29.08.2016

Hatalıydı Zerdüşt, Duygusal Davrandı

    Yaşadıklarımı, her gün, hafta ya da ay boyunca farklı zaman aralıklarında karşıma dikilen, farklı ürpertiler ve sorular yağdıran hayat karşısında daha ''profesyonelce'' anlatabilirim gibime geliyor artık. Kalabalıklara baktığımda gördüğüm acı, savaş, zulüm, keder ve şahsi konuları gözlemlediğimde gördüğüm yalnızlık, parasızlık, zorunluluk, ön yargılar ne de büyük isyanlara sevk ederdi beni, ilk başta. Yıllar önce gördüğüm o küçük kızla mı başladı yoksa bu? Ben hazırladığım kahveyi alıp balkona geçerken ve yağan karın tadını çıkarmaya niyetlenirken sırtında çöp arabasının olduğu ve soğuktan akmış sümüklerini çıplak elleriyle silen kızı gördüğümde mi başladı? ''Kabul edilemez!'' demiştim kendime. Kabul edilemez! 

    Gör bak; ne de zor ve uzun bir süreçmiş düşüncelerin evrim geçirmesi. Bak ne de değişti fikirlerim, daha doğrusu ''kabul edilemez!'' dediğim ne çok şeye daha bi ''bu dünyanın gerçekleri'' olarak başlamışım bakmaya. O kız çocuğunu kurtarabildin mi Mert? Ya tüm kız çocuklarını? Ya tüm çocukları?..

    Bağırdım hayata! Hala daha bağırıyorum. Sessiz çığlıklarımın canı çıkana kadar bağıracağım. Ama bu öyle bir bağırış ki, kimse, konudan ve konunun ağırlığından habersiz kimseler duymuyor. Duymasınlar da zaten! 
Bağırıyorum hayata! Ama gözyaşlarıyla isyan ettiğim günler geride kalıyor artık. Belki son birkaç haykırış daha olacak ilerleyen günlerimde: ''Neden böyle?'' sorusunun yankılandığı. Ama ne kadar ''neden?'' dediysem, diyorsam, o kadar da anlıyorum. Anlıyorum bazı şeylerin isyanını kendi içinde taşımam gerektiğini. Ve o isyanı hayata karmaşık bir çığlıkla değil, oyunun kurallarına göre aktarmanın asıl mesele olduğunu. 

    Ben Dostoyevski'yi sevdim, seveceğim de daha! Nietzsche ile aralarında gizli bir ruhanî bağın olduğu, kendinden sonrakileri boylu boyunca etkileyen bu kumarbaz adamı seveceğim daha! Ama Notos dergisinin Tolstoy dosyasında yazdığı gibi; Dostoyevski ruhanî, Tolstoy cismanî ile ilgilenir. Ve ben adımlarımı sanki cismanî yönde atmaktan yanayım. Bu kadar duygusal karmaşa, yaratılmış küçük ve gizli alanlarda ettiğim bu kadar isyan, eleştirdiklerimin karşısına dikilmeyip köşede hüzünlenen bir genç olmak yetti artık, aylar önce yetmişti! 

    Vaktimin geleceğini düşünüyorum bir yandan. Bir yandan vaktin akıl almaz derecede çabucak geçtiğini. Şimdilerde sıfır bir sosyal hayat ve haftanın her günü on iki saat çalıştığım bir kafeteryadan başka bir şey bilmiyorum. Para kazanmam da gerekiyor. Bir yandan tüm bu zorunlulukların vaktimi benden çalan şeyler olduğunu düşünüyor, bir taraftan da hayat içinde piştiğim, yandığım, malzememi hazırladığım evrelerden sadece ve sadece biri olarak görüyorum bu durumu. Ne önemi var? Nasıl düşünürsem düşüneyim, daha en az bir hafta daha çalışacağım burada. 

    İşte ben de tam da bundan bahsediyorum! Köşeye çekilip iş düzeninin, koşulların ve hatta bu sistemin bir eleştirisini, duyduğum büyük öfkeyi de dile getirsem defterlerime, ne çıkar? Yarın sabah erkenden yine ben açacağım o dükkanı. O halde ruhanî olana yöneldiğim kadar -hatta belki ondan da fazlaca- cismanî olana yönelmem gerekmiyor mu? Elbette gerekiyor. 

    Kafeye zaman zaman gelen bir adam var. Emekli malî müşavirmiş kendisi. Patronla arada bir çene çalıyorlar. Kendisi şu sıralarda bir ''yaşam koçu'' olarak seminerler veriyor ve bu seminerlerdeki konuşmalarının bazılarını bize de yapıyor ara sıra. Mesela 'şükretmek gerektiğini, bardağın dolu tarafını görmek gerektiğini' anlatıyor bize. Ama tüm bunları onun gibi birinin söylemesi bana inandırıcı gelmiyor pek. Bir kere bunları maddî durumu bir hayli yerinde olan bir insandan dinlemek, ister istemez şu düşünceyi uyandırıyor bende ve bende bir düşünce uyandı mı bir daha asla uyumaz: Bunları düşünebilecek lüksü olduğunu düşünüyorum bu adamın, hepsi o kadar. 'Kişisel gelişim kitaplarını yararlı bulduğunu' söyledi, bense 'hepsinin bir saçmalık olduğunu' dile getirdim. Ve ekledim: On sekiz yaşında büyük kavgalar yaşadığı ailesinden dolayı evden ayrılan ve kalacak yeri olmayan bir çocuk için öğretileriniz ne kadar geçerli olabilir? Ya da üç çocuğunu geçindirmek için geceli gündüzlü çalışan bir baba için? Ya da ruhu sanatla yanıp tutuşan ama bedeninin buna müsaade etmediği engelli bir insan için? Ya da savaşın ortasında ve her gün ölüm riskiyle karşı karşıya kalan bir çocuk için? Ya da eşinden şiddet gören bir kadın için? Bence bu gibi fikirler, parası olan ya da hayatında zaten istediği anda birkaç huzur bulabilecek olan kimseler için geçerlidir. ''İyisi mi'' dedim, ''siz öğretilerinizi genellemeyin. Yalnızca tarifini yaptığım kitleler ile buluşturun, yeterli.''

    Ben hayatın, kendisine kibar ya da cömert davrandığı bir insan değilim. Ve öyle bir hayattan gelmiyorum. Dolayısıyla hayat benim için hiçbir zaman ''ah çevremiz ne güzel, hayatta olmak ne güzel!'' gibi bir yankıdan ibaret olamaz, birçokları için de -hatta senin için de ey kimsen- bu böyledir. Ben yalnızca ve yalnızca bizim bu dünyada anlamlı bir şekilde var olmamızı sağlayabilecek tırnaklarımız olduğunu ve o tırnaklarla düz ve upuzun bir duvarı tırmanmamız gerektiğini biliyorum. Gerisi, kaba tabiriyle söyleyeyim; hava civa...

    Hem ayrıca, nedir bu sürekli bir huzur merakı? Olmuyor ulan işte! Huzur başlı başına bizi bir yere taşımıyor ve yeterli olmuyor. Bu dünya mutfağında huzurdan gayrı daha çok, pek çok malzeme var. Her şeyi onunla çözemez, her soruya ve soruna onunla karşılık veremeyiz. Hatta fazla huzur en büyük kötülüklerden biridir benim gözümde. Onun yüzünden unutursun yüzünü dönmen gereken gerçekleri. Onun yüzünden aldatırsın kendi kendini her dakika, her saat ve belki de tüm bir ömür boyunca... Hayır, huzursuzluk gereklidir! Huzurun fazlası -yani mesela günde birkaç saatten fazlası- mideye de, bedene de, ruha da zararlıdır! Şunu iyice kavramamız gerekiyor ki; bir pamuk tarlasında yaşamıyoruz ve hiçbir zaman da yaşamayacağız! İnsanın çok eski zamanlarda o pamuk tarlasında kalmaya devam etme şansı belki vardı. Ama artık, günümüz dünyasında her şey sert! Her şey bir kaya gibi sert! Ve biz o kayayı kırmak için huzurlu bir balta ya da huzurlu bir taş kırıcı kullanamayız. 

    Yine yazdıkça konu kendi içinde parçalara ayrıldı, memnunum ama bundan. Peki hatırladığım ve yazımın başında bahsettiğim şeye döneyim biraz da: Hayatın gerçekliğini, iyinin ve kötünün mücadelesini, hem içimizde hem de bizim dışımızda ve bizi etkileyen dünyada var olan şeyleri ne de büyük, çok büyük bir görkemle karşılamıştım düşüncelerimin durmamaya başladığı ilk zamanlarda. Ve ne çok bağırıp çağırmıştım bahtsızların başına gelenlere karşı. Ama ben üstinsanı anlatmak için pazar yerine giden ve ''insan aşılması gereken bir şeydir!'' diyen o Zerdüşt'ün düştüğü hataya düşmeyeceğim! İnsanlığa ve yaşama olan büyük sevgimin, bir budalalık yapmama neden olmasına göz yumamam. Zerdüşt pazar yerine inip o büyük tutkusu ve özlemiyle konuşurken bir hata yaptı: Kendi keşif sürecinde elde ettiği neticeyi, hayata olan büyük aşkından ötürü onu hiç de anlayamayacak olanlara anlattı ya da onların hiç anlamayacağı bir şekilde... 

    Hatalıydı Zerdüşt, duygusal davrandı. İnandı insanlara. İnandı kılığına, kıyafetine, cümlelerinin sıra dışılığına değil de içtenliğine bakacak olan insanların olduğunu düşünerek. Ama hangimiz rutinin dışından bir insanın aniden gelip de bize bazı gerçekleri anlatmasına kulak asarız ki? Şöyle deriz ona: ''Hadi var git yoluna! İşim gücüm var benim! Daha bireysel emekliliğim için bankaya gitmem lazım. Senin bu saçmalıklarına ayıracak vaktim yok benim!'' 

    O halde estireyim bu yazının en büyük fırtınasını artık: ''Görmüyor musunuz?! Dünya ne halde?! Bu da neyin nesi? Biz neler yapıyoruz böyle?'' gibi düşünceleri şaşkın ve ümitli bir şekilde bağırıp çağırarak anlatmak neye yarar? Her şeyin zamanı ve yeri varmış, inandım. Buyurun şimşeği:

Artık hayat hakkında daha az bağıracak, daha çok söyleyeceğim.

24.08.2016

Pek Matah Bir Şey Değil

Ben başıma gelen her aksiliğin de bana bir melodi verip hayatım için tecrübeye dönüştüğünü düşünüyorum. Ama sadece ve sadece beni etkileyen, öznesi yalnızca ben olduğum aksiliklerin. Bu bağlamda, kaybettiklerimin de hepsi birer kazançtır benim için. Dik bir yokuştan çıkarken kafama sıçan kuş ilk bakışta beni kızdırsa da, hayatımın geri kalanında onun da yeri vardır artık. Artık o da parçamdır benim; nefes alışverişimde kalemi elime alışımda, bir kadına yaklaşmamda onun da etkisi vardır artık. İşte, öznesi sadece ben olan ve yalnız beni bağlayan tüm iyi ve kötü şeylere olan bakışım.

Ben bir ağacım ve dallarımın üzerine envai çeşit kuş, konuyor türküleriyle beraber. Rüzgar fırtınaya, fırtına kasırgaya dönüyor oysa, benim olduğum ormanda. Peki ben ne yapayım? Görmezlikten gelebilir miyim o kuşları? Kesebilir miyim kendi ellerimle dallarımı? Ya da hizmetine mi sunmalıyım yapraklarımı, karanlık bir kasırganın ölümlü görkemine? Hangi orman kabul eder bunu? Hangi ağaç, plastikten yapılmış -ve yalnızca görsel olarak- bir benzerini gerçek sayar? Nasıl gidebilirim onların istediği yoldan? Tehlike arz ediyor atacağım her adım. Ve kim bilir, güneşi tepemde görmek istediğim için ben de bir gün kesilirim. Ama öznesi olmak için yaşadığım şu hayattan, bir nesne olup gitmeyeceğim.
________________________________________________________________

Eski püskü yazılar çıktı not defterimden. Eh, pek matah bir şey değil ama iş görür. İyi geceler olsun.


22.08.2016

Şimşekler Bana Uğradı Bu Sabah

    Burası ''anda yaşayan bir blog'' olduğuna göre, size sadece o anda hışmına uğradığım düşünceleri göstermekle kalmayıp beni o düşüncelere iten koşul ve süreci de anlatmak isterim. Şu an yaklaşık son on dakikası kalmış bir film izliyorum. Film beni tek başına birazdan yayımlayacağım yazıyı yazmaya itmedi, başka süreçler de var. Kaçınılmaz olarak tekrar ve bir süre daha sevmediğim o işte çalışmam gerekmesi, çünkü Eylül ayında hem harç, hem kira, hem de harçlığımın hepsini aynı anda ailemden isteyebilecek bir durumum olmaması, bu nedenle kendimi tekrar henüz böceğe dönüşmemiş bir Gregor Samsa'ya dönüştürmemin gerekliliği... Gece izlemek üzere açıp uyuyakaldığım ve sabahın erken saatlerinde izlemeye koyulduğum ve şu anda da -dediğim gibi- yaklaşık on dakikası kalmış filmi bitirince, geleceğim. Siz tabi ki o bekleyiş süresini fark etmeyeceksiniz. 

    Evet, filmi bitirdim. Öncelikle beni böylesine heyecanlandıran ve yazı yazmaya iten bu güzel, heyecanlı, yaşamı okumak konusunda fikir veren bu filmi anlatmakla başlayacağım: Groundhog Day. ''Bugün Aslında Dündü'' olarak Türkçe'ye çevrilen, yönetmenliğini ABD'li Harold Ramis'in yaptığı, bin dokuz yüz doksan üç tarihli film, içinde biraz bilim kurguyu, bu vesileyle bir mesajı ve kimi dakikalarında da romantizmi barındırıyor. Phil Connors isimli hava durumu sunucusu kendini beğenmiş, insanları hor gören ve onlara karşı soğuk, mesafeli bir kimsedir. İşi gereği ekip arkadaşlarıyla beraber -toplamda üç kişiler- geleneksel bir şenliği ve o şenliğin hava durumu ile ilgili olan kısmını haber yapmak üzere bir kasabaya giderler. Tarih şubat ayının ikisini göstermektedir. Ancak bir problem vardır ki, Phil ertesi güne uyandığında tarih ve kasabanın yaşantısı yine aynı günde kalmıştır. Bunun farkında olan Phil, şaşırma ve çaresizlik evresini geçtikten sonra, istediğini yapabileceğini çünkü nasıl olsa ''ertesi gün''ün hiç gelmeyeceğini fark eder. Bu nedenle sokakta karşılaştığı insanlara olduğundan daha umursamaz davranır, umumi alanlarda davranmaması gerektiği şekilde davranır. Bu evre de uzun sürmeyecektir. Phil, her günün aynı -yani iki şubat- olduğunu ve bu nedenle ertesi gün için bir sorumluluk taşımayacağını anlamasına anlar fakat artık tekrarlanan zaman dilimini daha güzel, hayatının hakkını vererek yaşaması gerektiğine inanır. Sokakta umursamadan yanından geçtiği insanlardan tutun da, denemek için bugüne dek hiç düşünmediği eğlence ve deneyimler onu bekliyordur. ''Yarın korkusu'' taşımayan kahramanımız, artık daha cesur, denemekten korkmayan, eldeki imkanlarla yapılabilecek en güzel eylemleri gerçekleştiren biri haline gelmektedir. Phil, artık nasıl yaşaması gerektiğini öğrenmiştir! Kasaba halkı onu tanımaya, cömert davranışlarından dolayı sevmeye başlar. Tabi ertesi gün bunları tekrar yapması gerekecektir...

    Şahsen temelinde edindiğim fikir şudur: ''Normal'' yaşadığımız her gün, bir önceki günün aynısıdır. Gittiğimiz mekanlar, konuştuğumuz insanlar, uyuduğumuz ev farklı dahi olsa, denemeyi, tutkuya cevap vermeyi, hepsinden önce de ''tutkuya, hayale kapılarımızı açmayı'' bıraktığımız her gün, tek bir gündür. Çünkü aynı şeyleri hisseder, aynı şeyleri tecrübe eder ve başka bir manzaraya bakamayız. Sahip olduğumuz tek manzara ''rutinin ölümü ve aslında yaşamı unutturan sıkıcılığı'' olur. 


    Müthiş bir gerçekliği gayet basit bir şekilde anlatan film, benim ''şu anıma'' fevkalade eşlik ediyor. Filmin teknik kısımları bir yana, konusu ve işleyişi olarak eleştirebileceğim tek şey şudur: Film bir erkek ile bir kadının birbirlerini sevmeleri ile son bulur. Yani mutlu son aşktır. Ancak birbirine aşık olan iki insanın sonraki hayatları gösterilmemiştir. Bu benim her zaman eleştirdiğim bir finaldir. Şöyle ki, filmlerin bir şeyi estetize etmesi, içinde bulunduğumuz dünyanın gerçekliğinin dışına çıkması hepinizin malumudur. Ben buna hep karşıyımdır. Çünkü mutlu son illa ki aşk olamaz. 

    Bu eleştirimin haricinde film bana çok güzel bir ilham kaynağı olmuştur. Belki zaten bildiğim bir şeyi söylemektedir: Yaşamını renklendir, çeşitlendir, demektedir. Ancak bildiğimiz bir şey olsa bile, o gerçeği bir başkası aracılığıyla duymak bize her zaman etki eder. Tüm ömrümü geçmişte iyi gitmeyen şeyleri kendime dert edinerek ya da gelecekte olacak şeylere karşı bir soru işareti ile yaklaşarak geçirmek istemiyorum! Bana öyle geliyor ki, bu konuda hepimiz hemfikirizdir. Şimdi dışarı çıksam ne yapacağımı ya da evde otururken ne yapmam gerektiğini kelimesi kelimesine bilmiyorum. Hatta belki beni etkileyen bu mükemmel anlatıya sahip filmin bana verdiği ilhamı kötü ve sıkıcı bir günümde unutacağım. Çünkü insan böyledir, duygusaldır. Ama bana karanlıktan ve bataklıktan çıkabilmemin yollarını anlattı. Yaklaşık bir yıldır yazdığım yazılara bir göz atarsanız, temelde hep ve hep aynı şeyi anlatıyorum: Yaşamı yaşamak. Yaşam tarafından yaşatılmak değil! Bireysel hayatlarımızı renklendirmek, ona çeşitlilik katmak, adeta bir fon müziği açıp da dinliyormuş gibi davranmak bizim elimizdedir. Üşenmemek, bir heyecana saygı gösterip onu yaşatmaya çalışmak bizim elimizdedir. Aksilikler olur, olmaz mı! Ama geçmişten bugüne sevdiğiniz insanların biyografisine bakarsınız size şöyle diyeceklerdir: Hangimiz başı dertte değildi ki? Önemli olan aksilikleri, tasaları üstesinden gelinebilecek bir şey olarak görmek ve ona göre davranmaktır. Bireysel olarak hayatlarımız çoğu zaman bizim elimizdedir. Toplumsal düzenin, gerçekleştirilen politikaların, sürekli aldığımız şeylere gelen zamların etkisini hissetmeye, bunun zorluğunu çekmeye elbette devam edeceğiz. Ama var olan koşul ve gerçeklerin farkında olup bir yol çizmek, o yolu yürümeyi denemek! İşte ölürken bizi ''keşke'' demekten alıkoyacak ve ardımıza dönüp bakınca yaptıklarımızı hatırlayıp bizi duygulandıracak olan şey! Hayatın bireysellikten ibaret olmadığını, toplumun, maddî sıkıntıların ve yani her şeyin bizi mutsuz ettiğini mi söylüyorsunuz? Evet, hemfikirim sizinle! Bu dünyanın çoğu zaman böyle sürüp gittiği konusunda ben de sizinle hemfikirim! Ama kendimize bakılacak ve içine girip gezilecek bir manzara bulamadıkça daha yüzyıllarca böyle sürüp gidecektir bu! Ve yüzyıl sonra da bir başkası aynı şeyleri söyleyip göçüp gidecektir dünyadan... 

    Muhtemelen yarın, çalışma koşulları ve ücreti pek de iyi olmayan o işe geri döneceğim ve okullar açılana kadar da orada çalışmaya devam edeceğim. Evet, bunu ben de istemezdim. Ama sızlanıp burçlara, beni ''denedim!'' demekten alıkoyan her şeye kendimi teslim edeceğime, ringde olmam gerektiği gün o ringe çıkacak ve kendimi göstereceğim. Kimsenin metodu kimseye uymaz, herkes kendi ilacını bulabilir ancak. Ben de size tam olarak bundan bahsediyorum. Bir metodu ve rengi kendi kendinize bulmanız gerektiğinden ve bulabileceğinizden. Sevgiler kardeşlerim! Sevgiler dostlarım! Sevgiler adını bilmediğim gizli arkadaşlarım! Sevgiler...



20.08.2016

Başlık Bulamıyorum Ben

Yaz için çok daha başka planlarım, isteklerim vardı. Gidip görülecek köyler, şehirler, sokaklar ve maceralar tasarlıyordum zihnimde. Hayır, macerayı tasarlamıyordum. Ama bir macera isteği pekala mevcuttu, hala öyle. Yaz bitiyor, ilk yılımı geçirdiğim bu şehirde ikinci yılımı geçireceğim: Daha akıllı, daha bilgili, daha tecrübeli. Muhtemelen bu böyle sürüp gidecek; ne zaman geriye dönüp baksam salt bu olmasa da şunu görüyorum: Şimdiki halime, zihnime kıyasla aptal bir çocuk. On sene öncesine dönüp kendini akıllı olarak görmek ne de berbat bir şeydir zaten! 

İzmir'in Bademler köyünü gezmek istemiştim aylar önce, yaz geldiğinde. Ama tüm bir kış, parayı çar çur edip içkiye, sigaraya, ''o anda'' işime gelen şeye harcadığımdan, yazın parasız kaldım ve idare etmem gereken bir eve, doyurmam gereken bir karna -kendi karnım- sahip olduğum için haftalardır çalıştım, çalışıyorum. Şunu bir kenara bırakalım: Şu ''temkinli ve saygılı'' çocuklardan olmak benim için intihar olurdu. Ben saygıyı bir mezarlık gibi sessizce göstermeyi yeğlerim. Ve herkes bilir ki, mezarlıklar ürkütücü de olsa en güvenilir yerlerdir...

Ama yaş aldıkça, gün geçtikçe kapitalizm sistemi ile herkes daha çok karşılaşıyor. On iki yaşında bunun gerçekliğini hiç hissetmeyiz ama yaşın yirmi dörde göz kırptığı şu zaman diliminde, ben hissetmeye başlıyorum. O zaman hala on iki yaşındaymış gibi davranmamak gerektiğine geliyorum. Sözün özü hazır imkan ve fırsat varken paramı biriktirmekten yana bir karar aldım. Ben bu yolda yalnızım, sen bu yolda yalnızsın. Bunu inkar edersek aptallaşırız. O halde karar alabilme ve o kararı hayata geçirebilme iradesine sahip olmalıyız. Ama yalnız bununla kalmıyor elbet, yürüdüğün yolda senin için hiçbir şey bir süs eşyası, bir plastik meyve yani bir yanılsama olmamalı. Yürüdüğün yolun -tabi eğer bir yolun varsa- yanında yamacında karşına çıkanlar: Arkadaşlar, seni sevmeyenler, işini zora sokanlar ya da nesneler ve kavramlar... Hiçbiri süs eşyası değil, olmamalı. 

Bakmayın böyle konuştuğuma. Ben de tırnaklarımı, daha sonra bana ağrı verecek kadar yiyorum. Ben de sabahları kahvaltı etmiyorum bazen, hatta uzun zamandır uyanır uyanmaz aklıma gelen ilk şey bir şey içmek. Çünkü kuru bir boğazla sigara içemem. 
Bakmayın böyle konuştuğuma. Aynı bok çukuruna ben de saplanıyorum, hatta hayatı okumak ve ona dair konuşmaktan çok uzaklarda, bir bitki gibi öylece durduğum zamanlarım da oluyor. Ama her seferinde, sanki özüme dönüyormuşcasına tekrar zihnimin ve yüreğimin üstünden yorganları kaldırıyorum. Açıyorum ışığı, açıyorum camı pencereyi...

Bir de galiba şöyle bir şey var ki; yirmili yaşlar en ahmak çağlar oluyor. Neyi seçeceğimizi bilemediğimiz, kafamızda hep bir soruyla gezindiğimiz, beslenmemize pek dikkat etmediğimiz, belki bazen bir karaktere özendiğimiz çağlar. Ama daha hamur pişerken bu çağdan da bir iki malzeme illa ki alacak. Tekrar iş bulmam gerekiyor, en azından okul açılana dek. Boktan bir harç ödeme mevzusu eylül ayında yine başımızın etini yiyecek de ondan! Yok abi yok! İstersen hiçbir filozofun edinemediği bilgileri edin ''hakikat'' hakkında, istersen yepyeni bir öğreti, kuram, akım yarat ve at ortaya. Her gün sokaklarından geçtiğimiz, ekmeğini yediğimiz, araçlarına bindiğimiz, kadınlarını sevdiğimiz, mekanlarına gittiğimiz, özlemini çektiğimiz, ağacını suladığımız, kedisini sevdiğimiz, kalabalığına küfrettiğimiz, kepenklerini açtığımız, insanından bıktığımız, insanını sevdiğimiz, kızdığımız, neşelendiğimiz, eğlence aradığımız, hastalandığımız, öldüğümüz, doğduğumuz şehirler...

Bu üç nokta kısmına yazmaya niyetlendiğim şeyi yazmaktan vazgeçtim. Çünkü eleştireceğim o şeyle yeterince mücadele ettiğimi sanmıyorum ve böyle bir riyakarlığı -size değil- kendime yapamam. Alışılagelmiş kalıpların ve cümlelerin canı cehenneme! Hadi eyvallah...


12.08.2016

Yokuş ve Göğüs(lemek)

Göğüsleyecek ne çok şey verilmiş bana;
Yazgı, genlerin getirdikleri, kendi yolum, zorunluluğu içeceğim bir boğaz
Ve hepsinden ötesi;
Bunları görüp fark ettikten sonra mücadelenin kaçınılmaz olduğu düşüncesi...
Demek bir görenin kederini taşıyorum.
Peki ya kişilik? Ondan kaç tane taşıyorum?
Kaç tane siyah gömleğim var giyince üzerime yakışan
Maalesef yakışan.
Ben siyahın yolcusu muyum?
Yoksa bir beyaz ışığa doğru yürürken siyahlar içinden mi geçiyorum?
Sanki bugün ya da yavaş yavaş
"Bu dünyanın hali ne?" demiyorum
Sanki şaşkınlığı, bu kederi bir kenara atmışım ve sırada çok ama.çok daha büyük bir ders var: Bir yokuş.
Mücadele eden, aslında tüm insanlıkla mücadele ediyor demektir
Tüm insanlıkla ve tüm insanlık adına
Tüm insanlık adına ve insanın tüm kötü yanlarına karşı.
Yağmura yakalanmış olmam, ıslanmayı kabul edip yürümekten vazgeçeceğim anlamına gelmiyor
Kendime en okkalı küfrü etmiş olurdum bunu yapsaydım.
Ama Nazım'ın bahsettiği şu insanların birgün galip geleceği fikrri şimdi benden uzaklarda.

Göğüsleyecek ne çok şey var yolumda!
Ve daha önce defalarca da göğüslenen.
Ama biliyor musun
Kedersiz bir kuru gürültüdense
Kederli bi sessizliğe hep daha yakınım ben.
"Bu"nun bir anlamı, amacı ve eğlencesi olmalı
Bu: Şu yaşam dedikleri...

11.08.2016

Kayıp Kuşağın Yolcularına...

Yarıda kalan bir heyecanın yazısıdır.

Yaşam zordur, onu yaşamaksa daha zor.
İlkeli davranma iradesi gerektirir bir yaşamı muhattab almak
Sen; kayıp kuşak yolcusu
Sen; geçmişle gelecekten hiçbir yankı duymayan, bahtsız arkadaş
Sen; yeryüzüne kendin çekeceksin o kuşu, o göğü.
Biz ikinci dünya savaşı sonrası doğan çocuklar değiliz 
Hatta sömürgeyi protesto etmek için arkadaş dahi bulamıyoruz kendimize
Varsa yoksa boşluğa bakıp durmalar
Ve gören sen için, bu bir eziyettir.
Sen, kayıp kuşak yolcusu
Sen, hangi kültürden geldiğini bilmeyen "öteki" dünyalı
Zihninin derinliklerinde hangi okyanusla boğuşuyorsun?
Hangi ateş anlatır hissettiklerini?
Bize geçmişten bir kültür bırakılmadı
Bize gelecekten umut edeceğimiz bir hayat sunulmadı
Geçmiş de biziz
Gelecek de!
Kültür de biziz
Hayat da!

Hazırlayın yelkenlerinizi
Kalbinizden atın paralı can sıkıntılarını 
Hatta bunu okuduğunuz anda bana da öfke duyun
Ancak öfkelenirseniz yaratan olabilirsiniz, tanıdın mı o gizli öfkeyi?
Duyuyor musun beni ey kıvılcıma ihtiyacı olan?
Ey dalgası elinden alınmış deniz
Ey güneşi betonlarla kapatılmış sokak arası?
Ne beni ne de bir başkasını dinlemelisin
Yaşam zorsa yaşamak daha zor
Onu sen kendin edinmelisin
Her sanatkarın duyduğu özlem kulaklarımda
O özlemi ben kendim soktum kulaklarıma
Kendim bastım düğmesine teyibin
İki yüz km hızla giderken

9.08.2016

Bu Kavramlar Babanızın Çiftliği Değil!

Bütün sınırlar çizilmiş ve çizgiyi geçen ihbar edilmiş
Çünkü yüzlerce yıllık kavramları üç beş deli dışında ters yüz eden kimse yok 
Peki ya yeni doğanın iradesi, kendinden öncekilere şöyle diyorsa: Banane!
İyi bir asi olmak için, öfke duymak yetmez
Öfkenin payından ne zaman ve ne kadar kullanacağını da bilmeli insan.
İşte bir gitarın bana eşlik ettiği en güzel yer: "Bu kavramlar babanızın çiftliği değil!"
Hep ve hep istenilmeyeni arzuladım
Kimi zaman korkunç bir gariplik kapladı içimi
Kimi zaman olduğum gibi kalabildim
Ama bugün ve dün ve ondan önce... 
Yani kelebeklerden daha uzun zamandır yaşayan bir söze sahibim:
"Öyle" olmadığım için şüpheye düşmüyorum artık kendimden
Tüm "öyle" ve "böyle"lerin bittiği yerdeyim
"Yaşam insanı" sözünü duymadınızız mı hala?
Hadi buyurun, birlikte öğrenelim.

5.08.2016

Ne Diyorum Ben?

    İnsanın acısı, onu aynı zamanda tedirgin ve iradeli bir umuda doğru da götürüyor. En azından beni. Putların yıkımına ve çağın değerlerine olan soylu saygısızlığım, yolumda yürürken bana ışık tutar. Öyle ki o meşalenin söndüğünü hiç görmediğim gibi, günden güne taşıdığım düşünce ve iradenin ağırlığı, onun ateşini daha da büyütüyor.
    Bu bağlamda ben, bir aptala dönüşmedikçe –ki yeryüzünde en büyük günah aptallaşmaktır- her hal ve şartta uysallıktan ve o sahtekar efendilikten uzakta olacağım. Çağın kıymetli şeylerine karşı hissettiğim tek şey; kocaman bir ‘’siktir oradan!’’
    Beni bu reddiyeden ne insanı evcilleştiren ve gerçeklerinden koparan ikili ilişkiler çevirebilir, ne de bir çocuğumun olması ileride. Aksine –şayet bir çocuğum olursa- klişelere ve putlara karşı tekrar, sıfırdan başlayarak karşı çıkmam ve onlara tekrar itikat etmemem gerekir. Ama tüm bu anlatının aykırılığı, beni şu ‘’evcilliği’’ denemekten alıkoyamaz: Ailemle yıllar yılı sürüp giden kaosu ve duygusal savurganlığı düzeltmeye çalışmak. Birçoklarına göre ailem gerek sağlıkları, gerek geçimleri açısından, aslında bu denli üzerinde durulacak kadar kötü yaşamıyorlar. Ama birçokları da benim hissettiğim bir ‘’aile ödevi’’ni benliklerinde taşımıyorlar. Ne saldırganım, ne uysal. Çünkü her ikisi de bir dış etkiden kaynaklanır. Yani ‘’ben’’in ‘’ben’’den bağımsız bir eylemidir tüm bunlar. Hayır, bir şeyin tesiri üzerine bende olmayan ve yani bir süre sonra yok olacak bir eylemin ikiyüzlülüğü benden uzakta oynasın!

    Ben, parmağı yanan muma değince elini çeken bir eylemi kabul etmiyorum! Ben bir mumum; yanan, sönen, yanan, sönen…


1.08.2016

K24'teki ''Pokemonizm'' Başlıklı Yazıdan Bir Alıntı

    19 haziran 2015 târihinde vefat etmiş olan Amerikalı yazar James Salter'in 1999 yılında kaleme aldığı "Bir zamanlar, Edebiyat. Peki ya Şimdi?"* başlığıyla türkçeleştirebileceğimiz bir makalesi mevcut.

    İlk paragrafında yaşamdaki en büyük vazîfenin dili öğrenmek olduğu mesajı aktarılıyor. Herhangi bir dil bilmeden varoluşun güzellikleriyle kederlerinin ifâde edilmesinin imkânsız olduğundan bahsediliyor. Sonrasında dilin bizi hayvanlardan ayıran özgünlüğü ve belli bir yaşam derinliğiyle becerikli dil kullanımı arasındaki ilişkiye değiniliyor. Konuşulan dil, yazılan dil ayrımı, okuma yazma bilmenin kitaplıklara açtığı kapı ve dil ile kurulmuş kültürel birikimin uçsuz bucaksız arazilerinden dem vuruluyor. Yazının kalbinde ise iyi eğitilmiş olmanın iyi okumuş olmakla eş tutulduğu bir dönemin geride kalışı var. Yazar edebiyatı aracılığıyla gençliğindeki edebiyat merkezli dünyanın kayboluşuna dair sübjektif bir kayıt yaratıyor.
    1925 yılında hayata başlayan bir yazarın şaşkınlığıyla, 2016 yılında internetin içine doğan bebeklerin dijital vatandaşlığı arasındaki derin mesâfe bize yeni şeyler söylemekte. Beşeriyetin temel bilgi aktarım birimleri kitaplar, dergiler ve gazetelerden filmler, video oyunları ve capslere evrilmiş durumda. Yazının adım adım geride bırakıldığı bir gerçekliğe ilerliyoruz. Yeni milenyumla birlikte dünyaya gelenlerin edebiyat ile ilşkisi ikincil bir ilişki, evet edebiyatı sevip tâkip ediyor olabilirler ama, bunu esas iletişim unsuru internet olan bir ortamda yapıyorlar. Bâğzı ihtiyarların kapısını hiç çalmayan internet genç nesillerin arasındaki belirleyici bilgilenme ve iletişme kaynağı. Daha da önemlisi, bilgiyi yazılı kaynaktan almak yerine videolardan izlemeyi tercih ediyorlar. Kurgusal gerçeklikleri öykü ve romanlarda değil, dizilerde, sanal gerçeklikte buluyorlar. Yazılı dilin öneminin yittiği böylesi bir dünyanın gençleri yeni bir dünya yaratmakla meşguller. Eski kuşaklar ise hala edebiyattan, klasikleri okumaktan ve iyi yetişmiş olmanın ölçüsünün dil özeni olduğundan bahsediyorlar. 140 karakterle yâdedilen edebiyat zenginliği, komikli fotoların tepkiselliğinde yavaş yavaş gözden kayboluyor. Masa başında kalın kitaplarla dünyanın işleyişini çözmeye çabaladığımız saatler zamanın sonsuz kollarında zâyi olmuşlar, cilt cilt romanlarla heyecanlandığımız hülyâlı devirlerimiz sona ermiş, dilimizi ince ince doğramışız, kütüphâneler yosun tutmakta, sıcak yataklarımızda tabletlerimizn ışığında internet ansiklopedilerinin hazır cevaplarıyla başbaşayız. Daha hafif ve daha dertsiz bir dünyaya doğmuşuz farketmeden, kıyıdan açılmışız. İnternet vatanımız olmuş, dilin zarâfetine minik bir bûse kondurup, ilk aşkımızı uğurlar gibi uğurlamışız onu. Elvedâ edebiyat, elvedâ kültür, kendine iyi bak.


    Kelimeler teker teker silindikçe sözlüklerden, yazılı ifâdenin estetize edilmesinden vazgeçtikçe insanlar, anlama ve anlatma çabası yankıların yankılarında kayboldukça, gezegen kimsesizleşecek. Kalabalıklar kalabalıklarında boğulacaklar. Pokemonlar koşuştururken mahallelerde son bir kaç kitabın son bir kaç satırı da sosyal medya sloganlarına dönüştürülerek öldürülecek. O sırada terör yükselecek, ölüm, kan ve nefret. Aynı anda olacak tüm bunlar, en korkunç katliamlar biz en renkli pokemonları yakalamaya çalışırken gerçekleşecek. Ama hepsi tesâdüf bunların, sadece bir rastlantı. Cervantes, Goethe, Dostoyevski, Laxness ya da Mişima görsellerinin dalgalandığı dev bir okyanus internet, doğum yıl dönümlerinden ölüm yıl dönümlerine geçmişin ülkülerini selamladığımız. Kitaplar bilgisayarlarda bugün, pokemonlar ise dış dünyada.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...