8.10.2016

''Konfor Alanını İşgal Et!''

''Kendimizi rahat hissettiğimiz her an bir konfor alanı içerisindeyizdir. İçinden çıkmaz, o alana da kimse dokunsun istemeyiz. Konfor alanı; kişinin alıştığı düzeni koruyarak, risk almaktan kaçındığı, kendisini güvende hissettiği etrafı görünmez duvarlarla çevrili bir alandır. Ancak içinden çıkmaz istemediğimiz bu alan daha sonra içinden çıkılmaz bir hale dönüşür. ''

Gaia Dergi yazarlarından Gizem Yıldırım'ın 7 Ekim 2016 tarihli son yazısı böyle başlıyor. Konfor alanını işgal et! diyen Yıldırım'ın yazısının tamamını okumalısınız:

6.10.2016

Çağımıza Yapılan En Büyük Hatalardan Biri

    Zihnimin derinlerinde –ya da belki sığ kısımlarında- bir düşünce yakaladım mı, onu kaybetmemek için bir uğraş veriyorum önce. Uçup gitmesin, ‘’dilimin ucunda’’ dediğim ama asla söyleyemediğim sözcükler gibi yok olmasın diye pür dikkat o düşüncenin içeriğine dalıyorum. Sonra fikir –nasılsa- kendiliğinden bir çözüme, yoruma ulaşıyor. İşte tam o an; bana mucizevi gelen bir şekilde bir şeyleri çözdüğümü hissettiğim tam o an, acı çekmeye başlıyorum. Gözlerim bir eşyanın varlığının farkında bile olamayabiliyor, zira gözlerim boşluğun bile tanımlamak için yetersiz kaldığı bir yere –bak adını koyamadım- bakmış oluyor.
    Yorumladığım ve doğru ya da hiç değilse farklı olduğunu düşündüğüm bu fikri bulabilmem, evvela kendimi farklı hissettiriyor. Dışarıdaki yahut yan odamdaki insanların bilmediği, görmediği, sesini ve kokusunu tahmin dahi edemeyecekleri bu ‘’şey’’i kalabalıklar arasında yalnız benim çözdüğüme inanıyorum. Ve birkaç saniye bu durumun zevkine kapılıyorum, ama yalnızca birkaç saniye. Sonra hemen, bu duygunun beni neye dönüştürebileceği, bana ne yapabileceği hakkındaki yargılarım tekrar kendime gelmemi ve kendim hakkında olumlu pek bir şey düşünmememi sağlıyor. Evet, ‘’sağlıyor’’ diyorum, çünkü bunun olumlu bir şey olduğuna inanıyorum. Kendi yargıcı olmayan insanlar, başkalarının yargıcı oluyorlar. Kendini yargılamayan insan, bu kotayı diğerlerini eleştirmekle dolduruyor. Aman ne eleştiri...
    İşte yine böyle bir düşünceye ve düşünceyi yorumlamaya sahibim. Şimdi, bu an, bu gece. Artık insanlarla aramda milyonlar var ya da ben öyle hissediyorum. Ama zaten her şey ‘’o anda’’ kendini nasıl hissettiğinle alakalı değil mi? En büyük düşünürler dahi, aşk acısı çekerlerken kendi öğretileri hakkında kendileriyle çelişkiye düşmezler mi? Hissediyorum ki, şu an aklımda dolanan düşünce ve vardığım yorum bana bir özellik, bir ayrıcalık katıyor. Bunu elbette şimdi değil, o düşünce kafamın içinde dolanırken –ve birkaç saniyeliğine- hissediyorum. Çocukluğumdan beri kendim hakkında bildiğim yegâne şey; zararıma da olsa, yararıma da olsa bir şeylerin ardını merak etmek, topluluklar içinde ağza gelen sözlerin ötesinde, dile gelmeyen ve yalnız kalmadıkça da gelmeyecek olan sözleri araştırmak. Duyduğum, gördüğüm, okuduğum şey zihnimin mağarasında sıkı bir denetimden geçmeden oturma iznini alamıyor. Bu denetimi kurdum, çünkü bunu yapan zihnin aynı şekilde bir cani olabileceğini de biliyorum. Ve çocukluğumdan beridir hakkımda bildiğim ‘’ikinci yegâne’’ şey, bundan korktuğumdur. Evet, her lafa bir cevabı olan, söyleyen ama asla yeterince düşünmeyen, eleştirisini konumun ya da paranın getirdiği rahatlıkla yapan insanlar gördüm. Kendilerinden daha üst bir mevki yanlarında bulunmadıkça kendilerini kral, padişah, herhangi bir konuda en çok bilen yaptıklarını gördüm. Ve ne yazık ki bu, bir sanatkârın ukalalığına benzemiyordu. Bu düpedüz soygundu. Dünyanın bugünkü haline gelmesindeki başat etmenlerden biriydi.
    Yazımı masallara bağlamadan, ilk cümlelerimde sözünü ettiğim şu düşünce ve onun yorumu hakkında size açılsam iyi olur. Bir kere bu düşünme serüveni, karmaşık ve üzerimde yoğun hisler bırakan bir serüven olduğu için, söze neyle, nasıl başlarsam başlayayım yetersiz ve çocuksu geliyor. Ama bunu paylaşmalıyım. Üç beş kişinin ötesinde okuyanın ya da üzerine düşünenin olmayacağını öngörüyor olsam bile.
    Düşüncem; çağımızın halleri üzerinedir. Yatağına çekilip lambayı söndüren ve kitap okumak için bir diğer ışığı açan okurlar günden güne azalıyor. Böyle bir şeyi belki de artık kimseye kabul ettiremezsiniz. Araştırma deseniz; kiminin vakti yok, kiminin sabrı, kimi de mühim görmüyor bu tip bir eylemi. Belki dünya bundan bir elli sene önce de böyle insanlarla doluydu, ama bugün istatistikler, haberler bize gösteriyor ki bu ne menem olduğunu bilemediğim(iz) bir çağ. Kültürler yok edilmekte, geleneklerin para hırsı altında ezilecek bir yeri dahi kalmadı. Hepsinden de mühimi; buna karşı bir alternatif yaratacak insanların, yani televizyon izlemeyip radyo dinleyen, en çok satılanları değil dünya ve Türk klasiklerini okuyan, telefonundaki uyduruk not defterini değil gerçek bir not defterini kullanan, yazları klüplerde çalması için yapılan albümleri değil hakikaten bir sanatkârın beste ve sözlerini dinleyen insanların yok oluyor olması ya da serpilip gelişememesidir. Bu boşlukta bizi eğitecek, nitelikli bilgi ve kitaplara yönelmemizi sağlayacak hocalar neredeler? Öğrencisine nasıl yaklaşacağını bilen ve otoritesini sevgiden alan o hocalar artık neredeler? ‘’Paranın tuncu, insanın piçi’’ mi artık ve sonsuza dek?
    İşte böyle bir çağın hastalığını hepimiz belirli izlerle taşıyorken, bitmek tükenmek bilmez bir para kazanma ve harcama hırsı bütün dünyayı kasıp kavururken, en kötüsü de insanların merakları ölmeye yüz tutmuşken, yapılacak en kötü şey; bu dünya üzerinden bir şeyleri estetize etmektir. Hepimiz Big Fish filmindeki o huzurlu ve mutlu köyde olsaydık, evet belki o zaman yıldızlara şiirler yazabilir ya da kuşların cıvıltısı ve bahar arasında bir paralellik görebilirdik. Ama ben hali hazırda ne bir yıldız görüyorum, ne bir kuş, ne de bir bahar esintisi. Daha doğrusu onların tekrar kazanılması gerekiyor. Çünkü ay da hep yerindedir, güneş de. Rüzgâr eseceği, deniz verdiklerini alacağı zamanı bilir. Çiçekler açar, çiçekler kapanır. Sararır yapraklar, tekrar açılır. Bahar da gelir, yaz da. Bizi çevreleyen tabiat, görevini her zaman tam zamanında yapacaktır. Değişen, kirlenen ve kirleten biziz, bizleriz. İnsan evladı! Evet, yıldızlara da şiir yazılacak gün gelir, ama bunun için önce yaşamın içindeki yıldızları bulmamız gerekmez mi? Evet, çiçekleri koklayacak günler gelir, ama önce çiçekler, hem mecaz hem de gerçek anlamda çiçekler için toprağı, hem mecaz hem de gerçek manada toprağı sulamamız gerekmez mi? Kuşların cıvıltısıyla bahtiyar olacağımız günler gelir, fakat önce kanadın ve uçmanın ne olduğunu ve buna neden ihtiyacımız olduğunu bilmemiz gerekmez mi?
    Öyleyse bu dünyaya ve onun insanlarına bugün yapılacak en kötü şey, bu dünyayı ve onun insanlarını estetize eden filmler, müzikler, yazılar meydana getirmektir! Bizler bugün, ismi asla konmayacak olan bir ‘’dönüşüm’’e girebilmek için gerçekleri olduğu gibi görmeliyiz. Ve çevremizi saran ve bizlere gerçekleri göstermekle yükümlü olması gereken şeyler hiç durmadan hayatı ve onun insanlarını estetize etmeye devam ediyorlar! Pop, villalarda geçen ve hiç kimsenin parasız kalmadığı diziler, aptal komedi filmleri, zippo çakmağa olan zaaf… Hepsi boş laf! Hepsi kendimizde görmek istediğimiz ama bunu bir eşya, bir figür ile gerçekleştirdiğimiz şeyler. O halde soru şudur; eşya mı yaşıyor, biz mi? Giydiğimiz t-shirtler ve onlara yüklediğimiz anlamlar… O halde soru şu; biz mi o t-shirt ü aldık yoksa o mu bizi –çemberine- aldı? Yirminci birinci yüzyıl insanı ve de özellikle genci, bu arafın içinden nasıl kurtulacak? Sahip olması gereken bir hayatı olduğunu ona kim hatırlatacak? Eşyalar tarafından yaşatılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuzu kim fısıldayacak kulaklarına? Estetize etmeyen her şey! Ama bu sorumluluğu taşımak elbette estetikten yoksun olmayı gerektirmemeli. Estetize edilmeyen bir estetik yaratılmalı. Tabi insanları ahmak yerine koyan ve ‘’uyanın!’’ diyen o çokbilmişlerden olmadığımı, onları sahici bulmadığı belirtmem gerekiyor ki bu cümleyi yazarak belirtmiş oldum.  

    Sonuç olarak, gerçekleri göstermek bir çözüm, formül müdür tam olarak bir şey diyemem. Denemek ve gerçekleri yansıtma, aktarma biçimimizi geliştirerek kendimize bir bölge bulmak gerekir. Ama emin olduğum ve bundan sonra demekten çekinmeyeceğim şey; estetize etme, yani yalanlama, gerçeğe aykırı süslemeler yapma bu dünyaya ve onun insanlarına yapılan en büyük hatalardan biridir. Hele hele bu çağda. 

2.10.2016

Dünyevî ve Arayışta Bir Yazar: Tolstoy


Seyyah, yırtıcı bir hayvandan kurtulmak için susuz bir kuyuya atar kendini. Orada, kuyunun dibinde bir ejderha görür, onu yutmak için ağzını açmıştır. Yırtıcı hayvan tarafından parçalanmamak için yukarı çıkmaya cesaret edemeyen, ama ejderha tarafından da yutulmamak için aşağıya atlayamayan bu zavallı, kuyunun duvar taşları arasında yetişen bir dalı yakalar ve ona sımsıkı tutunur. Elleri uyuşur... O sırada biri beyaz diğeri kara iki farenin, onun tutunduğu dalın çevresinde dolaşıp, dalı kemirmekte olduklarını görür. Havada debelendiği sürece, çevresine de bakınmaktadır. Çalının yapraklarında bal damlaları görür, dilini uzatıp bunları yalamaya koyulur... İşte ben de aynen öyleyim; ölüm ejderhasının kaçınılmaz bir şekilde beni beklediğini, beni parçalamaya hazır olduğunu bildiğim halde, hayatın dallarına tutunuyorum ve bu azaba niye düştüğümü bir türlü aklım almıyor. Ve şimdiye kadar bana teselli vermiş olan balı emmeyi deniyorum.

    Böyle yazar Tolstoy. Hayatın anlamını aradığı ve bu uğurda mücadele ettiği deneyimleri aktardığı kitabında: İtiraflarım. 1828 ile 1910 yılları arasında yaşayan Lev Nikolayeviç Tolstoy’un seksen iki yıllık uzun ömrü ilk gençliğinden itibaren her zaman gerçeği aramakla geçmiş ve bu hususta fizik, metafizik gibi başlıkları incelemiştir. Hayatını kusursuzlaştırma, hayatının dümenini tamamen eline alma fikri onu her zaman ‘’kendisini arayışa yollayan bir insan’’ haline getirmiştir. Daha da açmak gerekirse Tolstoy, kendisine göre hayatın belli başlı kurallarını çizmiş ve o kurallara göre yaşamaya çalışmıştır: 

Ama hayatının dümenini tamamen eline alma ya da kendini kusurlarından arındırma çabası bu liste ile de son bulmamıştır. Yazarın aynı zamanda gündelik günahlarını yazdığı bir de defteri vardır:

    Zengin bir aileden gelmektedir. 1851 yılında Rus ordusuna yazılmış ve Kırım Savaşı’na katılmıştır. Hiç durmadan tartan, gözlemleyen, başka başka öğretilere giden Tolstoy’un bu gerçeklik arayışı, bireysel hayatıyla sınırlı kalmamıştır. Rus köylüsünün yoksulluğu onu etkilemiştir. Gazete ve dergilerde yazılar yazmış, mülkiyet konusunda aldığı radikal kararlarla servetini köylülere dağıtmıştır. 1880’de yazdığı İtiraflarım, kendisini ve çevresini sürekli tartan bir adamın günlüğüdür. Rastgele açtığınız herhangi bir sayfasında dahi mutlaka bir şeyler tartılıyor, bir şeylerin sahici olmadığı öngörülüyor ve bu nedenle gerçek tekrar ele alınmaya çalışılıyordur.
Notos dergisi Haziran-Temmuz 2016 sayısında bir Tolstoy dosyası hazırlamıştı. Şu an elimde olduğu için hakkında yazılan bazı cümleleri size aktaracağım:

Tolstoy’un yabancılaşmış insanı kendine o sonu gelmez ‘’Kimim ben?’’ sorusunu değil, ‘’Neden buradayım ve nereye gidiyorum?’’ sorusunu sorar. Kendini tanıma sorunu çoktan çözülmüştür. Vurgudaki bu fark esas önem arz eder ve Tolstoy’un gerçekçiliğinin meziyetlerinden biridir. (Ernest J. Simmons, Çeviren: Yasin Sofuoğlu)

Ateş bir imgedir. Prometheus aslında bilgiyi/ aydınlanmayı çalmıştır tanrılardan. Aynı eylemi Tolstoy da yapacaktır. Evet, o da kendi yoksul köylüleri ve bütün umutsuz insanlar için birçok riski göze alacak, yeryüzünün daha güzel bir yer olması için, insanın daha iyi olabilmesi için cesurca fedakârca çabalayacaktır. (Ahmet Ümit)

Tolstoy’un Rus düşünce tarihinde değeri hala çok büyüktür. Düşüncesinin aşırılıkları, mükemmeliyetçiliği ve soyut ahlakî ilkeye tek taraflı bağlılığı, Rus düşüncesinin ana ve belirleyici öğelerinden birini sınırına getirmiştir. (Vasili Vasilyeviç Zenkovski, Çeviren: Kayhan Yükseler)



    Yine aynı dergide çok güzel bir ifade vardır: ‘’Dostoyevski ruhanî, Tolstoy cismanî olanla ilgilenir.’’ Bu açıklamayı baz alıp bir şeyler daha ekleyecek olursak; Bu büyük Rus yazar, bir ev inşa etmek ister: Gerçekliğin evi. Ve bu inşaya başlamak için en sahici kumu, en sahici demiri, en sahici çimentoyu bulması gerekmektedir. Tolstoy otuz yıl boyunca, bu evi inşa etmek adına en sahici malzemeleri bir bir aramış, bulduğunu sandığı zaman bir süre sonra elinde gerçek bir malzeme olmadığını öngörmüş ve tekrar en hakiki gereçleri bulmak adına yola koyulmuştur. Sonunda vardığı noktayı gelin İtiraflarımdan okuyalım:

    Bizim çevrenin –en direkt haliyle; zengin kesimden söz ediyor- dindarlarının bütün hayatı, inançlarıyla çelişkideydi. Çalışanlar arasındaki dindarların bütün hayatı ise, din bilgisinin verdiği ‘’hayat anlamı’’nın bir onayıydı. Ve ben, bu insanların hayatına ve inancına gittikçe daha yakından bakar oldum. Ve ne kadar yakından baktıysam, şuna o kadar çok inandım ki, onlar için din, gerekli bir şeydi. Onlar için sadece o, hayatın anlamını vermekte, hayatı mümkün kılmaktadır. İnançsız bir hayatın mümkün olduğuna inanan, ancak binde bir insanın kendini dindar saydığı bizim çevrede gördüğümün tersine, onların çevresinde binde bir inançsız var. Bütün hayatın tembellik, sefahat için akıp gittiği bizim çevrenin tersine, gördüm ki, bu insanların bütün hayatı yorucu bir çalışma içinde geçiyor ve onlar hayatlarından memnunlar… Sonra, çoktandır içimde hazırlanan ve tohumlarını içimde taşıdığım bir ihtilal oldu. Bizim çevrenin zenginlerinin, varlıklıların ve kültürlülerin hayatı artık bana iğrenç gelmekle kalmıyordu, üstelik benim için bunların hiçbir anlamı kalmamıştı. Bütün davranışlarımız, görüşlerimiz, bilimimiz, sanatlarımız, her şey benim için yeni bir anlam kazandı: Anlamıştım ki, bütün bunlar oyuncaktan başka bir şey değil. Bunlarda bir anlam aranmazdı. Oysa çalışan bütün halkın hayatı, gerçek değeri içinde önümdeydi. Anlamıştım, hayatın kendisi buydu. Bu hayata verilen anlam, gerçekti. Ve onu kabul ettim. (Tolstoy/ İtiraflarım/ Sis Yayıncılık/ İngilizceden çeviren: Funda AYDIN)

1.10.2016

Fırtınanın İlk Saatleri

       Paralı buhranlar…
    Böyle söylemişti sonbaharın –şiirsel olsun diye değil, gerçekten bir sonbaharın- akşamında, yaşamını idame ettirmekte hiç de zorlanmayan filozoflar ve yazarlar için. Kimdi, neydi, nereden geliyordu? Çocukluğu, şimdiki yaşayış tarzına paralel bir çocukluk değildi. Olması da zorunlu değildi. Ama galiba, ilk gençliğinden itibaren edebiyat, sanat çevrelerine giren, aile hayatının da bu dünyadan izler taşıyan bir aile olmasını içten içe istediği zamanlar olmuştu. Ve bu hususta tanıdıklarına sıklıkla yalan söylediği de. Neden böyle yaptığıyla, niçin gerçeği söylemediğiyle ilgili kendisini defalarca sorguya çekse de nafileydi. Gerçeği, yani ailesinin kökenlerini, başına gelmiş iyi ya da kötü hatıraları olduğu gibi aktardığı nadirdi. Bunu yıllar yılı yaptığı için sonunda ilk anlattığı şekilde haz alamasa da bunu yapmayı sürdürüyordu. Oysa kendisine karşı bunun tam tersi bir ciddiyette, tam karşıtı bir sertlikte takınıyordu tavrını: Yaptığı her eylemi sorgulayarak ve bu eylemleri gerçekten mi yapıp yapmadığını gözlemleyerek.

    ‘’Başkasından kaynaklanmak olumsuzluktur.’’ Üzerine yıllarca düşündüğü, gözlemlediği konunun en az kelime ile anlatılmış bu halini seviyordu: Başkasından kaynaklanmak olumsuzluktur. Sonraları, yani artık söylediği bu yalanlara daha tecrübeli bir bakış açısıyla baktığı zamanlarda, aslında bu gerçek dışı açıklamalardan bir çıkar gözetmediğini, yalnızca bunlardan zevk aldığını fark etmişti. Ve geçmişindeki bu haylaz çocuğu anımsadığında ona kızmasına rağmen için için de gülüyordu. Çünkü kendisini her an sorguya çeken, her an kendi eylemlerinden şüphe edecek kadar kendine soru soran, davranışlarının kaynağında bir riya mı yoksa başlı başına bir gerçek mi olduğunu tartışıp duran bu insan, neden gerçeğe bu kadar düşkünken yalanlar söylüyordu? Paralı buhranlar yaşadıklarını iddia ettiği sanatkârlara kızması, yine aynı gerçeği arayış niyetinden kaynaklanıyordu. Bir arkadaşının kendisi için söylediklerine katılıyordu: Sen her şeyin farkındasın, demişti ona. Evet, bir başkasının yaşadığı olayın içine kendisini sokup hemen pozisyonlanabiliyor ve duruma bir açıklık ya da alternatif getirebiliyordu. Bu onun doğasında vardı. Birkaç farklı kişiliğin belirtilerini çok kolaylıkla üzerinde taşıyabiliyor, bir an ‘’o’’ olabiliyorken hemen bir başka anda da ‘’o’’ olabiliyordu. O: yani çoklu karmaşa.

    Ama gerçeği bulma yolunda çocukluğundan beri gelen bir dürtüsü vardı. Küçücük bir veletken dahi ablasının önce onu kızdırmasına ve ardından özür mahiyetinde kendisine bir kazak almasına karşı yaptığı yorum, o yorumu yapabildiği bakış açısı, kendisinde daima saklıydı. Şöyle demişti ablasına: Beni kırdın ve ben de buna sessiz kaldığım, bir tepki vermediğim için vicdanınla baş başa kaldın. Şimdi beni kırdığın için pişmansın ve aklınca benimle aranı düzeltmek istiyorsun. Oysa aranı düzeltmek istediğin tek şey vicdanın. Peki kendisini aylarca aramayıp sonra birden halini hatırını soran ve kendisini özlediğini ifade eden o yalancılar için dedikleri? Ki belki de en ve tek örnek gösterilebilecek yanı, ortaya attığı bu eleştiri kazanında kendi hatalarını da kaynatmasıydı. Şuydu cümlesi veledin: Kendini yalnız hissettiğin için özleyecek birilerini arıyorsun. Bunun adı vefa değil. Yeterince sosyalleşince hepsini unutacaksın.

    Gerçekle yalanı, başkasından kaynaklanmakla kendi gönlünden kaynaklanmayı bu kadar iyi ayırt edebilmesi, belki de kendinde fark ettiği tek faydalı ve yetenekli yandı. Ama buna rağmen elbette o bir bilge değil, bir amatördü. Satırlarını okuduğu yazarlardan çok şey –kendisi adına çok şey- öğreniyordu. Ve o denli gözlemlemesine rağmen hala kendisinde de fark etmediği riyaların ve koşullanmışlıkların olduğunu. Ama bu sarsıcı gerçekleri öğrenmekten memnun olsa da, bu tespitleri bir başkasından öğrenmek onun hoşuna gitmiyordu. Zira kendince öğrendiği, kendince gözlemlediği bir şeyde harekete geçebilirdi yalnızca. Şahıslar konusunda yalnızca kendince öğrendiği, gözlemlediği şeylerde… Yoksa bir başkasından öğrenilen bilginin de kendisini çoğu zaman bir koşullanmışlığa, ezberciliğe götüreceğini düşünüyordu, belki de emindi bundan. İnançla yaşadığı sorunlar da bu hususta ortaya çıkıyordu: Kendi emeği, duygusu olmadan bilgiler edinen insanların çoğu –fakat asla hepsi değil- ona göre ses kayıt cihazlarına benziyordu. Tuşa bastığınız anda söylediklerinizi, yalnızca söylediklerinizi kayda alan, bu söylenenlerle ilgili kafasında bir soru ya da merak oluşmayan ve kaydı dinlemeye başladığınız anda yalnızca bir başkasının cümlelerini tekrar eden ses kayıtlarının, kendileri olabildiklerine inanmıyordu. Ve uzak duruyordu böyle durumlardan. Zira o bir ses kayıt cihazı değil ama bir radyo olmak istiyordu. İçeriğini kendisinin belirlediği, kendi tercih ettiği şarkıların çaldığı bir radyo… Bu nedenle yükleniyordu kendisine, bu nedenle zorluyordu kendisini. Ve yaşadığı, yaşayıp geride bıraktığı her günün ardından ‘’görev’’ine en yakın hissettiği zaman hep ‘’an zaman’’ oluyordu. Eksikti geçen her gün. Her bir gün öncesi eksikti. Çünkü üzerine düşünüyordu. Düşünüyor, tartıyordu. Çekirge de kendisiydi, onu yakalamak için uğraşan avcı da. Ama ne yapsa etse çekirgeyi yakalayamıyor, çekirge her seferinde biraz daha ileri atılıyordu. Bu huzursuzluklarından da memnundu, öyle öğrenmişti çok önemli bir bilgeden, koşullanmamış bir vaziyette…

    An zamandan memnun olmayarak ve her daim ilerideki bir günün kusursuz olacağını zannederek geçirilen zamanın yanılgısına o da düşmüştü. O da bakmıştı uzaklara ve kendinden pek de emin olmayan beklentilerle yaşamıştı. Ama geçen her an zamanın da bir vakitler ilerideki bir zaman dilimi olduğunu ve aslında tek parolamızın kelimenin tam anlamıyla şu an olduğunu, gelecekteki bir günün de tıpkı dün gibi geçip gideceğini öğrendiği o zamanlar, evet o zamanlar onu cesur ve ‘’o anın adamı’’ yapmaya başladı. Ve öyle sevdi ki bu parolayı, öyle sımsıkı bağlanmak istedi ki ona, onu bu hararetten ve büyüden alıkoyacak çevrelere, sohbetlere, dünyalara girmeyi reddetmek istedi sonunda. Kimi zaman başardı, kimi zaman engeli oldu kendisinin. ‘’Kendisinin engeli olmak’’ duydunuz mu hiç bunu? Ve kendisinin engeli olanların en büyük hastalığının, bu engelin farkına varmamaları olduğunu? Neden ‘’varamamaları’’ değil de, ‘’varmamaları’’? Çünkü ikisi arasında büyük ve önemli bir fark var: İlkinde insan bunu istese dahi şartların ona asla –ama gerçekten ve gerçekten asla- müsaade etmediği gibi bir anlam ortaya çıkabilirken, ikincisinde rahatlıkla kişinin kendi iradesinden söz açabiliriz. Ona göre; bir savaşın ortasında kalmadıkça, ölümcül bir hastalıktan dolayı yataklara düşmedikçe ve yani buna benzer radikal hadiseler başa gelmedikçe insanın kendi başarısızlığı için ‘’yapamıyorum’’ gibi bir yargıya varması mümkün değildi, sadece ‘’yapmıyorum’’dan söz edilebilirdi. Ona göre aile, parasızlık, yaşanılan şehir, okunan okul gibi konularda sürekli şikâyet eden ve bir başka uğraşa vakit bulamadığını bahane eden insanlar kendilerini kandırıyorlardı. Otuzlu yaşlarda, olgun ve kendine güvenen bir kadının dediğini doğru buluyordu bu hususta: İnsan bir şeyi gerçekten istedi mi, sosyal hayatından da uykusundan da feragat edip o şeyle uğraşabilir. Kimi zaman ekmek almak için bile sokağa çıkmaya üşenip sigara almak konusunda hiçbir üşengeçlik belirtisi göstermemek buna en basit ve ilk örneklerden biriydi.

    Sorumlu olduğunu düşündüğü konular vardı ya da o öyle görüyordu kendini; dünyada sorumlu olduğumuz konular olduğunu… İyi, düşünceli bir aile varsa onlara karşı sorumluluk, iyi ve güzel bir hayaliniz varsa o hayale karşı sorumluluk, yaratıcı bir eser meydana getirme arzusu varsa da o ihtirasa sorumluluk insanın kendini zorlamasını, uyuyacağı vakitlerde son bir iki adım daha atmasını sağlıyordu. Ama ne dün ne de bugün insanların ortak duygusu bu olmuştur. Genelde farklı düşünen bir iki zırdeli gelir ve birtakım alışılmış tavırları alt üst eder, kendisinden sonrakilere tüm bu eylemlerini bırakır ve çeker giderdi. Evet, belki de dünya çoğu zaman böyle bir yerdi. Bu iddiasından, eğitim amacıyla bir araya gelen, idealleri ve gayeleri olan insanları ayrı tutuyordu. Çünkü gerek dün gerek bugün bir tek onlar kendilerini ‘’bir şeylere’’, mesela yaşama anlam katmaya adamışlar, vermişlerdi.
    Yaşam konusunda Albert Camus’un görüşlerine yakınlık duyuyordu: Kötülüğü hayattan çekip çıkaramayız ama insan, hayatına ancak bu kötülükle mücadele ederek bir anlam verebilir. Yazının başında da belirtildiği üzere ‘’paralı buhranlar’’ yaşayan insanların lüks kederleri ve daha da ötesinde o kederciklerin insanlar tarafından ciddiye alınmasıysa onun için bir işkenceydi.

    Belki biraz, belki de birazdan fazlaca bir insanın zihnini, duygularını, düşüncelerini aktarmaya çalıştım. Bu bir öykü mü, bir masal mı, yoksa sadece bir deneme mi hiçbirimiz bilemiyoruz. Teoriler, edebiyat kuralları bu yazı hakkında mutlaka bir değerlendirme yapacaktır. Ama bu yazı ne bir öykü hissiyatıyla yazıldı ne de amacı buydu. Amacı, çocukluğundan beri yalnızca gerçek eylemlerde bulunan biri olmak adına kendini zorlayan, köşeye çeken, bu bahiste kimi zaman başarılı kimi zaman bedbaht bir yaşantıyı aktarmaktı. Yazıldığı ve yayımlandığı andan itibaren de bu yazı, kimi okurlarca onaylansa ve haklı görülse bile, anlatmaya çalıştığı şeyleri insanların yeteri kadar hissetmeyeceğini, üzerine gerçek bir biçimde düşünmeyeceklerini biliyor. O halde, neden yazıyor? Deli mi? Hayır, tam aksine! ‘’Yazmasam delirecektim!’’

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...