19.06.2016

Bir Tren Saçmalığı

Gecenin içinde ilerleyen bir tren idim: Her vagonunda türlü türlü çiçekler yetiştirir, camı açıp başımı dışarı çıkarırdım. Ne varılacak noktam vardı ne de bir rotam. Gidiyordum; ılık yerlerden geçip esintili akşamlara varıyordum. Bazen hiçbir ikaz beni durduramıyor ve neticede kendimi trenin merdivenlerinden dışarıya doğru sarkarken buluyordum. Ne rüzgârdı ama!

Havanın gerçekten de sıcak ve gerçekten de soğuk olduğu zamanlarım vardı. Terledim, üşüdüm, ama bunların hepsi hala hayatta olduğumun belirtileri, trenin hala rayların üzerinde ilerlediğinin işaretleriydi. Öyle benimsedim!

Şimdi ne bir ray ne üzerinde ilerlenecek bir tren olabiliyorum. Vagonların hepsinde hala envaiçeşit çiçek; ama onları eskisi gibi sık göremiyorum, onlarla daha evvel yaptığım konuşmalarımdan pek bir şey kalmadı.
Bu kadar saçmalamak yeter belki de. Belki de ''birinin'' bana sorduğu soru üzerine verdiğim cevabı tekrarlamalıyım:

Bazen bir şeyler söyleyebilmek, yoğun duygularımın tabiatına aykırı. En iyisi sükût etmek. Seni doyuracak kadar uzun yazamadığım için kusura bakma sevgili kimsen. Başka vakitlere...

17.06.2016

Behçet Necatigil'in ''Eski Sokak''ı


    Bugün aldığım Behçet Necatigil'in şiir kitabı: Eski Sokak. Eski mahallelerin, sokakların arayışı içindeyken, şair, kitabının kimi satır ve şiirlerinde bize eski bir sokaktan seslenircesine varlığını ortaya koyuyor. Yapı Kredi Yayınları'ndan yedinci baskısını aldığım kitabın fiyatı altı liradır. 1916 ile 1979 yılları arasında yaşamış olan Necatigil şiir emekçiliği yanında öğretmenlik ve çevirmenlik de yaparak edebiyatımıza çentiğini atmıştır. Şiirleri, denildiği zaman akla ilk gelen imgeler apartman, ev, sokak kavramları olmuştur. Bir binadaki yabancılaşmayı, bir gecekondudaki kırık dökük yaşantıyı insanı şaşırtacak kadar doğru bir şekilde ifade ederken, bunu da büyük ve süslü bir dilden çok, basit ve sade bir anlatımla gerçekleştirmiştir.

    Behçet Necatigil'in ailesi tarafından hazırlandığı belirtilen web sitesini de inceleyebilirsiniz. Şimdi ilk sayfalarda editör Selahattin Özpalabıyıklar'ın yazısından birkaç alıntı ve devamında birkaç şiir ile bu kitabı almanız gerektiğini belirtirim, iyi geceler.

Behçet Necatigil, ''Şiir Burçları'' yazısında kendi şiiri için de anahtar niteliği taşıyan şu sözleri söylüyordu: ''Bence her şair, şiir hayatı boyunca, üç burçtan: Gurbet, hasret ve hikmet burçlarından geçiyor.'' 

Eski Sokak, şiirimizde ''hikmet burcu''nun seçkin sakinlerinden Behçet Necatigil'in şiirine bir giriş niteliğinde.

...Necatigil'in şiirimizde en köktenci gelenekle en cüretkâr yeniyi buluşturma, kaynaştırma çabaları elbette kare-şiirden ibaret değil: Kare-şiirlerinden biri olan ''Bir Sözlükte Kitap Adları'', bir yanıyla da Türkçedeki ilk ''buluntu şiir'' (found poetry, poeme retrouve) örneklerinden biri, belki de birincisi.

Nilüfer

Ben oraya koymuştum, almışlar,
Arasına sıkışık saatlerin.
Çıkarır bakardım kimseler yokken;
Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.

Kışken ilkyaz, sularımda açardı;
Buzlu dağlar gerisine kaçıracak ne vardı?
Eski defterlerde sararırmış yaprak.
Beni bana gösterecek anlamdı, almışlar.

Bir ışıktı yanardı gecelerde;
Akşam, çiçekler uykuya yattı,
Sardı karşı kıyıları karanlık-
Beni bana gösterecek lambamdı, almışlar.

Eski Sokak

Küçük ahşap bir dizi evlerdi 
On yıl önce o sokak. 
Sonra geniş caddelere çıktık 
Apartman - - sizden uzak. 

Çocuklar orda büyüdü 
Orda okula gitti, 
Komşunuzduk ama görüşemedik 
Hiç vakit yoktu. 

Sizdendik, yalnız biraz okumuş, 
İki kadın, bir erkek, iki çocuk 
Uykulu, acele bir karıkoca 
Bizdik geçen önünüzden başları eğik. 

Akşamları çanta, file - - yorgun, ağır 
Dönerdik eve. 
Bir hamal bile tutmaz, cimriler! 
Diye düşünürdünüz her halde. 

Bilmezdik, siz 
(Hiçbir şey paylaşılamazdı) 
Çarşılardan neler getirirdiniz 
(Herkese kendi telaşı) . 

Girer miydi evinize, yer miydi 
Turfanda bir meyva, iyi bir besin 
Kalın kağıtlarda çöplerimiz - - 
Çocuklar görüp imrenmesin! 

Açılan kapıyı hemen kapatmak 
Karşılıklı gizlemekti bir şeyleri. 
Gelip gidenimiz olurdu ya 
Gülüşmeler bizden değildi. 

Kimi günler evdeydim 
Masada kağıtlara kapanarak. 
Ne de çok çocuk 
Sesleriyle dolardı sokak. 

Bir cami avlusunda kuşlarca 
Bunun sekiz, onun on - - duyardım. 
Ürküp kaçmasınlar, pencereden 
Yavaşça bakardım. 

Hadi ben çok sigara - - öksürükler 
Hele çalışırken. 
Ya gece yarısı, göğsü parçalanırdı 
O kadın, iki ev öteden. 

Bilmezdik kaç nüfus her hane 
Duyulurdu sertçe sesi bir kapının: 
Bağıran bir erkek boşluğa karşı 
Ağlayan bir genç kadın. 

Kimdin sen, karşımızdaki ev, 
Sarı ampul söner onbire doğru. 
Eğilirdim, havasız sokak - - 
Camlar kararırdı. 

Bitmezdi makinede dikişin, 
Kimdin sen, bitişik komşu? 
Üç yavrunla kalmışsın 
Bir tanıdık söylemişti. 

Kimsin sen - - sorsaydım hepinize, 
Gelirdi aynı yankı hepinizden: 
Sana mı kaldı, işine bak, 
Kimsin sen? 

Bilinmedi, ne çare, sizdendik, 
Yalnız biraz daha iyi yaşamaya özlemli. 
Şimdi aynı uzaklık, aynı utanç, 
Düşündükçe o sokağı, o evleri.

Sevgilerde


Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz

Yahut vaktiniz olmadı.

14.06.2016

Sakıncası Yoksa Tekrar Merhaba

    Merhaba. Geçen altı gün boyunca ne yaptığımı yine yarım yamalak hatırlıyorum: Sanırım biraz sınavlar, biraz eğlence, biraz iş güç, biraz bütünlemelerden sonrası için oluşturduğum rotamı daha  da detaylandırma eylemleri... 

    Geçtiğimiz kış dönemi, yani -genel bir kitle için söylersem- çalışma dönemi yine her dönem ve devirde olduğu gibi hepimizin hayatında iyi ve kötü pek çok değişiklik yarattı. Ama aslında dönem ve devirler kadar bu değişikliklerin yaratılmasında kendimize de bir pay düştüğünü ne kadar öğrendik? Bilinçli olarak bütünlemelere bıraktığım birkaç ders nedeniyle hala sınav atmosferini yaşıyor, hala özgürlüğümü ilân edemiyorum. Görünen o ki şu bozulmaya yüz tutmuş makarnayı pişirip yedikten sonra yarınki sınava hazırlığa girişeceğim. Beş yıldızlı bir otelin havuz kenarında inek gibi geviş getirmeyi sevmediğim için; tatil planıma her zaman dahil olan kitaplarla bir an önce buluşmayı arzuluyorum. Bu kış ben de çok çalıştım; para kazanmak için çalıştım, geldiğim bu yeni şehirde delirmemek için çalıştım, sokakları ve insanları tanımak için çalıştım, uyumamak için çalıştım, toplumsal her olayda çileden çıksak da sükunet içinde kalmaya çalıştım...

(Makarnayı kontrol edip geldim.)

    Burası biraz ölü bir yer. Belki atmosferinden, belki öğrencilerin esas kaldıkları yerlere yakın bir konumda olmasından, belki kimsenin kendine göre alternatif bulamamasından... Yeni bir eve taşınacak olmamla beraber, bütün bu çalışma dönemi boyunca kaldığım yer kalabalık olmasından ötürü çok fazla gürültülü, çok fazla bağır çağır bir yerde. Ama evin dışarısına bakacak olursanız; büyük ve yemyeşil bir bahçe, elma, vişne, dut ağaçları, yeşil soğan ve marul, kediler, köpekler... Bu büyük yapıda şu an benden başka kimse olmadığı için, fevkalade bir şekilde keyfini çıkarıyorum şimdilerde. 


    Bir vakit tekrar burada kalsam mı? diyor olsam bile, bu huzurun ve kendimle baş başa kalabilmenin yalnızca, herkesin evine dönmesinden kaynaklı olduğunu hatırlayıp bundan cayıyorum. Gireceğim birkaç sınavdan sonra artık Haziran'ın sonlarına doğru özgürüm. Daha doğrusu, istemediğim satırları ezberleyip sınavlardan yüksek not alma tutsaklığından kurtuluyorum. Sonra mı? Sonra gideceğim, hayal kuracağım, göreceğim yerler var. O gezi serüvenini de buraya aktaracağım tatile sayılı günler kaldı. Bu arada makarnayı yedim ve gerçekten bozulmuş. 

    Bu kış az önce de bahsettiğim gibi pek çok konuda çok çalıştım ve hemen hepsi de erken kalkmama neden olan mesailerdi. Sıkıntıdan patlayacak kadar olduğum zamansa tek bir şeyle motive oldum diyebilirim: yazın gideceğim ama neresi olduğunu -hala- bilmediğim sokaklar, evler, insanlar ve yollar. Sevdiğim bir twitter kullanıcısının dediği gibi: 

Kavramlar, hedefler ve gelenekler bizi ayırır. Yollar ise birleştirir.

    Kavram, hedef ve geleneği bir kenara bırakıp bizi birleştirecek olan yollara düşmek için son kerte ciddi bir çalışma ile şu lanet olası dersleri verip artık gitmek istiyorum. Biraz aldatıcı değil mi şu işler? Yoklama kağıdında adının yanına defalarca çizikler atılmıştır, derslerde olan bitenden pek haberdar değilsindir, defterine baksan en son yazdıklarınla şu anda işlenen konular arasında haftalar vardır ama tüm bu ''tembellik'' zamanlarında sen -yani ben- gidip bir yerel gazetede yazmak için toplantıya katılmışımdır, Rilke okuyup onu anlamaya çalışıyorumdur ya da hiçbir şey yapmayıp hayal gücümün getirdikleriyle bir yerde oturup bir şeyler karalıyorumdur. Yani derslerin olduğu süre zarfında ruhu başka yerde olup da bedeni sınıfta bulunanlar, yoklamaya imza atabildiği için sınıfın gözdeleri, bilinen ve çalışkanları olur ama sen okuduğun bölümle son derece paralel bir ya da birkaç konu adına sokaklardasındır. Ama neticeye bakan dünyada, hayallerimiz bizden başkasına kalmıyor. Sistemin gerisinde kalmamak için sevmediğim ve ezber yapıp geçilmesinin herkesin malumu olduğu bu ''eğitim''e tamamen yüz çevirmek, beni tavşan eleştirdiğim şeyi ise dağ yapar yahut da odasına gizlenip ailesiyle konuşmayan bir çocuğun gerçeklikten uzaklaşması üşüşür başıma... Hayır; çarpık bacaklar üstüne olsa bile her şey, onların içinde kalmak, ona adeta bir kene gibi yapışıp yere düşmemek ve tüm bunları bir şeyleri değiştirebilmek adına yapmak, bence en erdemlisi ve en büyük gören gözün işidir. O halde, eğitim sistemini eleştirip duran ama dersleri kötü giden -çünkü bir şeyi değiştirmek için bir şeyi başarman gerekir- solcu çocuklar gibi kendimle çelişmemek için bir sonraki yıl da, ondan sonraki sene de ne alttan ders bırakacak ne de derslere katılmaktan geri duracağım. 

    Çünkü sistemden geri kalırsam, diyeceklerimi de diyemez hale düşeceğimi biliyorum. Şimdilerde sınav telaşeleri ile beraber geceleri okumaya başladığım bir kitabı sizinle paylaşayım. Arkadaşım bu kitabı bir sahaftan bir liraya alıp bana verdi. Sigmund Freud'un öğrencisi ve çalkantılı bir hayat yaşamış olan bu yazarın -Wilhelm Reich in- kitabının bir lira olduğunu öğrenince, ''isim para yapar, vasıf değil'' dünyasında şaşmamak elimde değildi.


    Birkaç alıntı ile hepinize iyi günlerinizi yaratabileceğiniz zamanlar diliyorum. Eyvallah!

dinle küçük adam! sana 'küçük adam', 'sıradan insan' diyorlar; yeni bir çağ, 'sıradan insan çağı' başladı diyorlar. bunu söyleyen 'sen' değilsin küçük adam. onlar söylüyor bunu, büyük ulusların başbakanları, koltuklanmış işçi liderleri, kentsoylu ailelerin tövbekâr evlatları, devlet adamları söylüyor, filozoflar söylüyor sana bunu. geleceğini eline veriyor, geçmişinden hiç sual etmiyorlar.


korkunç bir geçmişin mirasçısısın sen küçük adam. mirasın, avucunun içinde alev alev yanan bir elmastır. bunu sana söyleyen, benim; beni dinle.her doktor, her ayakkabıcı, teknisyen ya da eğitimci, işini doğru dürüst yapmak ve yaşamını kazanmak için, eksikliklerini bilmek zorundadır. birkaç on yıldır, şu yeryüzünde yönetici rolü oynamaya başlamış bulunuyorsun. insanlığın geleceği, senin düşüncelerine ve senin yapacağın şeylere bağlıdır. ama öğretmenlerin ve efendilerin, aslında nasıl düşündüğünü ve gerçekte ne olduğunu söylemiyorlar sana; seni kendi geleceğine egemen olma yetisi verebilecek yönde eleştiren ve bu eleştiriyi dile getirme yürekliliğini gösteren tek kişi yok. yalnız bir anlamda 'özgürlüğüne sahip'sin sen; kendi yaşamını yönetmeyi öğrenmeme ve kendini eleştirmeme özgürlüğüne sahipsin.

şöyle bir yakınmayı hiç duymadım senin ağzından: 'gelecekte kendimin ve dünyamın efendisi olmak yolunda yürütüyorsunuz beni, peki ama, insanın nasıl kendi kendisinin efendisi olacağını anlatmıyorsunuz hiç, düşünce ve davranışlarımdaki yanlışları bana söylemiyorsunuz.'

yönetimi elinde tutan kişilerin, 'küçük adam'ı yönetmelerine izin veriyorsun. ama sen, hiç sesini çıkarmıyorsun. yönetimi elinde tutan güçlülere, ya da kötü niyetli güçsüz adamlara seni temsil etme yetkisini veriyorsun. her seferinde aldatıldığını anlıyorsun, ancak bunu anladığında, iş işten geçmiş oluyor.


&

dünyada kim olduğuma yalnızca kendim karar veririm, başkası değil. ben dirim bilimsel ve kültürel olarak bir melezim ve tüm sınıfların, ırkların ve ulusların fiziksel ve zihinsel ürünü olmaktan, senin gibi saf ırka mensup olmamaktan, şovenist olmamaktan ve tüm ulusların, ırkların ve sınıfların sıradan faşisti olmamaktan dolayı gurur duyuyorum.

&

Sen düşünce ve eleştiri özgürlüğünü, ağzını açıp kötü şakalar yapmakla karıştırdın.

8.06.2016

Karşı Çıkmak Mühim İştir

    Varlığımın özünde, yirminci birinci yüzyılın değer ve putlarına karşı çıkmak var. Ben varlığımın büyük bir kısmını; reklamlarla şişirilmiş, yalan gösterişlerle taklidi yapılan, içi boşaltılmış kavram ve eylemleri reddetmekten oluşturuyorum. Biliyorum ki bugün bana gösterilen ve iyiliğim için olduğu söylenen hayat, koca bir yalandan ibaret. İnsanları seviyorum, onların sıkıntılarına eşlik etmek hayattaki misyonlarımdan biri haline gelmeye başladı. Ama bu yalan evrenin içine hapsolanlara karşı ne yazık ki asla zarif ya da eğlenceli görünmeyeceğim. Onlara kızacak, önceliklerine bir yarım akıllı gibi küfredecek, dalga geçeceğim. 

    Bugünün ve aslında her çağın hayatı, bir karşı çıkıştan meydana gelmelidir. Ben bu teknolojik çağın getirdiği öncelikleri kıymetli bulmuyorum. Pahalı hediyeler almam gerektiğine, sınavlardan geçmek için ezber yapmaya, aşırı ahlaklı ve Polyanna olmaya ne ruhum ne de bedenim müsait.

    Var oluşum, bana dayatılan yalan ve ahmaklıklara bas bas bağırmaktan oluştuğu gibi, tüm bunların yerine gerçeği işaret etmekten de oluşuyor. Pek çok erken öten horozun ya da tavuğun dediğine inanıyorum: Gittikçe daha da aptallaşıyoruz. Telefon, internet, (a)sosyal medya, televizyon bizi uyuttuğu ve uyuşturduğu kadar, kendimize sormamız gereken sorulara da mani oluyor. Tek bir hayat olduğunu, tek bir yaşam yaşayacağımızı -ki sırf bu bile yeterli bir neden- ve bu sebeple salt hayatla aramıza giren kavram ve -güya- ihtiyaçları bir kenara bırakmamız gerektiğini unutuyoruz. Bu evren çok uzun zamandır burada, var olmaya da devam edecek gibi görünüyor. Ve bize asıl tesir eden bu çağın sayısız kavram ve ön yargısı omuzlarımızda. Biz dünyaya doğarken bir ön yargıya doğuyoruz. Ellerini ovuşturan binlerce, yüz binlerce ön yargı ve aptalca beklenti içerisinde, çoğumuz bir Gregor Samsa'ya dönüşüyoruz. Ama bunu değiştirmek, hayattan, hayatın tadını alarak çekip gitmek mümkün değil mi? Yaşanan çağlara baktığımızda, dünya bunun pek de mümkün olmadığını söylüyor. Ama buna asıl sebep nedir? 

    Kadınlar güzellik markalarını protesto etmiyorsa suç kimdedir? Öğrenci, kendisine bir köle gibi davranan hocasını kuzu gibi dinleyip sadece sınavına odaklanıyorsa kim hatalıdır? Bizim iyiliğimizi düşündüğünü iddia eden bankaların kredi kartlarını insanlar deli gibi alıyor, kullanıyorsa kim imkansızlaştırıyor iyiyi ve güzeli? Evler, sigara bu kadar pahalıyken, bir ailenin insanca yaşaması güçken, insan evladı susuyorsa bu iş kimden kaynaklanmaktadır? İçim şöyle söylüyor: Dünya, kendi mahallenden başlar. Dünyayı değiştirmek, mahalleni; o küçük coğrafyayı değiştirmekten başlar. Chaplin de söyledi: ''Sevgi üzerine yeni bir dünya yaratalım!'' dedi.


    Ben şimdi bir yerde, az çok kültürel bir çevre edinmiş biri olarak, elimden geleni yapmak, yani her şeyden önce kendi mahallemi değiştirmek için çalışacağım. Bence daha güzel bir hayat yaşayabiliriz. Siyasete ve onun partilerine inancım artık kalmadı. Biz bu işi sanatla yapacağız! Her türlü düşünsel eylemle... Eğer başaramazsak küser miyim dünyaya, tebessüm mü bırakırım ardından, bilmiyorum. Ama içimdeki ses her geçen gün daha bilinçli ve yüksek bir şekilde başımın etini yiyip duruyor: 

Hayat bu değil, bu kadar değil
Bir güneş var kaldırımlarında ardında
Çoktan unutulmuş bir yaşayış, biz titrersek o da ciddiye alır bizi
Kaldırımların ardında güneş var
Sislerin ardında hayat
Ben bu yaşamı tatmak için canımdan can verebilirim,
Önünde sonunda olacak o değil mi?
İşe yaramaz bir iskelet parçası...
O halde, bedenim hala bir iskelete dönüşmemişken
Ben bunu deneyeceğim...

Kendi eğlencemizi kendimiz yaratabiliriz. Kendi karnavalımızı kendimiz oluşturabiliriz. Bunu biliyorum.

6.06.2016

William Shakespeare - III. Richard (Radyo Tiyatrosu)

Youtube un benim için en işe yarar vasıflarından biri. Vaktiniz olduğunda, bu güzel eseri, güzel ses ve doğru tonlamalar ile keyifle dinleyiniz.


Benim Haller

    Blogum hakkında az çok fikir sahibi olanlar başta olmak üzere, yazılarımı okuyanlar artık bilirler ki, ben metne, anlatacağım şeye hizmet etmediği müddetçe özel hayatımdan pek bir şey katmıyorum. Daha doğrusu; ''Şuraya gittik, annem şöyle biri, arkadaşım bana geldi...'' vs. gibi anlatımlarda hiç bulunmam. Aslında bunun biraz, özel hayattan ziyade bir ifşa politikası olduğunu düşünüyorum. Twitter'da da sayısız örneklerini görüyorum. Bunun yerine, kendi fikirlerimi, inançlarımı, sorguladıklarımı, heyecan duyduklarımı paylaşmak bana hem daha dostane hem daha faydalı geliyor. Yoksa gün içerisinde, eğer münferit bir meslek sahibi değilsek aşağı yukarı hepimiz aynı şeyi yapıyoruz. Farklı neyim olabilir? Ama duygu ve düşünceler öyle değil: Onları birebir hisseden, yaşayan milyonlar olsa bile, o duygu ve düşünceler sıkıcı olmayı bırakın, aynı şeyleri hissettiğimiz için heyecanlı ve merak uyandırıcı bile oluyor. Çünkü mesela bir düşünceyi sen bir yere kadar getirmiş ve devamını getirmemişsin, ama ben burada getiriyorum. Ya da yapılan yorumlar sayesinde yazılarıma daha farklı gözlerle bakabiliyorum. Anlatmak istediğime paralel olarak bambaşka anlamları da kimi yorumlarla kazandığım oluyor. 

    Görgülü davranmaya çalışma görgüsüzlüğünü fark edip agresif olabiliyorum. Mesela masanın üzerinde içi şarap dolu bir kadehin fotoğrafını çekip internete servis etmek ve tam o sırada bir Edith Piaf şarkısı dinlediğini belirten yorumlar atmak, kişiye görünürde modern, entelektüel bir hava katıyor olabilir ama benim için başlı başına bir görgüsüzlük örneğidir. Hava civa, cinsiyet üstü bir salgın olmasına rağmen verdiğim bu örneği hayata geçirenler genellikle kadınlar oluyor. Erkeklerse, görgü perdesi altına saklanmadan, bodoslama bir görgüsüzlük içine hapsoluyorlar. 

    Dün akşam hali vakti yerinde, orta yaşlı, evli bir adamla konuşurken, adamın az gelirli insanlara karşı büyük bir genelleme içerisine girdiğini fark ettim. Bunun için çaba harcamadım, zira otuz dakikalık sohbetimizin yirmi beş dakikası onun konuşmaları ve benim '' 'he' deyip geçmelerim'' ile sürdüğünden, açılan konuların hepsinde ne düşündüğünü rahatlıkla görebiliyordum. Önemli gördüğü bir konuda hararetle yaptığı yorumlardan sonra fikir beyan etmemem ise onu daha da meraklandırmış olacak ki, her konuya Senin fikrini bilmem ama... ile başlayıp aslında içten içe benim de fikirlerimi söylememi bekliyordu. Söylemedim. Ama hiç çekinmeden yaptığı yorumlardan gördüm ki, o da eleştirdiği şeyin içine girmeyip, uzaktan eleştirmeyi seçenlerdendi. Bu gibi kimseleri tanır mısınız? Eleştirdiği şeylerin aynısını, zamanında kendisinin de belirli şart ve koşullarda yaşadığını bir kenara atıp başladı zırvalamaya... 

    Sonra anladım ki, bazı insanlar maddî açıdan güçlendikçe, bu durum onları düşünsel bir tembelliğe doğru götürüyor ve küçük resimleri, ufak ama önemli detayları görmemeye başlıyorlar. Empati duygusundan tamamen uzakta olan bu hareket, bana tekrar bir insanın, güçlendikçe oturduğu yerden eleştirmesinin daha kolay hale geldiğini gösterdi. Masraflarını (kira, çocukların okul ve sağlık masrafları, ev ihtiyaçları, eş ihtiyaçları) rahatlıkla karşılayabilen bir adam, ne de sevgi dolu, ne de güler yüzlü biri olabiliyordu rahatlıkla. Para kazandıkça sistemle barışma hastalığı diyorum ben buna. Bir zamanlar öğrenci olan bir adam, şimdi keyfi yerine gelince öğrencilerin gelecek kaygısını kolaylıkla eleştirebiliyor ve gelecek kaygısının, öğrencinin tembelliğinden kaynaklandığını söyleyebiliyordu. Evet, tembel öğrenci ya da daha doğru tabirle ne okulunda ne de dışarıdaki hayatta bir mesai harcamayan öğrenci (çünkü herkes derslerinde başarılı olmak zorunda değildir) iki bin kuşağına nasıl öğretmen olacak? Nasıl doktor olacak? Soruları her meslek grubu için geliştirebiliriz. Peki ya toplumsal gerçekler ve somut koşullar? 

    Neyse... Nihayetinde şunu anlıyorum ki, parasal güç kimi insanları detayları görmezden geldikleri bir eleştiri yapmaya itebiliyor. Üzücü ya da aptalca olan şey ise kimi zaman insan evladı buna karşı durmuyor. Ben mi? Ben muhtemelen hiçbir zaman büyük paralar kazanamayacağım, ama parayı elinin tersiyle itip kasabada yaşayan bir ahmak da olmaya niyetli değilim. Bence o ''bilge''nin Ferrari'sini satması tamamen bir aptallıktı zaten. ''Ben mi?'' sorusunda kalmıştık; ben kuvvetli ihtimalle yine bir şiire, müziğe, enstrümana merak salıp salak gibi heyecanlanacağım. 

    Konudan konuya atladığımı şu an bunu okuyana dek fark etmediğini biliyorum, ama fark etmiş olsan bile, dediğim gibi sevgili dostum (bunu yürekten söyledim) burası anda yaşayan bir blog.


4.06.2016

Mektepten

    Günaydın, çünkü saat 8.52'yi gösteriyor. Hiç düşündünüz mü; dünyamızda, tarihe geçmeyen ve kimsenin de peşine düşemeyeceği haksızlıklar yaşanıyor her an. Sokakta, sınıfta, evde... Gözle görülür bir halt yemedikleri sürece adalet mekanizması ile karşı karşıya gelmek zorunda kalmayan insanlar. Mesela? Geçenlerde okula gitmek maksadıyla otobüs beklerken, yine aynı durakta bekleyen bir başka kız -tanımıyorum- oradaki görevliye 'otobüsün geçip geçmediğini' sorunca, görevli patladı: Ya tabi ki geçiyor! Azıcık sabret! Allah'ım yaa!
İleriye gidebilecek, dövebilecek vaziyette söylediği bu cümlelerden sonra, ben ve birkaç kişi daha neden bu kadar patladığına anlam veremedik ve aklıma hemen bir deney yapmak geldi: Birkaç dakika sonra, görevliye aynı soruyu ben sordum. Verdiği cevap çok daha sakin, bir psikolog sakinliği içerisindeydi. Demem o ki kadın, aşağılanmış oldu ve bu çok ani akış içerisinde bunun peşine düşebilecek hiçbir insanî mekanizma orada yer almıyordu, alamaz da...

    Yine böyle bir tarih kitaplarına geçmeyen durumdan bahsedeceğim: Dün, sabah saatlerinde sınavım vardı. Her sınav öncesi gibi; fakültenin önünde durup arkadaşlarla biraz daha çalıştık, birbirimize danıştık. Sınav anı geldi çattı ve sınıflara geçtik. Her sınav öncesi olduğu gibi yine, hocaların kopya çekmeye dair tiratları vardı ve ben bir şey diyememenin hazımsızlığı içerisinde, kağıtların dağıtılmasını beklerken, en azından bir eylem gerçekleştirmeliyim düşüncesiyle, hiç değilse hal ve hareketlerimle bu tiradı hiç dinlemediğimi göstermeye çalıştım: ıslık çaldım, uç değiştirdim, sağa sola baktım. Bir şey yapamamayı, söyleyememeyi kendime yediremediğim için hiç değilse bir hareket sergilemeliydim. Ama dürüst olayım sevgili kimsen; bu sadece bir mastürbasyondan ibaret, gerçek bir eylem bile değil... 

Hoca başladı:

    Sağınıza, solunuza bakarsanız kopya işlemi yaparım. Elleriniz sınav boyunca masanın üzerinde olacak. Benden izin istemeden arkadaşınızın silgisini alırsanız kopya işlemi yaparım. Kağıdınızı yanınızdaki ve arkadakilerden koruyun. Zaten kendi aklınızla yetmiş, seksen alamadıktan sonra ne işe yarar ki? Kopya çekeni gördüğüm anda, kopya işlemi yaparım. Bir yıl uzaklaştırma cezası verilir ve döndüğünde de onu kendi dersimden geçirmem. Sorular gayet açık. Herkes kendi aklıyla anlamaya ve çözmeye çalışsın. Zaten bunu yapamıyorsanız, çok açık konuşayım, bu sıralarda oturmanıza gerek yok, boşa vakit harcamayın...

    Ezberci tayfayı komple geçiyorum. Onlar yüksek nottan başka bir şeyle ilgilenmedikleri için, zaten bu söylenenlerin aslında ne kadar ayıp olduğunu ve motivasyonu nasıl olumsuz etkilediğini anlamazlar. Onlar, yani ezberciler, su koyup düğmeye bastığınız anda, kendi üretiminde var olan ''suyu ısıtma ve sonra kaynatma'' evrelerini gerçekleştiren su ısıtıcılarına benzerler. Bir çim biçme aracına da, bir arabaya da... Tüm makinelere benzerler o ezberciler. Önlerine kağıtları koyduğunuz anda, önündeki kapının açılmasıyla hızlıca koşmaya başlayan köpeklere benzerler. İnsanî olanla ve yanlış olanla ilgilenmez, bir an önce kağıdı doldurmaya bakarlar. Belki bugün; birçok kurumda çalışan ve çok basit hatalar yapan insanların da sorunu budur. Kendileri hiç genç olmamış gibi, hiç parasız kalmamışlar gibi, hiç yanlış yapmamışlar gibi gençleri ve gençliği eleştirirler. Ama onların eleştirileri uzaktandır; lüks ya da orta halli bir kafeteryada oturup kahve ya da çaylarını yudumlarken memleket ve yani gençlik hakkında konuşur, ama hiçbir zaman söylediklerinin içine girmeyi düşünmezler. Böylelerini bilirsiniz değil mi? Her yorumları uzaktandır onların. Uzaktan eleştirirler, söylediklerinin içine kendileri bile girmezler... Belki iki bin kuşağına öğretmenlik yapacak olanların da kaderi aynıdır. Ben bir defasında Beylikdüzü'nden metrobüse binmek için turnikeye doğru yol alırken, sırtında kamp çantası olan ama anladığım kadarıyla metrobüse binmek için kartı olmayan bir kıza rastlamıştım. İnsanlar robot misali o turnikeden geçerlerken o öylece duruyordu. Öylece duruyor ve insanlara bakıyordu. Diyecekti, diyemedi bir türlü. Anladım neye ihtiyacı olduğunu:

- Kartımda fazladan bir miktar var, ben basabilirim.
- Çok teşekkür ederim.
- Tatile mi çıkıyorsun? (böyle kimselerle ''siz'' diye konuşmam.)
- Evet; Kadıköy'e geçmem ve oradan da otostopla Çanakkale'ye gitmem gerekiyor. 
- Ne güzel. İyi eğlenceler dilerim.
(Ben sigara yakmak için paketi çıkardım.)
- Fazla sigaran var mı?

    Uzattım. O kendi yoluna gitti, ben kendi yoluma. Burada kendimi falan anlatmıyorum. Ben bu hikayede çok basit bir aracım. Demek istediğim asıl şeyse; yaklaşık beş dakika orada durduğum ve kimsenin o kızı fark etmeyip yanından geçip gittikleridir. 
Konumuza dönelim:

    Hocanın bu tiradından sonra, yanımdaki arkadaşa ''tehditle başlayan bir sınav daha...'' dedim. Güldü. Komik bir şey varmış gibi. Anlamadığım ve kafamı kurcalayan şeye geliyorum:

    Her şeyden önce, ne olursa olsun, o bir öğretmendir, bir hocadır. Makamına, oraya kadar gelebilmesine, çalışkanlığına saygım büyük, hatta sonsuzdur. Bu açıdan her zaman onları ve ne derlerse desinler, hocalarımızı hep danışılacak, bir şeyler öğrenilecek büyüklerim olarak görüyorum. Ancak; tüm bir dönem boyunca, hatta tüm bir yıl boyunca ezbere hizmet eden bir ders anlayışından sonra, neden eleştirilecek tek şeyin öğrencinin kopya çekmesi olduğunu anlamıyorum. Her sınavdan önce böyle uzun konuşmaların bizim moralimizi ne derece etkilediğini düşünmemelerini anlamıyorum. Gücün rahatlığına kapılıp öğrenciye istedikleri gibi davranabilmelerini anlamıyorum. Kopya meselesini, uzaklaştırma cezalarını gündeme getirerek ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, daha güzel bir şekilde bunu denememelerini anlamıyorum. Neden her seferinde büyük harflerle konuştuklarını, neden arkadaşımız olmadıklarını, neden dillerine kopya işlemi gibi lafları doladıklarını, neden yoruma açık sorularda bile kendi, yalnızca kendi cevaplarını istediklerini, bunun dışında çok iyi bir cevap veren olsa bile o yanıtı kabul etmediklerini, neden bir robot gibi ellerimizin masanın üzerinde olması gerektiğini, aynı hassasiyeti neden derslerde de göstermediklerini, madem sınavda telefonla uğraşmak kurallara aykırı, o halde tüm bir dönem boyunca bizi sınava doğru götüren derslerde de aynı kuralı neden gündeme getirmediklerini anlamıyorum. Sınav kağıdındaki bir sorunun biraz kapalı bir anlatıma sahip olması nedeniyle soruyu anlamadığımızda ve bunu hocaya dile getirdiğimizde neden dalga geçtiğini ya da neden açık ve kısa bir şekilde bize bir yanıt vermediğini anlamıyorum. Neden diğer öğrencilerin bu yaklaşımla ilgili bir fikri olmadığını da anlamıyorum. Aslında bunu anlıyorum: Sosyal medyayla, gösterişle, hava civayla çok uğraşmaları, onların önceliklerini değiştiriyor. Ben artık düzenlediğim şiir gecelerine şöyle bir kural getireceğim: istenilen her şeyi yapabilirsiniz ama telefonları kullanmak tehlikeli ve yasaktır.


Twitter şirketinin binası: "Yangın esnasında yangın hakkında tweet atmak yerine binayı terk ediniz.."

    İlk dönem Batı Edebiyatı dersini aldığımız ve çok ama çok sevdiğim bir hocam vardı. Nedense yeni edebiyatçılar hep daha eğlenceli oluyorlar. 31 Aralık 2015 akşamı Öğrenci Bilgi Sistemi'ndeki hesaplarımıza bir Nâzım şiiri göndermişti. Ben de buna karşılık Jacques Prevert'ten bir şiir göndermiştim. Don Kişot ve Don Kişot'luktan konuştuğumuz dersin birinde şöyle demişti:

Gençlikte çok heyecanlı oluyor insan. Hayalleri ve idealleri oluyor. Ama hayallerinizi satın alacaklar arkadaşlar. 

    Ben de bu cümle üzerine düşünüp durmuştum. Hayallerimizi gerçekleştirememek onları satın aldıkları anlamına mı gelir? Hayır, belki ideallerimin hepsini gerçekleştiremem. Belki birçoğunu başarırım. Bunun için önce çalışkan, akıllı ve soğukkanlı olmam gerekir. Ama her ne olursa olsun, başarılı ya da başarısız bir hayalperestlik de olsa, o gün içimden geçen ama söyleyemediğim cümle ile hepinize iyi zamanlar diliyorum:

Benim hayallerim satılık değil.


1.06.2016

Bıdı Bıdı

    Nasıl denir? 
''Bir acayibim'' desem değil. Boşluklarımdan telaşlanıp kendime ''tuhaf''' olduğumu ya da hissettiğimi söylemeyeli biraz oluyor. Zira öğrendim o ''bi tuhaflık''ın bir süre sonra geçip gittiğini; geçip gittiğini, bir daha gelmek üzere...
Ama nasıl desem; tıraş olsam, ilk beş dakika kendimi yakışıklı hissederdim hep, şimdi hissetmem. Bir dosta rastlasam şimdi sokaklarda, ona seslenmeye çalışmam. Bana dair beliren bir tatlı haber alıkoymaz şimdi beni, öyle sessizce iç çekmekten. Tedirginlik ya da telaş da yok içimde. Kartlarını yanlış oynamış bir iskambil oyuncusu gibiyim; içimde birazdan yenileceğimi bilmenin sıkıntısı. Masadan kalkıp gitmek, yalnızca gitmek içinse daha biraz vaktim var. Öyle ya; bizim şiirsel haller, şu dünyaya hiçbir zaman uymaz. 
    Şehrin kalabalığına girip sessizce, ''bu insanların acelesi nedir?'' desen, kim duyar seni? Ya da nasıl bu kadar çabuk alıştıklarını sorgulasan, seninle ıssız sokaklar dışında kim konuşur? Çoktan kaybolmuş bir şeyin peşine düşmüşüm. İnsan evladının çoktan mağlup olduğu bir şeyi arıyor gibiyim. Şöyle diyor bir fısıltı:

Dünya bir araya gelmedikçe, insan her daim yenilecektir. Ama dünya da, yaşadığın sokaktan başlar... 


Özlü sözler, boş laf, can sıkıntısı... Lakin Edip'in dediği geçiyor gönlümden: 
İnsan, sana güveniyorum. Saygılarımla...

Hadi biraz eğleniniz... 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...