29.07.2016

Yenileniyorum

Daha güzel gelmek için
Daha özel gelmek için
Daha içten konuşmak için
Çekildim bir köşeye
Bir köşenin sindirilmemiş beyin fırtınalarına.
Görüyorum ki hiçbir kudret yenememiş o köşeyi
Görüyorum ki insan bir karnaval olabilir 
Çünkü yıkımı düzeltmek için hepimizin eğlenceye ihtiyacı vardır. 
Var mısın benimle eğlenmeye?
Var mısın piyanonun tuşlarına basıp yükselmeye?

Daha güzel gelmek için
Blogum değil ama
Ben
Yenileniyorum. 
Hepinizi ruhunuzdan öpüyorum
Beni geceleri anlayınız.
Hoş kalınız...

13.07.2016

Mesailer Mesailer

    Çalışarak geçirdiğim zamanda elde ettiğim iç uyumunu kaybetmek istemezdim. Ama insan bu; şaşar, budalalık yapar. Neticede her gün aynı söküğü dikmez, hatta kimi zaman yeni sökükler yaratır giysisinde. İnsan kusuruna, insanın kusuruna karşı olabildiğince ‘’kabul edilemez’’ yargısını verip kendimi şekilden şekle ben de sokuyorum. Bu iç eylem, kimisinin yüzüne de yansıyor, hem de öyle bir yansıyor ki onları garipsiyorsunuz, garipsiyoruz.
Niyetim, insanın kusurlu bir varlık olduğunu söylemek ve buna rağmen onları sevmek üzerine bir söylev yazmak değildir. Galiba böyle ‘’sevimli’’ konuları yazı hayatımdan çıkaralı birkaç vakit oluyor. Amacım, yazımın başında konusunu açtığım ‘’iç uyumu’’nun hüznü ve güzelliği üzerine. Ama onu kağıda aktarabilecek kabiliyet ya da konsantrasyonu –en azından- şu an bulamıyorum gibime geliyor. Deneyelim mi?
    Ağustos’un sonlarına kadar her gün on iki saat –sabah on ve akşam on- çalışacağım. Günlerden pazar henüz; on temmuz pazar. Üçüncü iş günümü de tamamlamış olmakla birlikte şimdi on biri gecenin. İçimde, sessiz bir şekilde biriken, dillenen, sakinleşen ama tüm bunları genellikle sükunet içinde yapan bir tavır var. Bu tavır bana, ‘’diğerlerini’’ gözlemleme fırsatı verdi: Arkadaşlarımı ve işsiz güçsüz bir şekilde onlarla vakit geçirdiğim zamanlardaki ‘’ben’’i...
    Belki yetmişler bir yandan da bu nedenle güzeldi: Belki rock müziğin girizgahındaki adam ve kadınları bu nedenle seviyor, onların devrine iç çeke çeke bakıyorumdur: Onlar kendilerine bir amaç ve eğlence edinmişlerdi. Bu amaç ve eğlenceyi hayata geçirmek için hepsi de kendi aile yapıları ve coğrafyalarına göre riskler almışlardı –Patti’nin, evini terk edip sokaklara çıkması gibi-. Evet, belki onlar da gençlik buhranlarına kapılmış, onlar da gösteriş budalalığına kapılmışlardı. Ama amacın ve eğlencenin olduğu yere rotalarını çevirip, o istikamette gittiler. Belki de bu yüzden devrin müziğinin ve yaşantısının dünyayı değiştirebilme gücü vardı.
Ancak şimdi ne bir amaç ne de bir eğlence görebiliyorum. Kimseyi küçümsemiyorum; ukalalık yapamayacak kadar yorgunum şu an. Ama gerçekleri söylemek ne zamandan beri bilgiçlik taslamak, kendini beğenmek anlamlarına geliyor ki? Diyeceğim şu ki; içinde bulunduğum coğrafya, il, semt, sokak dahil dünyanın çoğu sanki hiçbir zaman bir kediye kaşar peynir ayırmamış gibiler. Tonton bir sarışın çocuğun aylak aylak yürümesini görüp gülmemiş ya da bu imgelemi hayatlarının bir köşesine yerleştirmemiş gibiler.
    Oysa gözlemlerseniz; hangi bebek bir kalabalığa girerse girsin, onu gören yetişkinlerin yüzlerinde her daim bir tebessüm olur. Ben o tebessümü okumaya, onun ne anlama geldiğini kavramaya çalışırım bazen. Bir bebeğin tatlı umursamazlığına bir gülücük kondurup camın dışarısına, hareket halinde gibi görünen trafik lambalarına ve insanlara bakıp ne düşünür bu yetişkinler? O bebenin hepimizde birden bıraktığı imge, etki, düş nedir? Var mıdır böyle bir tesiri?

    Herkesin ‘’serseri’’ olamayacağını, buna en başta şartların –ağzına sıçılası şartların- müsaade etmeyeceğini biliyorum. Bir memur baba, artık serserilik yapamaz. İşçisi, köylüsü serserilik yapamaz. Vakti de yoktur, belki istemez de zaten. Ama biz yine de bu kimliklerdeki kimi insanların paylaşmaya ve güzelliğe dair kimi işlerini gördük, görüyoruz, göreceğiz…
Peki ya bizler? Bir önceki nesille bağını, kültürünü koparmış ve bunda politikacıların da katkısının büyük olduğu biz doksan kuşağı? Ne zaman savaşacağız yer çekimine karşı? Bizi, her tarafı uyuyan bir ölünün mesken edindiği toprağa doğru çeken yer çekimine ne zaman karşı geleceğiz? Tanrı aşkına var mı böyle bir kaygısı olan? –Elbette var.-
Güdümlü, şartlanmış küçük Che’lerin reflekslerinin bir işe yaramıyor olduğunu görmek, bana –bize- aynı zamanda bir yeni ödev getirmiyor mu? Kendi şiirini kendisinin yaratacağı, her türlü şartlanmışlıktan uzak, amaç ve eğlenceye yakın bir kuşak yaratabilir miyiz? ‘’Kinlerinizde boğulun!’’ diye sövüp saydığımız kimi yetki mekanizmalarına karşı, bizim kibirli, küçük fotoğrafları görmeyen ve her hadise ya da kavramı kendi ruh haline, kendi gerçekliğine göre yorumlayan biz, ne zaman büyüyeceğiz?
    Protest olmak, slogancı olmayı gerektirir mi? Şüphesiz, bir ‘’amaç ve eğlence sevdalısını’’ çok kızdırırsanız, en içinde yatan aslan uyanıp kükreyecektir. Ama bu kükreyişi bir sahne performansına dönüştürmek ve her ‘’durumda’’ ve ‘’şartta’’ o sahneye çıkıp ‘’oyununu oynamak’’, yapılan eylemin kendisini unutturup bizi yalnızca, ‘’an slogancısı’’ yapmaz mı? Küçük Che’ler onlarca kitap okuyup birbirleriyle okudukları üzerine konuşurlarken bence çok önemli bir şeyi her seferinde unuttular ve unutuyorlar: Kültür ve özgünlük.

Kültür, geçmişten gelen bir şey olarak, bu topraklar üzerinde ikamet etmiş her türlü yapının, toplumun, yönetimin bizim çağımıza dek süregelen anlayışları, hassasiyetleri ve inşalarıdır. Ama biz bunu, belki reddediyor belki görmezden geliyor belki hesaba katmıyor ya da en kötüsü hepsini birden yapıyoruz. 

5.07.2016

Gece Sanrıları

Geçen gece. Dörde doğru. Uyumadan hemen önce...


Mızmızlar ve Orman

    Mıymıntıların arasındayım, hayatı arıyorum. Bedenimin sert bir kayaya terk edildiği, ama ruhumun asla emekli olmadığı bir ormandayım.

    Geldim ve gördüm ki; yaban gülleri uykuda. Toprak, uzun süredir neşelenmemiş. Yağmur bile yıllardır yağmamış buraya. En büyük, kökleri en derin çınarlar bile yerin altı ile gökyüzü arasında dallarını yeşertmeyeli seneler olmuş. Oysa bu muydu onlardan beklenen/ beklediğim?

    Geldim ve gördüm ki; burada, bu, oksijen kaybına uğramış ormanda her gün aynı geçiyor. Hiçbir çiçek açmıyor burada. Hiçbir manzaraya merakı yok kimsenin. Hem de öyle bir açmıyor ki, artık bunun ne anlama geldiği unutulmuş. 
   Mıymıntıdır bu çiçekler! Mıymıntı, ihtiyar ruhlu ve kalkıp güneşe bile bakmayı bilmiyorlar. Gerçekte bu muydu onların yapabilecekleri? 
      Bıktım, bir sigara dumanının altında sıkılmakta ustalaşanlardan!
Bıktım, yeri deldi bıkkınlığım. Ama bilmezler. Çünkü güneşe bakan çiçekler, en gerçek bıkkınlıklarını belli etmezler. 

    Bakın; ne benim ne de sizin için bundan başka bir orman var. İcat edilmedi, edilmemiş. 
Yazgımız, bir yandan yazgımızı aşmak olmalı. Yazgımız, bizim mutsuzluğumuz. Ama işte bu neden olabilir mutluluğa ancak! 
Yazgımız, yazgımızla mücadele etmek olmalı. Mutsuz olduğumuz için mutlu olabiliriz sadece. Onu mağlup etmek adına serçeler yollamakla yeryüzüne: Ölümden ve pasiflikten arınmış serçeler yollayarak. Ve her bir serçenin ayağına bağladığımız veya kanadına yazdığımız bir mesaj: Yenmek yazgıyı. Rengini kazanmak hayatın. 
Hayal edersen her şey olur yazıyorum şimdi ben serçelerimden birine. Onu kanadına yazıyorum serçemin. Uçuruyorum, uçmasını biliyor. Ne mutlu! Sizi hem seviyorum, hem de sizden nefret ediyorum!

    Mıymıntıların arasında, ormanı arıyorum! 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...