20.12.2016

Berna Moran/ Edebiyat kuramları ve eleştiri

    1921 ile 1993 yılları arasında yaşamış, İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde eğitim görmüş, otuzunda Cambridge Üniversitesi'nde doçentlik yapmış, modern edebiyat eleştirmenlerinin başında gelen Berna Moran, 1972 senesinde yayımlanan Edebiyat kuramları ve eleştiri adlı yapıtıyla Türk Dil Kurumu'nun Bilim Ödülü'nü de kazanmıştır. 



    İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı derslerinden derlenmiş olan yapıt, edebiyat kuramları ve eleştiri yöntemlerini tarihselliği içinde, tek bir kitapta, bütünlüklü halde barındırması bakımından edebiyat araştırmaları yapan biri için oldukça verimli. Yapıt aynı zamanda kaynakça ve dipnotlar açısından zengin olmasıyla bizi gerek çeviri gerek orijinal dilde pek çok bilgi ve yapıta da gönderiyor. Benim elimde tuttuğum yapıt, on sekizinci baskı olmakla birlikte 2008 yılında yayımlandı. Ve bu haliyle beş kısım içeriyor:

Birinci Kısım; Yansıtma Kuramı
İkinci Kısım: Anlatımcılık
Üçüncü Kısım: Eleştiri
Dördüncü Kısım: Okur Merkezli Kuramlar
Beşinci Kısım: Edebiyatın hakikatle ilişkileri, değer ölçütleri ve estetik yargılar

    Kabaca bu şekilde tasnif edebilirsek de yeterli değil. Zira her kısmın içinde birden fazla bölüm olup mesela, Anlatımcılık I kısmı Romantiklere Göre Sanat, Yaratma Olarak Anlatımcılık, Tolstoy'da Aktarım, Sanatçının Psikolojisi ve Kişiliği vd. gibi bölümleri kapsamaktadır. 

    Sanatın, edebiyatın, estetiğin, eleştiri odağının ne olduğuna, olması gerektiğine ya da olabileceğine dair ortaya çıkan kuramları zamandizinsel (kronolojik) olarak bize veren yapıt, bunlara dair nesir ve nazım türlerinden örneklerle de kendini zenginleştiriyor. Elimdeki 2008 tarihli sekizinci baskıdan aktarımlarla devam edelim:

''...Güç anlaşılan yeni biçimler denemek, yozlaşmış burjuva sanatına özgü davranışlar olarak yorumlandığı için, geleneksel gerçekçi yöntemin doğru tek yöntem olduğu önerildi. Brecht'in oyunlarının Rusya'da uzun yıllar oynatılmamasının bir nedeni de biçim ve yöntem konusundaki bu farklı anlayıştır ve bu konuda Brecht ile Lukacs arasında ünlü bir tartışma yer almıştır.''

''Sanat eseri öyle bir somut genelleştirmedir ki, genel kanun 'tikel'de, öz ise görünüşte belirir. Ve genel kanun, tikel olayın nedeni gibi gözükür. Tiplerde ve tipik durumlarda sağlanan işte bu paradokstur.''

''Sosyolojik eleştiri edebiyatın kendi başına var olmadığı, toplum içinde doğduğu ve toplumun bir ifadesi olduğu ilkesinden hareket eder. Yazarı, eseri ve okuru sosyal koşullar belirlediğine göre, yapılacak iş, bir bilim adamı gibi davranmak ve bu koşullar üzerine eğilerek sanatla ilgili sorunları açıklamaktır.'' 

'' Freud sanatçının yaratma eylemi ile nevroz arasında sıkı bir ilişki bulur ve bilinçaltının 'yaratma'daki rolünü belirlemeye çalışır. Sanatçıların insanları şaşırtan bu yaratma gücü çok eski zamanlardan beri ilgili çeken ve merak uyandıran bir konu olmuş ve genellikle ilham kavramı, olayı açıklamak için öne sürülmüştür. Eski Yunan'da ilham, sanatçının dışarıdan bir kuvvetin etkisi altına girmesi, ona uymak zorunda olması demekti... Romantik çağda bu ilham görüşü dinsel örtüsünden sıyrılarak doğal bir açıklama yönelir. Sanatçı yine ilhamla yazan bir adamdır, teknik ve bilgi bu işe yetmez; ne var ki, artık ilham sanatçıya dışarıdan gelen ve ona egemen olan bir güç olmaktan çıkar ve yavaş yavaş sanatçının kendi içinde, ama bilincinin dışındaki bir kaynaktan fışkırdığı kanısı yer alır.''

    Şahsi bir yorum; edebiyat derslerinde bu yapıtta geçen kimi kuram ve eleştirileri işlemiş ve işleyecek olsak da, onlar bir sınav kağıdından iyi notlar alabilmek için yaratılmış bir atmosferin ürünü olduğundan, onlardan asla yeterince verim alamayız. Derslerin, okulun problemi de bu değil mi zaten? Seni kendi kişisel merakından, işin peşine düşme hissiyatından uzak tutar ve sıkıcı birkaç ders notuyla baş başa bırakır. Ancak Moran'ın bu yapıtında, kuram ve eleştirileri gerçekten anlayarak, üzerine notlar alarak okuyabiliyoruz. Ve bizi merak ettiğimiz başka kaynaklara yönlendirmesi açısından, bu değerli yapıt kendisinin ötesindedir. Bu tanıtım yazısı edebiyat, sanat meraklıları için yazılmıştır. Selam olsun...

15.12.2016

Dış Etkilere Açıksan Yalanlaşmaya da Açıksın

...
    Eylemin kendimizin dışındaki bir bilgiden, kişiden kaynaklanması hastalığı. Buna hastalık dememin iki temel sebebi var: Birincisi, karar alma süreçlerimizi hızlandıran şey, kendi irademiz değil de dışarıdan gelen bir bilgiyse eğer, bu adeta koşullanmış, ‘’o bilgiye, kişiye inat’’ bir durumdur. Böyle bir tavır da, hiçbir zaman kendi öz benliğimizden gelmediği için riyakâr olacaktır. İkinci sebepse; bugün bu tavrın adeta bir virüs gibi tüm insanlığa yayılır hale gelmesidir. Bir şey çok hızlı bir şekilde yayılıyorsa o ancak bir mikrop olabilir, çünkü faydalı ve doğru olan şey emek isteyeceğinden, asla hızlı bir şekilde yayılamaz. 

    Peki günümüzde bu hastalığın örneklerini nerelerde, hangi rollerdeki insanlarda görmekteyiz? Bu liste uzar gider ancak, listenin başında kuşkusuz politikacılar vardır. Ağırlıklı olarak medyada boy gösteren ve her şeyi yalnızca ülkesi ve milleti adına yaptığını iddia eden politikacının o güçlü, heybetli duruşunun ardında her zaman iktidarını kaybetmeye yönelik de bir korkusu vardır. Çünkü iktidarlar, siyaset ve ülke yönetimi ile sınırlandırmayalım, insanı idare etmekle ‘’yükümlü’’ kişiler –müdür, bir kanal patronu vs.-, kendilerine karşı çıkacak seslere ne kadar baskı uyguluyorlarsa, aslında o kadar korkuyorlardır. Bu korku, mesela kendisine muhalif olan partilere karşı bazen söylem bazen de eylem olarak bastırılmaya çalışılır. Dolayısıyla, yalnızca gücünü elinde tutmaya devam etmek isteyen politikacının çoğu fikir ve görüşleri ‘’muhalife muhalif’’ olma yolunda ilerler. Peki bu şartlanmışlıkla, bu ‘’başkasından kaynaklanmak’’la hareket eden birey, eylemlerinde ve görüşlerinde ne kadar sahici olabilir? Düşüncelerini, kendisini yıpratacağını düşündüğü diğer insan ya da topluluklara göre oluşturan, değiştiren, dönüştüren kimse artık her rüzgâra yelken açan bir gemiden ibaret olmaz mı? 

    Nietzsche, Ecce Homo’da ‘’…başkasından kaynaklanmak olumsuzluktur.’’ der. Çünkü bu süreçte insan artık kendisi değil kendi gücüne tehdit olarak gördüğü girişimlere bir savunma mekanizmasından ibarettir. Ve savunma mekanizmaları, ki bunu kendiniz de günlük hayatınızdaki hararetli tartışmalarınızda gözlemleyebilirsiniz, çoğu kez karşı tarafın sizi alt etmesini önlemek amacıyla çalıştırılan bir makinedir. Ve bu makine çalışmaya başladığı anda, artık analitik düşünce yerini duygusal reflekslere, taviz vermediğiniz düşüncelerinizi dahi tartışmada galip gelmek için değiştirmeye zorlar. Şimdi bu bölümün en önemli oyuncularının neden politikacılar olduğu daha da belirginleşmiş durumda: Bizim günlük hayatımızda zaman zaman yaptığımız bu üçkâğıdı, onlar her an, her saniye, her gün yapmaktadırlar. Ve evlerine dönüp de kendilerini sorgulamaya vakit bulamayacakları kadar çok ‘’düşman’’ edindikleri için, onlar biz sıradan insanlar gibi vicdan mahkemesine pek sık uğramazlar. 

    Bölümümüze eklemekle iyi edeceğimi düşündüğüm bir diğer oyuncu ikili ilişkiler içinde bocalayan kişidir. Basitçe anlatma yoluna gidersek; sancılı ve biraz da hayal kırıklığına uğrayarak ayrılık yaşamış genç bir insanı ele alalım: Yaşadığı –geçici ama geçmedikçe kalıcı olduğunu düşündüğü- kederin sebebi olan insana karşı duyulan öfke, kederli arkadaşımızı ne yapmaya itecektir? Yaygın örneklerden yola çıkmayı tercih edersek; kederini savuşturmaya, o kedere karşı gerçek olmayan bir atağa kalkmaya çalışacaktır. İlgilendiği tek şey, yaşadığı ve tarifinin imkânsız olduğunu zannettiği o kederden kaçmak, o kedere karşı gözünü başka yerlere çevirmek olacaktır. Demek ki kahramanımız kederi göğüslemek ve onu çözümleyip yoluna devam etmekten çok o kederle baş etmek için ondan kaçmak gerektiğiyle ilgilenecektir. Peki, tıpkı kendisine muhalif olan seslere sırf gücünü sürdürmek için savaş açan politikacı gibi, bu kahramanımız da acaba aynı hatayı mı işliyor? Acaba gerek ona nasıl davranması gerektiğini ‘’öğreten’’ medyatik unsurların, gerekse kendi öfkesi ve kederinin üstesinden gelmesi için, kahramanımızın kendinden başka kaynaklara yönelmesi midir doğru olan? Yoksa dışarıdan gelen bunca sağlıksız, yüzeysel ‘’bilgi’’ye kendini kapaması ve her şeyi kendi kendine keşfetmesi mi? 

    Bugün toplumumuzun her kesiminde çeşitli şekil ve örneklerle gördüğümüz bu ‘’dış etki’’nin sebebi nedir? İnsanlar neden kendileri olarak davrandıkları bir iletişim kötüye gittiğinde, onun üstesinden gelmek için yine kendileri gibi davranmıyorlar? Sanırım cevabı basit olmamakla birlikte pek zor da sayılmaz: İçinde bulundukları o kötü, kendi yaşantılarını karanlığa sürükleyeceğini düşündükleri halden bir an önce kurtulmak için, ‘’dışarının’’ reçetesini ‘’içerinin’’ reçetesinden daha çabuk elde edebileceklerini düşünüyorlar. Sonuçsa çok açık: Çözüm yerine kaçışın, gerçek olan orta hız yerine gerçek gibi görünen süratin kirli ellerinden ağrı kesiciler edinmeye çalışmak.

10.12.2016

Biz Kalifiye Kararsızlar

    Araf… Cennetin de, cehennemin de karşısında duran bir yol. Bir gidip gelme hali. Bir, dünyanın belki de en basit eylemlerini gösterebileceğimiz hususlarda saatlerce düşündüklerimiz. Bir çıkmaz. Bir ‘’kendini çıkmaza sokmak’’
    Araf… Cehennemimiz de orası, cennetimiz de. İkisi için ayrı mekânlar, ayrı adresler, ayrı yayanlıklar yok. Bizim –ben ve diğer tüm iyi kararsızlar- için ikisi de aynı yerde. Renklerin damarlarımıza ulaşıp kanımızı alevlendirdiği yer de, kupkuru bir gırtlağın içilecek ancak bir yudum su bulabildiği ve bu miktarla boğazını asla tatile gönderemediği yer de burası.
    Bir bakıyorum ki otların ve gecenin içinde uzanan bu gövde, kendini otların ve gecenin içine de gömüyor kimi zaman. Bir şahsi karanlığın sonsuzluğundan korkmak ve bir şahsi ışıltının caddelerinde var olabilmek için kendini –hayatını değil- şekillendirmek… Bu iki durumun iki ayrı mekânına sahip olanlar içindi mutluluk ya da mutsuzluk. Keder ya da sevinç. Korku ya da ümit...
Oysa ben ve tüm diğer kalifiye kararsızların bu iki şehri birbirinden ayırabildiği hiç olmadı. Bu bilinçli bir tercih miydi? Hayır. Bu, aynı anda iki farklı âlemi tek bir gövdede yutmanın tanımıydı. Tanım… Araf…
    Cehennemin de kudreti var, cennetin de. Cehennemin de içine aldığı öznelerin hikâyeleri yazılabilir, cennetin de. Fakat arafta gezinen, arafta var ve yok olan biz, en büyük aynaların karşısında dahi görünmeyen ama küçücük bir su birikintisinde kendine bakmayı bilenlerin ne hikmeti, ne hikâyesi, ne rivayeti… Onlar –yani bizler- için ne kutsal kudret, ne cismani güç bir teori ya da pratik geliştirdi. Çünkü bizim aksimize, onlar kararlıydılar. Aldıkları ya da alacakları karar esnasında üzerinden geçtikleri yahut geçecekleri bitki böcek, duraksamaya neden olacak şeyler değildi:
Karar adında kara bir tahtanın üzerindeki karalamalar
En güzel bahçelere davet eden teneffüs zilini patlattılar
Ve şöyle dedi tüm kara tahtaya karalamalar yapan kara çocuklar: İş, iş, iş!
Karar aldılar ve bitti.
    Görkem gibi bir illüzyonun içinde barınan bu karar almaların karşısında, bizim dönecek sapak bulamamamızın, söyleyecek sözümüzün olmamasının ya da ‘’türküyü hangi çatıdan söylersek bir başkasının sınırına girmeyiz’’ düşüncelerinin hikmeti olur mu?

    Bir öngörüdür düzelteyim bir de: Karar almakla kararsız kalmanın estetize edildiği bu ‘’karalamamın’’ doğru haritası, onu ‘’Ah… Kimselerin vakti yok’’ misali okumaktan geçer. 

7.12.2016

Turgut Uyar/ Efendimiz Acemilik



(…)
Oysa acemilik. Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız. Yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak kaygısının zevkiyle çalışacaksınız.
Gelin böyle yapın demiyorum. Durduğum yerde kalmaktan korkuyorum. Şiir bir sanat olayı değildir. Bir yaşama çabasıdır önce. Yaşadığımıza tanıklık eder. Her gün yeni bir dünya içinde, her gün yeniden ve başka etkilerle duygulanan insan, her gün bunları yeni biçimlerle söylemelidir.
Diyeceksiniz ki: böylece ancak bir azınlığa seslenmiş olacaksınız. Bir kere, bu işin kötü yönleri beni hiç mi hiç korkutmuyor. İkincisi sanat bir ceht işidir, eğitim işidir. Tembel kalabalığın keyfine uymak istemiyorum. Sanatçı nasıl uzun çabalamalarla yetişiyorsa okuyucudan da bu gayreti bekler.
Çağımız insanı gitgide rahatına daha düşkün olmaya başladı. Belki her çağda böyleydi. Ama bugünkü kadar mıydı bilmem? Bunda bilimin, endüstrinin büyük payı var. Herkes birbirinin örneği olmayı hiçbir çağda bu kadar istemedi. ‘Yeni Dünya’nın gerçekleşmesi yakın belki de. Bir örnek giyimler, bir örnek şarkılar, bir örnek aşklar. Uçaklar, radyolar, sinemalar durmadan bizi birbirimize benzetmeye çabalıyorlar. Kişiliksiz bir yaşamayı baştacı ettik. Gönüllüyüz. Kişiliksiz bir çağın şiiri de ister istemez kişiliksiz olmak zorundadır. Bu kadar yenilenmiş bir çağın şiiri, şiirin kelimeleri ne kadar eski, bir düşündünüz mü? Hâlâ uçağı, hâlâ Penicilini, hâlâ 70 katlı evleri, hâlâ hesap makinelerini, asfaltları, otoları şiire rahatça yerleştiremedik. Bunları kelime olarak, düşünce/duygu hayatımıza getirdikleri değişmelerle hâlâ şiire getiremedik. Barlarda kadınlarla saygısızca sevişiyoruz, sokaklarda açık saçık gördüğümüz kadınları hayvanca istiyoruz ama şiirde aşık olduk mu hâlâ ağlıyoruz.
Bir de bir kenarda sessiz sedasız bir insanoğlu var. Uyamadığı, maddi manevi her türlü imkânsızlıkları ile uyamadığı değişmenin farkında. Önünden iyice kavrayamadığı birşeyler akıp gidiyor. Durmuş da eskiye hasret mi çekiyor. Hayır. Kendisi ile çekişiyor. Ağır aksak yaşamasının hesabını vermeye çalışıyor. Dünyadan bildik tanıdık şeyler yakalamaya çalışıyor kısacası.
Sorun bir şiir sorunu değildir. Yaşama sorunudur. Zaten ben hiçbir zaman şiiri hayattan ayrı düşünmedim. Hayatımızda olmayan sorun şiirimizde de olamaz.

Evet değişmek. Anlamlı bir yaşama için değişmek. Bu bir ölüm kalım meselesidir. Ne dersiniz?*

6.12.2016

Metalaşmama, Bedeller Ödeme ve Melodik İnsan Üzerine

    Tahakküm ''yetkisine'' sahip her şeyin ve herkesin dayattığı öğrenme şekilleri, bireyin gerçeği olduğunda yaşanabilecek yanılgıları görebiliyor musun? Ben, muktedirliğin önerdiği ve geçerli gördüğü başarı şekillerine sırtımı dönüyorum. Bu beni, başarılı bir kariyerden, ''güzel bir kadın ve aileden'', mutlu ve huzurlu bir hayattan mağdur edecek bir bakış açısı. Ama dur! Bu yorum da klasikleşen öğrenme şekillerinden biri değil midir?
Ruhumu hazırlıyorum yolculuğun kendisine. Ve hazırlıyorum onu, başarısız bir hayatın sürgün hüzünlerine de! Dünyada farklı olmak, bir bedel ödemekten geçer. Nedir benim bedelim? Nedir benim armağanım? Tabiatı özgün melodilere kulak veren bir birey, bir daha aynı tekdüze ormanda oksijen arar mı? Arayamaz, çünkü orada gerçek bir oksijenden bahsedilemeyeceğini çok iyi bilir. 
Ve bize oksijen, yani hayat diye öğretilenin, ölümün ve bitmişliğin ta kendisi olduğunu öğrenmek... Bu acı ya da keder getirmedi bana. Ama benim hayattan anladıklarımı sembolize eden her şey öldürülmeye mahkum! Öyleyse yüreğimde aynı anlayışların belirtilerini gören muktedirlik, beni de az ya da çok, radikal ya da ılımlı şekilde öldürmeye yeltenmeyecek mi? 
Ama ah! Ah! Ne madden ne de manen öldürülmekten korkmamaya başlayan şu gövdem, ''uzun ve sıkıcı bir hayattansa...'' diye başlayan cümlelerin yolundan gidiyor. 
    Kimsenin bilmediği, bildiğini iddia edenin de gevezelikle açığa vurup kaybettiği bir tek damla gözyaşı, bir gözlerin kapanıp derin nefesin alındığı ve verildiği an... Ne çok özledim hayatın her şeyini! Ve ne çok bıktım hayatın hiçbir şeyinden! 
Yorgunluk? Hayır. İnsan yorgun olduğunda yorgun olmaz. İnsan yorgun olduğunu kabullendiğinde yorgundur asıl! İnsan kabullendiğinde olumsuzlanır hayat tarafından. 

Kendini teşhir etmekte geri duran o güzelim hayat! 
Çorbanın sadeliği, yok oluşu kederin 
Ölümün bile yenemediği, korkutamadığı sadelik! 
Seni damağımda kalan pirinç taneleri kadar yakından hissediyorum.

    Diyorlar ya; hayat tercihlerimizden ibarettir. Sanki ben sana o kadar yakınım ki, seni tercih etmeye bile gerek duymamışım! Sanki özgün melodiliğine ey hayat! O kadar içeriden bakıyorum ki, zaten yalnızca seni dinleyerek doğmuşum! Ve ölümüm de, kim bilir belki bir kaldırım köşesinde, belki bir akciğer kanseriyle, belki bir intiharla gerçekleşir, ben yine aynı gitar seslerini duyacağım senin! Ve ölmeden önce göreceğim son şey, senin üzerinde dans eden bir mahlukatın tüm tabuları yıkma sesi olacak. 

    Gıcıklığın güzelliği, söylenemeyeni söyleyen, yapılamayanı yapan insan olduğumuzda gelir. Öğretilenleri iyi benimsemiş bir ''uysal''ın karşısında, cebimde beş kuruşum olmadan dikilebiliyorsam hiç tereddütte kalmadan, bu sadece ve sadece hayatta duyduğum o melodinin eseridir. Ve dünya ''o melodiyi'' duyanlarla duymayanlar arasındaki mücadelenin kendisidir! Görüyorum ki devir, o melodinin ne demek olduğunu bilmeyenler devridir. Ama görüyorum ki dünya her seferinde, o melodileri gizli kutusunda saklı tutmaya devam eder, bir sonraki ''melodik insan'' için. Ve biz melodikler, duygularımızın ve fikirlerimizin coşkusuyla, bu dünyaya şifreler bırakabiliyoruz. Onu ancak ve ancak kendi gibi bir melodiğin bulabileceği şifreler. Ve geceleri, gündüzleri çektiğimiz acı, yaşadığımız kederin yanında, siz ''soru sormayan öğreciler''in bilemeyeceği bir şeyimiz var elimizde: Özgürlük! 
Ve biz melodikler, sancılı süreçlerimiz bir yana, birbirimize miras bıraktığımız şifrelerle o kadar hissediyoruz ki! 

Ey hayattan anladığımız anlaşılmaz müzik!
Sen tüm tanrıların, tüm kavramların ötesindesin!
Sen çıkarlar uğruna dile getirilenlerin tam tersi!
Sen bir martıda bulabildiğimiz şiirin kendisi!
Sen, hayatta aidiyet duygumuzun olduğu yegane konumsuz
Yegane mekansız!
Dünyanın en güzel paradoksunu yaşıyoruz seninle.
Ve hazırım metalaşmış dünyada çekeceğim acılara
Ödeyeceğim bedellere.
Ben yurtsuz, ben kavramların koluma kelepçe vuramadığı...
Hazırım ne varsa, ne yoksa...


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...