş
 ''Gürlüköz''e dönmüş gevezelikten.

Kırlangıç elde ediyor tekrar
Kelimenin doğru halini
Yaşamanın da...


4.03.2017

    Kıymetli olanın beklentisi… Ne yiyor ne içiyorsak değişen bir şey yok. Coğrafyan sana kim olduğunu öğretecek. Bir İsviçre gölü kıyısında yaşamadığını bilmesi lazım insanın. Gergin ve kaskatıyım. Sen neden, neyden rahatsın? Galiba yapış yapışa doğru yüzünü dönmüş duygusallıklara ve hassasiyetlere hemen saldırıyorum. Bunu yaparak daha büyük bir duygusallık taşıyor olabilir miyim? Bilmem. ‘’Ben Kimim?’’ konulu derste de dediğim gibi; ben bu soruyu anlamıyorum. Ama şunu diyebilirim; kendime karşı olumlu yorumlar yapmaktan ve yapılmasından kaçıyorum. Bu olumlu yorumlar insanı yanıltmaya başlar önünde sonunda. Derste EMPATİ sahibi olmak üzerine cevap verenlerden biri şöyle diyordu; Ben günlük hayatımda yeterince empati yapan biriyim. Bu benim için kaçınılmaz bir şey. Yoksa karşı tarafla anlaşamam ki…
    Ayıp olmasın ve tatsızlık çıkmasın diye ‘’sözüm meclisten dışarı’’ dedim ve şöyle konuştum; Kendim de dahil olmak üzere empati yapabilen insanlar olduğumuzu düşünmüyorum. Hatta daha da fazlası var; ben de dahil hepimiz birbirimize yalanlar söylüyoruz. Empati yapmaya gerçekten niyetlenen biri dahi bunu karşısındaki insanlarda göremedikçe bir süre sonra vazgeçer ya da beklentisi, ümidi kalmaz. Lakin bana sorarsanız, empati yapabildiğini iddia eden arkadaş da gayet empatiden yoksun ve yalan söyleyen biridir. Başka türlü bir insan tanıyor musunuz? Kaide bozmayacak istisnalar haricinde? Varsa bile huzurlu bir hayat yaşayabiliyordur muhtemelen. Ama huzurlu hayat aranılan şey mi? Bir erdem mi? Hele burada… Hayır, yalan söylüyoruz ve empati yapabildiğimizi söylememiz de bu yalanın bir parçası. Bunun coğrafyayla, ekonomiyle, güncel politikayla ilgisi fazlasıyla var.
    Belki de doğru soruları sormuyoruzdur? Yeni bir ayakkabı, yeni bir telefon için ne kadar para gerektiğine dair ve bu gibi tüm yüzeysel sorular oldukça yaygın. İşin doğrusu; gördüğüm tablo hem yoruyor, hem de hala ümit kazandırıyor bana. Bir şeylerin sahipleri olanlar (iş adamları, medya patronları, gazete sahipleri vs.) filmde de dediği gibi; sonunda sahip oldukları şeyin malı oluyorlar. Bu sebepledir ki yoksun ve korkak bir hayat yaşıyorlar. Muktedir oldukları şey şan mı, şöhret mi, para mı hiç fark etmez. Hepsi yarın da aynı şanı, şöhreti ve parayı ellerinde tutmak istiyorlar. Sonra bir daha, bir daha, bir daha…*
    Geçenlerde aklıma bir fikir ya da görüntü gelmişti; koltukta oturup elinde telefonu ile vakit geçiren bir adamın fotoğrafını çeksem ve size göstersem o fotoğrafta göreceğiniz şey ne olurdu? Elbette koltukta oturan bir adamın telefonu ile meşgul olduğunu görürdünüz. Ama bence bu görüntünün yerine çoktandır telefonun koltuğa oturduğu ve adamla vakit geçirdiği görüntüyü görmek gerekiyor. Bence artık koltukta oturan, yatağa yatıp uyumadan önce internette vakit geçiren, ‘’hikâyesini’’ paylaşan varlık insan değil de telefon haline geldi. Ve dünyanın tüm telefonları, aralarında konuşup ellerinde tuttukları insanla oynuyorlar. Telefonun canı bir sosyal medya hesabına mı girmek istedi, derhal eline adamı ya da kadını alıyor ve canının istediği siteye giriyor. Ayrıca ben telefonların kendi aralarında insanlar aracılığıyla sohbet ettiklerini falan da düşünüyorum. Mesela bir yazı ya da fotoğraf paylaşımı yapmak isteyen bir telefon, bu isteğini karşılaması üzerine eline aldığı insanla bir yazı yazıyor, fotoğraf çekiyor ve bunu sanal ortamda paylaşıyor. İnternette takılan diğer telefonlar da bu paylaşımları görüp ‘’like ediyor’’ ya da paylaşıyor. Bu tabii ki bütün insanlık için geçerli olan bir bilim kurgu değil. Ama bundan bahsedecek kadar da bir durum yok mu?

    Ümit kazandırıyor, demiştim bir de. İşin bu kısmıysa algılarını, öğrenme şekillerini, kıymetlerini kendi kendilerine yaratmak, keşfetmek isteyen insanlar. Tüm bu olup bitenlere karşı ‘’Müzik yapıyorsak müziğe, edebiyat yapıyorsak edebiyata, dans ediyorsak dansa devam etmeliyiz. Ne yapıyorsak onu yapmaya devam etmeliyiz.’’ diyen de bir ruh var. Bu bir ruh. Tüm dünyada sınırları ortadan kaldıran, hatta tüm bu çizgilerle adeta alay eden bir ruh. Yaşamak krizi ile karşı karşıya olduğumuz şu devirde bize umut veren, bizi neşelendiren, hayatımıza renk katan, yüzümüzü güldüren ruh. Otobüste, yürüyüş yollarında, güneşli günlerde, bir müzikli akşamda, bir araya gelen bir arkadaş grubunda açığa çıkan ruh. Bizim ruhumuz. Çünkü bütün hayat renklerden oluşmasa da, en önemli şeyin rengarenkliğin kendisi olduğunu biliyorum. Filmde de dediği gibi; Ben ölünce beni tanıyanlar da ölmüş olacak. Hiç yaşamamışım gibi.*

28.02.2017

''Ne Saçmaladım Be. Hadi Artık Gideyim.''

‘…yaşamın en derininde olanlar, onu kalıba dökenler, yaşamın kendisi olanlar, az yediler, az uyudular, çok şeyin ya da hiçbir şeyin sahibi oldular. Vazife ya da çoğalma, veya soydaşlığın ebediliği, veya devletin bekası gibi yanılsamalara ihtiyaçları yoktu…"
Henry Miller

    Yaşam, kendinize bir anlam ve değer katma yolunda çaba gösteriyorsanız sürekli bir değişim, dönüşüm içerisinde oluyor. Öz, beni ben yapan hamur hep aynı kalıyor kalmasına, fakat kendime kattıklarım ya da kendimden götürdüklerimle aslında her gün yeni bir oyuncağı elime alıp oynuyor gibiyim. 
    Düşünen canlı... İki önemli özelliği; empati ve merak. Elbette bu iki özellik, yalnızca ben istersem ve istediğim ölçüde köklerini derine kazıyabilir. Yoksa, empatiden politikacılar nedeniyle, meraktan da bizi aptallaştıran nesneler sebebiyle pekala uzaklaşabiliriz. 
Düşüncelerimin hiç durmadığını fark ettiğim on altı yaşlarındayken, bu durmayan aklın bana özel olduğunu düşünmüştüm. Hala çok iyi hatırlıyorum. Sanki yalnızca ben durmak nedir bilmeden düşünüyor, kafamın içinde konuşuyordum. Sevdiğim ve etkilendiğim filmleri kendi hayatımın senaryoları gibi kaç defa oynadım? Kaç defa o karakterlerden etkilenip aptallıklar yaptım? Kaç defa kendimin seçilmiş, özel olduğunu ve bu özelliğimin -ne olduğunu bilmesem de- bir gün herkes -herkes?- tarafından fark edileceğini düşündüm? Kaç defa beni diğerlerinden ayıran bir hünere sahip olduğumu düşündüm? Ve sırf bu eğlenceye devam edebilmek adına kaç defa, kendimi de inandırarak yalanlar söyledim? Ve o yalanlara inandım? 

    Hayat, geriye dönüp baktığımızda su gibi akıp geçen bir şey. Ama içine girip oturduğumuzda adeta kış uykusuna yatmış bir ayıya benziyor. Ya kış kısa, ya ormandan sıkılıyoruz ya da suyun aktığının farkında değiliz, bir ayı gibi uyumaktan. Bilmem...

    Kendime değerler biçmediğim ve o değerler ölçütünde yaşamadığım her güne lanet olsun. Ama sırf bir değerler bütünü yaratmak için hayatı kaçırdığım anlarım varsa da lanet olsun. Görüyor musunuz, hayat hiç de beyaz ya da siyah değildir. Siyah göğün altında bir beyaz ya da beyaz bir günün altında siyah da yaşar. Öyleyse gridir, diyebilirsiniz. Ama o zaman, hayatın renklerini kısıtlamış olursunuz. Gördün mü bak, ne kadar çabuk kendini imha edebilen tanımlardan ibaretiz aslında. Aslında kapıyı aralık bırakmaya ne kadar çok ihtiyacımız var değişen renkleri görebilmek için...

    Güzel olmam için televizyonlarda bana ''güzel adam''ı tarif ediyorlar. Başarılı ya da ahlaklı olman için başarı ve ahlak tanımlanıyor bir yerlerde. Hem de hiç durmadan. Hiçbir ''tarifcinin'' beni, seni, onu düşündüğüne inanmıyorum. Kravat takıyorsa daha güzel kravat, arabası varsa daha son model bir araba, parası varsa daha fazla para için tarif ediyorlar ellerine geçen her kavramı. Bireysel psikolojinin kurucusu Alfred Adler ı okuyorum uzun zamandır. Ama dünya hem bireysel psikoloji üzerinden yürüyor hem de asla yürümüyor. 

    Gürültüsünün ne kadar çirkin olduğunu bilmeyen herkes tarafından davet ediliyoruz gürültü çıkarmaya. Çığırtkanlığa. Yolun büyük ve popülist kısmını hep o gürültü çıkaran tayfa kaplıyor. Kimsenin birbirini anlayamadığı, sadece bağırışmaların olduğu bir kaosla adeta çığ gibi yuvarlanıyor hepsi bayırdan aşağı. Gelgelelim bu yol hiçbir zaman adım atamayacak kadar tıkanık olmuyor. Tıkanık oluyor, hem de çok tıkanık oluyor. Ama hala ağaçların ya da kendi çizmek istediği yolun hizasında yürüyenler için olanak var. Her daim olacağı gibi. 

    Kendimi özel sandığım dönemler, demiştim ya. Ne kızıyor ne de pişmanlık duyuyorum öyle hissettiğim için. Üzerine açıklama ya da tahlil yapılmayacak kadar geride kaldı çünkü. Ve olan üzerine konuşmak çoğu kez gevezeliğe dönüşüyor. Dikkat! 
Daha önceleri anladığım, fakat şimdi bir vesile ile tekrar irdelediğim bir durum bu; yaşamı yaşamadıkça, hayatın hakkını vermedikçe hissettiklerin bir yanılgıdan ibaret. Bu yanılgıya on sekiz ve civarındaki yaşlarda kapılıyorsan ne hoş. Dönüp başını okşayacağın bir haylaz çocuk bırakacaksın ardında. Ama artık ben on sekiz yaşımda değilim. Yirmi beş ile arama ne kadar mesafe koyarsam koyayım, aralık ayında yapacağım şey tam da bu; yirmi beş olmak. Ve gürültüsüne davet eden seslere de ortak olamayacağıma göre ve hayatı siyah beyaz görmemekle kalmayıp sınırlar çizilir diye gri dahi görmüyorsam ve bana öğretilen ''güzel''i ve bana dayatılan ''iyi''yi de kendi değerlerimden önemli bulmuyorsam, Henry Miller ın sözlerine -en üstte- gelmiş oluyorum. 

Ne saçmaladım be. Hadi artık gideyim. 

21.02.2017

Gerçeği Kendi Kalıplarına Uydurmak

Not: Her yazı için geçerli olduğu gibi bu yazı için de geçerli bir cümle: Bütün genellemeler yanlıştır, bu da dahil.
    Gerçekleri olduğu gibi görmek yerine kendi kişisel kalıplarına sokmak. Al sana hayatı kaçırmış biri. Olanı, olmuş olanı bilmek, kabul etmek yerine onu kendimizin rahatsız olmayacağı şekillere getiriyor olabilir miyiz acaba?
    İnsan her şeyi kendi geleneğiyle açıklayamaz. Açıklamamalı. Yoksa devreye yanılgılar, bir ömür kendini aldatmacalar, çirkinlikler giriyor. Bu konuda verebileceğim ilk ve en güzel örneklerden biri, insanların sevdikleri tarihî kişiliklere kusursuzluk ya da olmayan değerler katmaları. Mesela, blog adresimdeki sekmelerden biri de eğer incelediyseniz görürsünüz ki ‘’Nâzım Hikmet Ran’’dır. Birçok sebebi olmakla birlikte bu sevgimin, saygımın neden olduğunu açıklarsam, ilk önce ‘’yazdığı gibi yaşayan’’ bir insan olmasından kaynaklıdır. Sevdiği kadının yanına gitmek için, hasta halde ve hastanede olmasına rağmen ardına bakmaz ve o dönemde bulunduğu, yaşadığı evini, eşyalarını hiç düşünmeden ardında bırakır. Yalnızca hasta kıyafetiyle arkadaşının arabasına atlar ve gider. Bu, Nâzım’ın da dizelerinde çok bahsettiği bir kavramla, ‘’yürek’’le mümkündür. Ben Nâzım’ı en çok işte bu yüreğinden, cesaret edebilmesinden dolayı severim.
    Gelgelelim, ‘’Sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım/ Şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile/ Aldattım kadınlarımı’’ diyen Nâzım bu gönül ilişkileri hususunda hızlı ve biraz çocuktur da. Türlü huysuzlukları, bencillikleri de olmuştur. Ben bir şeyi ya da birini sevmenin, ona saygı duymanın beni holiganlığa götürmesine izin vermem. Nâzım da benim için büyük bir yüreği, sevdası olan ama bencillikleri de olan bir adamdır. Ola ki ben bir gün şairin kötü yanlarını görmezden gelir ve güzel, büyük davranışlarını över durursam ve ola ki sevdiğim, kimi hususlarda örnek aldığım insanı estetize edersem o zaman ben yanlış yaşamış olurum. Bununla da kalmaz artık sevdiğim insanı kendisinden dahi koparacak kadar başka yere taşımışımdır kafamdakini. Ömrüm boyunca bu hayaletin peşinden koşar dururum. Bilmem ki hayaletlere yetişilemez.
    Bir şeyi olduğu gibi görmek, onun üzerine yalan yanlış değerler katmamak neden bu kadar zor peki? Neden yalın haliyle sevmeyi beceremiyoruz da ona olmayan manzaralar ekliyoruz? Bu anlamda; olmayan şeyleri arıyor, bulamadığımızda da üzülüyoruz. Belki de sorun, arayanın arama şeklindedir.
Çok coşkulu anlarım, hatta dönemlerim oldu. Bir ufak kıvılcımın beni hemen tutuşturduğu, aleve dönüştürdüğü zamanlarım oldu. Beklentimin karşılanacağının alameti olan en ufak şeyde eteklerim zil çaldı. Hepsi de duygusal, olabileceğim en duygusal hallerimdi. Ama bu coşkuların beni yalana, yanılgıya götürdüğünü, götürmeye devam edeceğini de gördüm. Şunu anladım ki, gerçek, insanlara bazen yetmiyor. İş böyleyken de, tatmin olmadığı gerçeğe, kendisini doyuracak güzellikler ekliyor. Ama gerçek ne bir eksik ne bir fazla orada durmaya devam ediyor.
    Hollywood’un, bazı romanların, kimi medya ögelerinin bu konuda yarattığı etki çok açık. Ama ilkel insanı, çağlar öncesinin insanlarını ele alırsak, onların yarattığı mitleri nasıl açıklarız? Belki tüm bu mitolojik ögeler, masallar, efsaneler, halk hikâyeleri de bu sebeple ortaya çıktı. Yoksa Zeus’un varlığına inanmalı mıydım?!
    Gerçeklerin beni de tatmin etmediği dönemler, ben de işime gelen rüyalar ekledim ona. Film sahneleri, kimi roman paragrafları, kimi müziklerin insanı şahlandıran etkileri… Hepsini de ustaca kullandım. Sevdiğim, saygı duyduğum şeyler, benim hayal âlemimin güzelliklerinden nasibi aldı. Ta ki o âlemin bir hayalden ibaret olduğunu görünceye kadar. Gerçek şu ki; insan bilmediğini, görmediğini ya da unuttuğunu mitleştiriyor. Münferit şeyler yaşayanlarımız haricinde, hangimiz ilerleyen yaşlarda çocukluğumuzu kaybolan bir cennet gibi görmedik ki? Hangimiz iki üç sene öncesine denk gelen bir anımızı hatırlayıp da o günlerin şimdikinden ne de güzel olduğunu söylemedik? Bizim zamanımızda diye cümleye başlayan yaşlıların kimi dedikleri doğru olmakla birlikte, nostaljinin tatlı hüznüne kapıldıkları olmuyor mu? Bizim?

    İlişkilerimde, sevdiğim tarihî kişiliklerde bu ‘’gerçeğin güzellemesi’’ni defalarca yaptım. Estetize ettiklerimin gerçek olduğunu düşünüyor, bir şeyi artısı ve eksisiyle kavramıyordum. Kaba tabiriyle hep, yalnızca çarpıttım, çarpıttım ve çarpıttım. Bu bana sıcak, yaşanılır geliyordu. Sonra kavradım ki, en güzel olan şey hareket ettirilmeyen, yalın haliyle bıraktığımız gerçeğin ta kendisi. Düşlerin uçsuz bucaksız kapasitesiyle değiştirilen gerçek… Ben içimde bunları istemiyorum. Ben Nâzım’ı yüreği ve bencillikleriyle bir arada görmek istiyorum. Ben, saygı duyduğum hocalarıma hiçbir zaman burunlarını karıştırmıyorlarmış gibi davranmak ya da onları bu anlayış doğrultusunda ilahlaştırmak istemiyorum. Gerçeğin kendisi benim içimi daha çok ısıtıyor. Ve gerçeği kendi kalıplarıma uydurmaktansa, ben gerçeğin içine girmeyi yeğliyorum. Saygılarımla…

19.02.2017

Muhtaç Olduğumuz Kudret İnsandır

   Ölüm korkusu, küçük hayatlarımızın içindeki büyük ama niteliksiz –bir arabaya sahip olmak gibi- hayallerimiz, bir bireye, mahalleye, topluma muktedir olma çabaları… Hepsi bizi yalnızca daha kötü bir şeye doğru götürüyor: Sürekli bir mutsuzluk, sürekli bir çıkarcılık, sürekli bir bencillik. Temellerini bu korku ve amaçlar üzerine kurmuş milyonlarca gövde ve ilk başta da politikacılar. Eskiye, somut olarak yaşamadığım devirlere özlem duymam yanıltıcı olabilir. Ama ben aslında bir devre değil, bir mekâna özlem duyuyorum. O mekânın sembolleri de en çok yirminci yüzyılda ortaya çıkıyor.
    Konumuza dönelim: Tanrı, ölüm, kariyer korkusuyla beraber, insanın insana sırtını dönmesi. Daha güzel bir anın tanıkları olacağımız yerde, yüreğimizden gelen sesi dinleyeceğimiz yerde, suçlanacağız korkusuyla yarattığımız kişilikler. Ve bu korkuyla, bizden farklı olanın unutulduğu bir yer dünya.
Tabiatın estetize edilmeye gereği yok. Duygusal fon müziklerle desteklenen tabiat görüntüleri beni hiç etkilemiyor. Çünkü benim doğadan anladığım şeyin fon müziklerle desteklenmeye ihtiyacı yok. Kendi iç müziği, bana yeterince fikir veriyor. Gelgelelim, bütün bu evrenin en bildiğimiz hikâyecisi olan insan, bütün bu kavramları, gelenekleri, savaşları, barışları, ölümleri ve hayatları ortaya atan insan olmazsa, bu geleneklerin, kültürün, sanatın, bilimin bir anlamı olur muydu? Daha da ötesi; tüm bu kavramlar, değişim ve dönüşümler gerçekleşir miydi?
    Düşünsenize bir; insanın, savaşmak için dahi bir insana ihtiyacı var. Barışmak için, seyahat etmek için, yemek yemek, sevmek, öfkelenmek için bile aynı iskelete sahip olan bir diğer canlıya ihtiyacı var. Tarihini, kültürünü yaşamak, bir başka kültüre geçmek, para kazanmak, sanat ve bilim yapmak için dahi bir başka gövdeye muhtaçtır insan. Savaşmak için bile birbirine muhtaç olacak kadar birbiri ile iç içe olan bu canlı, öyleyse neden savaşır?
    Bir sinema televizyon öğrencisi, popülist filmlerden bıkmış, kendi sanatını icra etmek istiyorsa, ihtiyaç duyacağı ilk şey nedir? Bilgiden, teknik ekipmandan bile önce?
Çocukları için evde yemek yapan bir ebeveynin, çorbanın tarifinden ve çorba alacak paradan ve bir evde yaşayabileceği bir ekonomiden bile önce ihtiyacı olduğu şey endir?
Dini bütün bir insan, kendi din ve kültürü hakkında birileriyle hasbahal etmek, söyleşmek isterse her şeyden önce ona lazım olan nedir? İbadethaneye gitmek, dininin kutsal kitabını okumak için okuma yazmadan da önce neye ihtiyaç duyar?
İnsan, insan vee insan…
Haritalara bakar, gidecek yer ararız kendimize
Çadır alır kamp kuracak yer ararız
Erik ağacına çıkıp erik toplarız bir yaz gününde
Bayram sabahı namaza gider ve dindaşlarımızla selamlaşırız…
İnsan bunu bir başına yapabilir miydi?
İnsan, insan olmasa haritadan bahsedebilir miydi?
    Bence eğer bir tanrı varsa, o da insandır. İnsanın özü, mayası, hamurudur. O olmadan ne gelenekler yaşanabilir, ne tabiatın farkına varabilir, ne de bir mevsimin kendine has güzelliklerini tadabiliriz. Birbirinden düşman edilmiş –düşman olan değil- iki kişinin dahi birbirlerine dolaylı yoldan mutlaka ama mutlaka katkısı vardır. Realizm, romantizm, natüralizm… Dadaizm, sosyalizm, empresyonizm… İzm, izm, izm… İnsan bu salonu –dünyayı- doldurmamış olsa tüm bunların bir anlamı, hatta tüm bunlar olur muydu?
    Öyleyse –mutlaka insanın da sıçmak, hormonlar gibi bu yazının duygusallığına pek de paralel olmayan huyları vardır ama- tüm bu kavramları tek başımıza yaşayamıyorsak, bir sineğin bizi ısırdığını bilmek için dahi bir başka insanın bunu keşfetmesine ihtiyacımız olduğunu göz önünde bulundurursak, ben ‘’ne o, ne bu, ne de şu’’ diyorum. Ben ‘’insan’’ diyorum. Terliğinden fularına, eşarbından şalvarına, sigarasından zikrine kadar insan.

    Ölüm korkusu, kariyer hedefleri, politikanın kendi leyine kullandığı şeyler… Tüm bunlardan daha çok kaygı duymamız gereken bir şey var: İnsanın insanın ‘’insan’’ olduğunu unutması. ‘’Merhaba’’dan ‘’Selamû Aleyküm’’e, ‘’Good Morning’’den ‘’Bonjour’’a kadar… Tüm bunları uzaylılar yaratmadı. Tüm bunları biz yarattık. Öyleyse yaşlı bir dervişin de dediği gibi; Ölenlere üzülme evlat. Yaşayanlara üzül. En çok da sevgisiz yaşayanlara…

Ve derler ki; Kavramlar ve hedefler bizi ayırır. Yollar ise birleştirir. 


17.02.2017

Her Şeyleşme ve Çocuk

    Ailede, mahallede, çocuk olanın fikirleri ancak ciddi manada herkesi etkilemeyecekse dinlenir. O da mütebessim bir şekilde. Zararsız ve ‘’yarattığımız’’ karaktere kadar ulaşamayan bir serzenişe karşı hoşgörülüyüzdür ancak. Çünkü aksi takdirde, çocuğun fikri ya da isteği bizi uğraştıracaktır. Bu, toplumlar için de böyle. Toplumlar, -ne yazık ki bizim toplumumuz da dahil- kolay kandırılabilen kimseler olduklarından onlara ‘’çocuk’’ demek yanlış sayılmaz. ‘’Biz çocuk bir milletiz, bizi herkes kandırıyor.’’ demişti bir televizyon programcısı.
    Büyük olanın planlarından uzakta istekler, şikayetler hümanist bir şekilde değerlendirilir ama, iş o büyük planlara sıçrayabilecek ‘’tehlikeli dilekler’’e gelince, orada karşımıza kapalı kapılar, açılmayan telefonlar, yanıtlanmayan mesajlar, tarihsiz randevular çıkar. Çünkü muktedir insan, bir süre sonra tanrılaşmaya, ‘’her şeyleşmeye’’ çalışıyor. Bana sorarsanız bunu kimse başaramaz, kimse tanrı olmaya çalışmamalı. Her şeyleşmek, insanlaşmaktan daha kıymetli değildir.
    Gelgelelim, üçüncü sınıf bir edebiyat öğrencisi olarak kafama takılmaya başlayan sorulardan biri de ‘’Okul bitince ne olacak?’’ sorusudur. Yüksek lisans, yazarlık, editörlük gibi alternatiflerin olduğu evrenimde şunu gönülden kabul ederim: Çalışmadan olmaz! Tembellikle hiçbir yere varamazsın. Fakat iş bu kadar basit değil. Eğitime dair trajikomik haberlerin cereyan ettiği (sahte diplomalı öğretmenler), karşınıza anlamlı anlamsız sürekli sınavların çıkarıldığı bir anlayışta geleceğe dair umutlu olabileceğiniz kadar umutsuz da kalabiliyorsunuz.
    Kimi yurtdışına gitmek gibi bir gaye ediniyor kendine. Çünkü patlamalardan, sokakta rahatça gezememekten ve geleneklerin çarpıtılıp politika uğruna kullanılmasından bıkmış, korkmuş, bunlardan kaçmak ister vaziyetteler. Saygı duyarım.
    Kimi komün bir hayat yaşamak isteğiyle plan kuruyor. Bunun için dikiyor gözlerini Ege’ye. ‘’Boş arazi’’ onun için altın yumurtlayan tavuk anlamına geliyor. Çünkü bir plazada çalışmak istemiyor. O plazanın nizamına uymak, ona göre giyinmek, saçını ona göre traş ettirmek istemiyor. Ve bu nedenle kendi yerleşimini kurmanın peşinde. Saygı duyarım.
    Kimi de araştıran bir hayat, öğrenmek ve makaleler yazmak istiyor. Bir üniversite hocası olarak başlamak istiyor memuriyetine. Ve sonuna kadar da öyle gitmek derdinde. Bu hususta kafası karışık. Çünkü bitmek bilmeyen bir sınav sürecinden geçecek. Ve derslerin ezber olmasından, hocaların ezber olmasından bıktığı için, karşısına birden bu ‘’verimli sınavlar’’ çıkınca öfkeleniyor. Ve şöyle diyor kendi kendine: İyi de biz nerede akademik bir eğitim aldık ki?
İşte bu istekleri taşıyanlar, bu istekleri doğrultusunda karşılarına çıkabilecek ekonomik, maddî, sosyal ve siyasal problemleri irdelemeye çalışıyor kendince. Üstesinden gelemeyeceğini düşündüğü bir problemle karşılaşırsa da dert yanıyor bundan; gür bir sesle ya da kendi içinden.
Bu şikâyetleri ne duyan var, ne duyup da kendini sorumlu hisseden. Çünkü ‘’her şeyleşme’’ çabası, insanlaşmanın önüne geçiyor. Ne demiş yazar; ‘’Kazanmak insanlara yetmiyor. Diğerlerinin kaybettiğini de görmek istiyorlar.’’
    İşte bu nevi tanrılaşma çabaları, bir çocuk olan bizleri –toplumu- ne zaman, nasıl, ne kadar ve niçin dinleyecek? Aslında bu soruların bütün cevapları yine çocuk olan bizde, yani toplumdadır. Bu her şeyleşme çabasını çok rahatlıkla test edebilirsiniz bu arada. Mesela bir belediye başkanı –istisnalar kaideyi bozmaz- neden hiçbir şey söylemeden ulaşıma sürekli zam yapar? Neden patates elli kuruşken birden bir lira kırk kuruşa çıkar? Neden bir rektör hiçbir açıklama yapmadan yemekhane zammı uygular? Çünkü bunlar tanrılaşma çabasının eksenine girilebilecek şikâyetler olabilir ancak. Ve ailede, mahallede, çocuk olanın fikirleri ancak ciddi manada herkesi etkilemeyecekse dinlenir.
    Yakın zamanda –Fox Tv’de- içinde çocukların geçtiği ard arda üç haber izlemiştim. Bunlardan birincisi çocuk kaçırmaya çalışan bir adamın, yakalanacağını anladığı an çocuğu apartman boşluğundan atmasıydı. Çocuk şansı varmış ki kurtuldu. Ardından gelen haber, İzmir’in bir köyünde, anneannesi ve dedesi ile yaşayan bir kız çocuğunun okumaya ne kadar da hevesli olduğuydu. ‘’Doktor olup anneannem ve dedemin hastalıklarını geçireceğim.’’ gibisinden gayeler de edinmişti kendine. Son haberse, bir ilkokul sınıfının içinde pencere olmamasıydı. Çok akıllı okul yönetimi, sınıfta bulunan pencerelerin beden eğitimi dersinde olan çocukların oyun alanlarına baktığını ve bu durumun sınıftaki çocukların derslerini olumsuz yönde etkileyeceğini söylemişti. Düşünsenize, içerisine güneş girmeyen bir sınıf. Havalandırılamayan ve yalnızca bir ampül ile aydınlatabileceğiniz bir sınıf. Hem de ilkokul! Yani en çok hayalperest olmanız gereken dönem…
Düşünsenize bu üç haberin tek bir çocuğun başına geldiğini? Apartman boşluğundan atıldınız, kurtuldunuz. Ekonominiz çok kötü, okumak istiyorsunuz. Yardımlar aracılığıyla okumaya başladınız. Bu kez de sınıfınızda bir pencere yok! ‘’Eşkiya’’ filmine benzettim bunu. ‘’Vurdular ölmedim, vurdular ölmedim…’’ diyip durur ya Şener Şen’in oynadığı karakter…

    İnsan bir bedenle geldiğini ve yine aynı bedenle gideceğini unutmasa, her şey daha güzel olur. Her şeyleşmeye çalışmamak gerekir. Çünkü kimse her şeyleşemeyecektir. Bu uğurda yapılabilecek her tür girişim yalnızca daha fazla saçma sapan olayı beraberinde getirir. İnsanlaşmak, insan olduğunu, kudretinin sınırlı olduğunu, bir çitadan daha hızlı koşamayacağını, uçamayacağını, bir balina gibi yüzemeyeceğini kabul etmek ve tüm bunlara neşeyle, hayat dolu gözlerle bakmak… Bu anlayışı istiyorum. Günün birinde…

2.02.2017

Siz Kimdiniz?

    Yan yana olduğumuz her günün belirli zaman aralıklarında, istisnasız tartışırız onlarla. Dışarıda güler yüzlü, sevecen, anlayışlı ve hoşgörülü olmamızın aksine, onlarla hiçbir çatışmamızda bağır çağır eksik olmaz. Onlar bende eksik ya da hata bulur, ben bu eksik ya da hatanın onların eksik ya da hatalarından kaynaklandığını söylerim. Bazen bunu yaparak hatalarıma beni rahatlatacak bir kılıf mı arıyorum, diye şüpheye düşmeden de edemem. Bu şüphenin haklılık payı var olmasına var ama haksız olduğu yerler daha fazla gibi görünüyor. On üç, on dört, on altı yaşlarımda bana olan yaklaşımları şimdi yirmi dörtlük bir zihinle değerlendirdiğim zaman öfkelendiğim oluyor. Ya da fazla sıradan bulduğum. Temeli sağlam oturtulmamış olan bu münasebet içerisinde biri ne zaman ki bir hata yapıyorsa, o hatasının üzerine ancak o zaman konuşuyorlar. Ruh halleri, ilişkilerimize olan yaklaşım ve davranışları saniyesinde değişebiliyor. Gülmekle ağlamak, eğlenmekle sinirlenmek, barışmakla savaşmak arasında sürekli gidip geliyorum. Belki pes etmeli ve kabullenmeliyim bazı şeyleri. Muhtemelen ettim de…
    Ama değişen davranışların tutarsızlığı, nasihat veren kişinin nasihatiyle yaşadığı çelişkiler ‘’ Onların bazı huylarını değiştiremezsin.’’ desem de kendime, her daim etkiliyor beni. Eleştirilmeme ve şahsıma bağırılıp çağrılmasına neden olan ‘’hatam’’ her ne ise, aynısını o bağıran çağıran şahıslarda da görüyorum. O zaman nedir? Sürekli bir huzursuzluk… Esasında yabancı değiliz de neyiz biz birbirimize karşı? Arkadaşlarımızla olan diyalogumuzdaki neşenin küçük bir parçasını dahi hissetmiyorsak yan yana, eh biyolojik durumlarımıza karşın yabancılaşmamış mıyız birbirimize?

    Ailesiyle başı dertte olmayan var mıdır? Ailesinden ötürü başı ağrımayan? Ama ben her çekişmemizde ölecekmiş hissi kadar ağır şeyler hissedip bundan kurtulmak için birkaç derin nefes alma ihtiyacı hissediyorum. Yabancı değildik belki ama, yabancılaştık birbirimize. Sadece çeşitli hata ya da noksanlarla karşı karşıya geldiğimizde konuşuyoruz etiği, doğruyu, kıymetliyi, güzeli… Sonra birden bir fırtına geliyor ya da sifonu çekiliyor tuvaletin ve her şey yok oluyor ortadan. Sil baştan! Yap ve boz, yap ve boz… Ama ben bir lego değilim, siz de değilsiniz. Ben bir Anka kuşu değilim, siz de değilsiniz. Ben bir deniz değilim ki verdiklerimi geri alabileyim, siz de değilsiniz. Ne küllerimizden yeniden doğabiliriz sonsuza kadar. Ne de verdiğimiz zamanı, ümidi, güler yüzü ya da öfkeyi geri alabiliriz birbirimizden. Götürdüklerimiz kalır kıyısında yaşamın, en azından benim yaşam kıyımda kalıyor. Verdiklerinizi geri alamıyorsunuz; huzursuzluk, aşağılık kompleksi yaşamama neden olan söylemler, siz tarafından eleştirildiğim konularda yaşadığınız çelişkilere olan tanıklığım… Bunları geri alamazsınız. Belki sizin kıyı benim kıyıdan biraz daha rahat, tabiri caizse ‘’free’’dir, ‘’takılıyor’’dur. Benim kıyım da sonuna değin karamsar, sabit değildir elbet. Ama görünen o ki, sizin düşünüp de daha sonra unuttuğunuz kavram ve tasalar üzerine ben biraz daha şey düşünüyorum. Öyle ki onlar üzerine yazı yazacak kadar düşünüyorum en azından. Ve diyorum ki kendi kendime –çünkü bırakın ümidi hayal edilecek bir şey bile değil artık bu-; Bir yerlere, bir şeylere, ‘’işinizin geldiği yerlere’’ yetişme telaşınız tüm saygın ve güzel olabilecek şeyleri öldürüyor. Farkında mısınız? Üzerine düşünüp kafa yorduğunuz hata ve noksanları, çalan telefonunuzdaki davetkâr ses adına hemencecik siliyorsunuz. Öyleyse ne gerçek bir iletişim bizimkisi ne de saygıdeğer. Biz sizinle artık yabancılaşmışız. İyi ve güzel vakitler geçirmeye devam edeceğiz etmesine, ama biz birbirimizin farkına anca birimiz öldüğünde varacağız.

Durup bu mühim yanlışı ortadan kaldırmak adına bir davetkâr ses de benden duyulsa? Biliyorum ki buna dahi vakit, anlayış, itikat yok… Eyvallah. 

16.01.2017

Uçuşşş

    İçimizden pek gelmeyebilir olsa da, önce, maddeye bizi biz yaptığı, bir bedene ulaştırdığı için teşekkür etmeliyiz. Hayatın anlamsızlığı, can sıkıntısı, kendini gereksiz hissetme gibi duygular ve hatta tüm tapınmalar dahi, bir bedenin eyleme geçmesi sonucu gerçekleşebiliyor. Nemli bölgelerde yaşayanlarla, soğuk iklimlerde yaşayan insanlar arasında bile onlarca fark bulunabilir. Bu anlamda, ‘’Coğrafya, insanın kaderidir’’ söylemi, aslında bedenin de bu kaderin eylemcisi olduğunu gösterir. Peki ‘’kader’’, bir alın yazısı, ön belirlenimi olan bir kavramsa, bunun eylemcisi nasıl olabiliriz? Kaderi –coğrafya üzerinden ele alırsak- savaşın hüküm sürdüğü topraklarda, insanların yaşantılarının ortalama aynı olacağı tanımıyla kabul edersek, kaderin eylemcisi ne kadar ‘’kader’’, ne kadar ‘’eylem’’dir? Bunlara tarihten ya da günümüzden sayısızca farklı örnek verebiliriz. O kısmı sizin kendi kurcalamalarınıza bırakıyorum.
    Yazımın başında önce maddeye teşekkür etmemiz gerektiğini belirtmişsem de, bunun içimizden pek de gelmeyebilir olduğunu söyledim. Bu şu anlama geliyor: İklim, coğrafya, yeme-içme gibi pek çok faktörden etkilenen, aldığımız kararları hayata geçirmemize olanak sağlayan, Goethe’den yola çıkarsak ‘’Sözden önce eylem vardı.’’nın sahibi olan ve buna karşın unuttuğumuz bedene teşekkür etmek gerektiğine, daha doğrusu kıymetinin bilinmesi gerektiğine inandım. Bunu da kıymetinin unutulduğu ya da hesaba az katıldığı düşüncesinden yola çıkarak savundum. Ama teşekkür etmekle ilgili oturup da ‘’düşünce hislerime’’ baktığım zaman, nedense bu içimden pek gelmedi.
    Bir saldırı anında, ölümle burun buruna geldiğiniz zaman, bu durumdan kurtulmanın çeşitli yolları olabilir; bazıları şansla, bazıları mücadele ile. Ya da sizi rehin alan ve birazdan öldürecek bir soyguncunun bilinçaltına girmeyi, onun zihnini etkilemeyi başarabilirseniz, ölümden kurtulma şansınız vardır. Şu an tüm bunları yazarken, televizyondaki programda bir yılan bir fareyi yiyerek karnını doyurdu. Soyguncudan kaçmayı başaramayabilirsin, bazen biraz senin hünerine, bazen de şansın zamanlamasına kalmış bir şey. Karnını doyuramayabilirsin, uygun av karşına çıkmamıştır. Tüm bunlar bedenle, bedenlerimizle ilgili olan şeyler. Yarın sabah uyanamaz ya da soğukta ısınacak bir yer bulamazsam, can sıkıntısı çekmem, çünkü canım gerçekten sıkılıyordur!

    Tolstoy cismanî olanla, Dostoyevski ruhanî olanla ilgilenmiş. Hiçbirine bulaşacak ve aptalca bir senteze kalkışacak değilim. İki koca Rus edebiyatçısını böylesi bir denemede dosya konusu haline getirmeyeceğim. Ama bana kalırsa, ruhanî olan yanımızla sohbet edebilmek, önce cismanî olan kısmımızın ayırdına vararak gerçekleştirilebilir. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...