30.05.2016

Ay Sonu

    Tekrar merhaba. Mayıs ayı bitiyor ama, ben sanki yılın sonuna gelmişiz gibi daha genel konuşacağım: 
Geriye dönüp baktığımda bu zamana kadar geçen iki bin on altı yılının benim için bir başarısızlık zamanı olduğunu düşünüyorum. Dersler, eğitim, kendime kattıklarım ve benzeri konularda pek de verimli bir vakit geçirmedim. Ya sıcağın tuzağına ya rahatın rehavetine kapıldığımı düşünüyorum. Şu sıralar İstanbul'da olmakla birlikte birkaç gün içerisinde okula geri dönecek ve sınavlara çalışacağım. Sınavlar benim için şu demek: seveyim ya da eleştireyim; düzenden geri kalmamam gerekiyor. Şayet geri kalırsam, o zaman diyeceklerimi de diyemeyeceğim demektir. Bu nedenle yaklaşık on günlük bir tahammül dönemiyle karşı karşıyayım. 

    Yahu ne manyak herifim biliyor musun? Yanımda yamacımda, sıkıntıdan patlayan ve her gün aynı şeyleri yapan ve tekrar sıkıntıdan patlayan ama başka hiçbir şey yapmayan, üstelik ben teklif etsem de -gel şu şu dergide yaz, gibi- hiçbir şey yapmayan insanların arasındayım. Belki başarısız bir altı ayın sebepleri arasında etkisi olan şeylerden biri de budur; çevre. Ama hayır, ben kendimi rahata erdiren düşüncelerle aramı pek iyi tutmuyorum. O nedenle düşünüyorum ki; en büyük pay senin babalık! Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi; kimse yoksa bile, yalnızlığıma çekilip orada beslemeli, büyütmeliyim bazı şeyleri. Bu altı ay, bu yüz seksen gün pek de böyle olmadı. Bir akıntının içinde kendi rotamı belirleyip ilerlemek isterken, akıntı nereye ben oraya gidip durdum. 

    Ama iyi şeyler de oldu: kaldığım yerin etrafındaki kedilerden biri doğum yaptı, yeni insanlarla tanıştım. 1 Mayıs gösterilerinde alışılanın aksine polisle güzel sohbetler ettim ve hatta çalan bazı şarkılara onların da eşlik ettiğini gördüm. Hayır canım, Londra'da falan değilim, Türkiye'de bir yerlerdeyim. 
Geçtiğimiz dönemde kaybettiğimiz büyük kadın ve tiyatrocu Macide Tanır'ın dediği gibi: 
Her gece anlayan biri seyirci vardır, yoksa ben varım. Kitabı da anlayacak, okuyacak bir okuyucu vardır, yoksa gene ben varım!


    Bak sevgili kimsen; şu an bambaşka bir ruh haline girdim ben ve diyeceklerimin nereye gideceğini, nereye varacağını bilmiyorum. Aynı yazı içerisinde, farklı zaman aralıklarında çok farklı şeyler hissettiğim oluyor, lakin bunları yansıtmaktan da çekinmiyorum. İnsan çekinmediği müddetçe insan bence. Yoksa kendi işime gelen kalıplara alışıp, sonra ömür boyu o kalıplarla yaşamak bana göre değildi, hiç olmadı...

    An zamanda yaşamak ne kadar güzelse, tehlikesi de bir o kadar fazladır arkadaşım. Çünkü, geriye dönüp baktığında ''keşke yapsaydım!'' dediğin şeylerin hepsi de bir zamanlar ''an''dı, an zamandı. Ben geriye dönüp baktığımda yaptıklarıma ''iyi ki yaptım'' diyorsam, yapmadığım ve işime gelen bir bahane bulup ertelediğim ne varsa da keşke yapsaymışım. Pişman mıyım? Hayır. O başka...

    Şunu demek isterim: Söylemek istediğiniz, inandığınız şeyi ertelemek, onun sesini kısmak var ya; bir gün öyle bir an gelecek ki, içinizden geleni ve inandığınızı söylemek için diğerlerinin onayına gerek olmadığını anlayacaksınız. Ya da anladınız bile... Bendeki durumsa şudur: ben ''aslolan hayattır'' düşüncesine ne zaman ters düşecek şeyler yapmışsam, ne zaman aptallaşmışsam, telaşlı değil hayır ama, kendime yeni bir mahkeme kuruyorum. Ve diyorum ki: bugün hayatın tadı bu muydu? 
Her zaman böyle coşkulu ve depremli geçmiyor günlerim elbette ama, sana bir şey söyliyeyim sevgili kimsen; çoğu günüm böyle geçiyor. Mayıs'ı gözlerinden öper, Haziran'ı beklerim artık. Tıpkı sizin gibi...

26.05.2016

Blog Arkadaşlarıma

    İyi akşamlar. Yazı kayıtlarına bakıyorum da; Mayıs, blog açısından pek verimli geçmemiş. Oysa dışarıdaki hayatta iyisiyle kötüsüyle başıma gelen nice şey... Ama geçen şu birkaç hafta için ne düşündüğümü sorsanız, pek bir şey hatırlamıyorum. Gelin geçen on on beş gün için sürüklenme dönemi diyelim. 
    Blog adresimin twitter hesabında şöyle yazıyor: Anda yaşayan blog. Az önce duş yapmaya hazırlanırken tekrar düşündüm, tekrar düşündüm çünkü odama döndüğüm an ilk iş bloga yazı yazmaya koyulacaktım. Kim olduğunu hiçbir zaman bilmedim, kim olduğumu belki asla bilemeyeceksin ama, sana yazmayı özlemişim. Şunu düşünmüştüm; o titiz, ardına onlarca verimli çalışma bırakan insanlarla benim aramda eksik olan neydi? Daha mı az içiyorlardı? Daha mı disiplinliydiler? Bir şeye benden daha mı çok inanıyorlardı ve o şeyle gün geçtikçe aralarındaki bağ, iletişim, tecrübe daha da mı artıyordu? Gelin size bir şey fısıldayayım: 

    Hiçbir zaman sıradan hissetmedim ama, zihnime verdiğim ödevler kalabalığın içerisinde her daim toz olup uçtu. Ama daha kötüsü, ben de buna dur demedim. Şimdi döndüm yine kürkçü dükkanıma; geceye, meraka, tutkuya, müziğe ve daha adlandıramadığım ne varsa onlara. 
Neden ''anda yaşayan blog'' yazdığımdan bahsedecektim: Çünkü bir kitap, gezi yazısı olmadığı müddetçe burada yayımladığım yazıların hemen hepsi bilgisayarın başına geçtiğim anda çıkıyor. Bunu kendi kendinize konuşmaktan yola çıkarak rahatlıkla anlayabilirsiniz. Elbette hepiniz yalnız anlarınızda sesli olarak konuşuyorsunuz değil mi? Hadi ama... Sürüklendiğim birkaç haftadan sonra şimdi açtığım ilk şarkıyla beni uzaklara, bazı özgürlüklerin çağına götüren o hissi, bakıyorum da pek özlemişim. Öyle ki bir dağın başında yalnızca bu şarkıyı dinleyerek saatlerce vakit geçirebilirim, geçirmeliyim hatta! 

    Yakın zaman önce, şehir merkezinde bir sanat atölyesi açıldı. Atölye çalışanlarını tanıyan ortak arkadaşlarım vesilesi ile öğrendiğim bu atölyede, burayı daha hiç bilmeden kafamda kurduklarımı yapmaya niyetlenmiştim. Aklımda şiir, müzik geceleri elbette vardı, var. Ama ben, kurgusu hazır bir sahne performansı yerine, aklımızı başımızdan alan ve bizi kararsız bırakan şu hayatın tesiriyle, herkesin istediği gibi katılacağı bir faaliyet yürütmek istedim, istiyorum. Bu öyle bir toplanma alanı olsun ki söz sahibi yalnızca biz olalım topluca ve bu öyle bir toplanma alanı olsun ki söz sahibi yalnızca ''ben'' olsun. Polyanna misali her girişime ''güzel'' dememe şartıyla beraber -çünkü insan insanı geliştirmelidir de- isteyenin şiir okuyarak, isteyenin dinleyerek katılacağı bu etkinliği haftalar önce gerçekleştirdik. Final haftası ve sonrasında tatil dönemi nedeniyle araya aylarca girecek bir vakit olsa da, Eylül ayı, benim ve arkadaşlarım için bu konuda kolları sıvama ayı olacak. Tek ihtiyacım olan; anı yaşayıp gitmekle beraber, bana keyif ve düş veren bu tür işler adına planlı da olmak. İşte atölyeden birkaç fotoğraf:


    Saatler geçtikçe gelen kişi sayısının da arttığı bu toplantı, yaklaşık dört saat sürdü. Sonra etkinliğin sonuna kadar kalan arkadaşlarla hemen üst kattaki genç işi kıraathanede çaylarımızı yudumlayıp evlere dağıldık. Dürüst olmakta fayda var; şiir performanslarının en iyisinin benim performansım olduğunu düşünüyorum ama, benim gibi egoist bir adam için bile önemli olan bu olmadı. Orada önemli olan, ilk dakikalarda ''burada ne işim var?'' bakışına sahip insanların, saatler ilerledikçe ''ben de bir şiir okuyacağım'' demeleriydi. Çünkü televizyonu, televizyonda onlarca politikacıyı, patlamaları, eğitimde ve iş hayatlarımızda değişen düzenleri, ihtiyaçlarımıza gelen zammı, pahalılaşan sigaraları, pahalılaşan ev ve araba fiyatlarını, kötü inşaatları ve inşaat reklamlarını, reklamları, reklamları ve reklamları... yıllardır seyrediyoruz. Ve artık seyretmiyor, yalnızca tüm bunlar olup biterken orada bulunuyoruz. Çok can yakıcı bir gerçeklik değil mi? Hepimizin bildiği bu hadiseler günden güne bizi daha da sıkıştırıyorken orada yalnızca bir ağaç gibi durmak. Hatta belki artık ne kendimize ne de başkalarına verebileceğimiz bir oksijen olduğundan onu dahi yapamamak. Beni eğer bir vardiya işçisi okuyorsa küfretmelidir bana; çünkü gerçekliği ondan daha iyi bilemem. Ama tıpkı benimki gibi kafası karışık bir genç okuyorsa ona diyebilirim ki; yalnız değilsin, hiçbir zaman olmadın. Ama kabul edelim, kabahat biraz da bizim değil mi?

    Tutkularımızı gerçekleştirmeye yönelik teşvik ve destekleri hiçbir zaman bulamadık ama, biz de kendimizi kendi arkamıza geçip itmedik. Eğer bir ''el'' yoksa bile, biz de kalkıp bir aralık bulmaya çalışmadık. Oturduk yaşamın kıyısına ve geçen her dakikanın şu andan daha güzel olduğu yanıltıcı düşünce ile biraz geçmişte kaldık. Ama Orhan Veli şu satırları yazarken hiç de bizim gibi düşünmüyordu:

HÜRRİYETE DOĞRU

Gün doğmadan,
Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.
Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,
İçinde bir iş görmenin saadeti,
Gideceksin
Gideceksin ırıpların çalkantısında.
Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı;
Sevineceksin.
Ağları silkeledikce
Deniz gelecek eline pul pul;
Ruhları sustuğu vakit martıların,
Kayalıklardaki mezarlarında,
Birden
Bir kıyamettir kopacak ufuklarda.
Denizkızları mı dersin, kuşlar mı dersin;
Bayramlar seyranlar mı dersin,
Şenlikler cümbüşler mi?
Gelin alayları, teller, duvaklar, 
Donanmalar mı?
Heeey
Ne duruyorsun be, at kendini denize:
Geride bekliyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, Her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;

Git gidebildiğin yere...  

    Şimdi ben konumu kapsayan bu sanat atölyesinde şöyle bir şey yapmayı planlıyorum, fikri sana da vermekten büyük memnuniyet duyarım. Olur ya; sesim birkaç deliye daha ulaşır da, onlar da birtakım delilikler yapmak isteyebilirler. Şöyle ki; sosyal medya adreslerine bakarsan, çoğu zaman insanlar can sıkıntılarını, yolunda gitmeyen işlerini, yapmak isteyip de yapamadıklarını anlatıyorlar. O zaman, ben diyorum ki sevgili kimsen, bir masa kuralım ve masanın çevresine de alanın bize izin verdiği kadar sandalye, yahut yerde de oturabiliriz, ne olacak? Tüm bu beklentilerimizi, hayallerimizin adreslerini orada birbirimize anlatalım. Mesela biri çıkıp desin ki ''ya ben radyo, sinema okuyorum ama kısa film çekecek birkaç arkadaşım bile yok!'' O zaman belki bir başka kısa film meraklısı arkadaş da çıkıp diyecek ki ''ben de aynı sıkıntıyı yaşıyorum.'' Ve böylece, belki bugüne kadar birbirinin asla farkında olmayan bu insanlar birbirlerini tanıyacaklar ve kafaları da uyuşursa kalkıp beraber bir üretim gerçekleştirecekler. En basit anlatımıyla aklımda şu anda yapmak istediğim şey budur. Elbette bu konu üzerine üzerine daha çok düşünülmüş, yazılmış çizilmiştir. Ama beri yandan, işin serseriliğine yahut ''acemi ruh''una ziyan gelmesin diye, biraz da serbest bırakılmıştır. 

    Hadi gideyim yavaş yavaş. Salı gününden itibaren sınavlarım başlıyor. Bittiği vakit yollara düşmeyi öyle çok istiyorum ki. Ama bunu yapabilmek için, o sıkıcı derslerin sıkıcı ve tekdüze sınavlarına girmeli, geri kalmamalıyım. Hoş kalasın...

15.05.2016

Ölümsüz

Güneşli ama çorak bir vadideyim
Güneş, tabiatımdan
Çoraklık dünyanın hali...
Diyorum ki; bir yazar defteriyle buluşmalı
Yoksa hiçbir kalemi yontamaz
Diyorum ki, ben doğduğumdan beri güneş de benimle beraber doğuyor
Tek tek koparıp çorak vadideki zehirli bitkileri
Yerine bir şarkı gibi başını okşadıklarımı ekmeli
İnsan bir kedi değil 
Bu iyi mi kötü mü
İnsan bir kedi değil
Bu hem iyi 
Hem de çıldırasıya kötü! 
Dans ediyorum kalbimin yosun tutmazlığıyla 
Dans ediyorum...
Heyecanım ölümsüzlüğüne kavuşuyor
Ne zaman bu düşü duysam bir yerlerde
Ve ne zaman bir yerlerde bu büyülü ses konuşsa benimle
Ruhumdan bedenime kadar hiçbir yerimde tedirginlik kalmıyor

Artık denize gitme vaktidir
Biliyorum vakit geldi, çünkü öyle hissediyorum
Yetmez mi?
Tüm bu yeniden doğuşların yerini tekrar çalmasın diye çorak vadi
Herkesin bildiği, emin olduğu ve güldüğü şiirin ölümüne tekrar katlanmamak için
İnandığım yollar tüm dünyanın olsun diye
Ve bir daha dönmemek için bize öğretilen yeryüzüne 
Bir gün, gerçekten bir gün 
Sırtımda deniz ve ben...

Tüm aptalların ve sanatkarların dediği şeye şapka çıkarıyorum bir kere daha
Bir kere daha söylüyorum, hayatla ilgili sorulan o soruya:
Güzelliğe inanıyorum...
Çirkin olsam bile! 

Ve bitmeyecek bu şiir
Bitmeyecek, tekrar okumak isteyeceğim
Benim ya da bir başkasının fark etmeyecek
Bir gün bir başka aptal ya da sanatkar, söyleyecek bunu
Ben yeniden duymuş ve doğmuş gibi tazeleneceğim
Ölmüş olsam bile!


14.05.2016

Şiir

Düşüncenin durgunluğu
Dalgasız, yorgun bir beden
Sanki herkes benim gibi
Sanki herkes bana benzer
Şu an...
Ve payını alıp bu boşluktan
Herkes beni terk eder.
Oysa yalnızca yorgun bedenlerdir hepsi
Yorgun bedenler...
Bir geleceği müjdeleyen

13 Mayıs 2016

Sait Faik'ten Bahar Öyküsü

    İlkbahar bir bayram, bir uyanış, bir mucize, bir çılgınlık, olamayacak gibi duran bir şeyin oluşu, ilkbahar şu, ilkbahar bu… Kuş, papatya, gelincik, çayır, çimen, ağaç, çiçek, mimoza, zakkum, su sesi, hindiba, çingene, kuzu… Klasik ilkbaharların içinde hepsi, hatta sülüğün bile yeri vardır. Unuttuklarım da çoktur a, en mühimi nisan, mayıs güneşi.
    Yaşı kırkı aşmış bir adamın mevsimler içinde ilkbaharı biraz üzüntü ile duymamasına imkân yoktur. Eski çılgınlıklar nerede? Nerede o, birden bire bir genç kız elinden, bir genç kız rüzgarından sararma, o yürek çarpıntısı? Şu ömrü mevsimlere benzetenler iyi etmişler  doğrusu. Herkesin  bir  ilkbaharı,  bir  yazı,  güzü,  kışı  oluyor  işte. İnsanın ilkbaharı, öteki hayvanlara bakarsak geç başlıyor. Bir at bir yaşında, hadi hadi iki yaşında ilkbaharındadır. Bir kuzu altı ayda koç olur. Ama insanoğlu ilkbaharını yirmisinden önce pek idrak edemez. Yirmiden evvel idrak edilen ilkbahar, bir yalancı ilkbahardır. Ben böyle bir yalan ilkbaharın hikâyesini yazıyorum.
    Tam otuz sene evvel on iki yaşında idim. Anadolu’nun bir şehrinde bulunuyorduk. Babam memurdu. Şehre  bir  yaz sonunda  gelmiştik. Kötü, insan boyu karlı bir kış geçirmiştik. Sonra bir gün bahar geliverdi. Karlar  eridi. Karlar eridi ama, karları eriten güneş değildi, yağmurdu. Bu Anadolu şehrinin ilkbaharı kırkikindi  yağmurlarıyla  başlardı. Sabahleyin parlak mavi bir gökyüzünde, ısıtmayan, güneş vurmuş kar gibi soğuk bir kış güneşi görünürdü. Saat daha on biri bulmadan doğudan mı, batıdan mı, kuzeyden mi bilmem, bir kara bulut peyda olur, on dakika sonra bardaktan boşanırcasına bir yağmur bütün gün tıkır tıkır, şakır şakır durmadan yağardı. Odamın penceresinden “Karaçayır” dedikleri bir koyu yeşil ova görünürdü. Göğün her rengini deniz gibi emen bu çayırın renk oyunları da olmasa evden bir deli çığlığı ile fırlamak işten değildi.
    Bütün kış hastalıktan başım kalkmamıştı. Sokağa çıksam başım dönerdi. Bu garip, yağmurlu, kara bulutlu, dörtte üçü kapanık havanın içinde öyle insanı alıp avucunda sıkan bir de ilkbahar, toprak, insan, çayır, ağıl kokusu vardı ki içimden hep bağırmak, ağlamak, sonra kaskatı katılıp kalmak geçerdi.
    Bir sabah gözlerim tavanda, daha henüz hava kararmamış, şıkır şıkır dışarısı. Yer yatağımda yağmurun ne zaman başlayacağını düşünüyordum. Birdenbire  odanın içinden parlak bir kuş geçti. Yatağımın üstüne oturdum. Kuş bir daha geçti. Sonra sağdaki duvarda bembeyaz bir şerit oynadı, kayboldu. Gözlerimi ovaladım. Açtığım zaman, duvarda bir parlak daire titreye titreye, sanki yerine yerleşmeye çalışıyordu. Bu, bir aynanın duvara vurmuş ışığından başka bir şey değildi.
    Yataktan fırlayıp pencereye dikildim. Bizim evin yüksekteki bahçesi alttaki evin bahçesine bakardı. Odama ayna muhakkak oradan tutuluyordu. Pembe şeftali çiçeklerinin arasına bir hasıra oturmuştu. Arkasına bir sandalye koymuştu. On altı, on yedi yaşlarında bir kızdı. Pencerede kalakaldım. Elindeki aynanın ışığı gözüme değdikçe, ellerimi yüzüme kapamıyor, gözlerimi kırpmadan dimdik bakıyordum.
    Ertesi gün, benim de elimde bir ayna vardı. O ince ince gülerek gözlerini aynamın aksinden kaçırmaya çalışıyordu. Bu oyun, hiçbir zaman yarım saatten fazla sürmez, o, bahçeden evine  saçlarında yağmur damlaları dökülerek girer, ben yine yatağıma dönerdim. Ertesi gün yine güzel bir sabah başlar, yine önce onun aynası odamın duvarında koşar, sonra yine yerleşmek ister gibi titreye titreye duvara asılır kalırdı. Yine ben gözlerimi kırpmadan onun ayna ışığına, o gözlerini güzel elleriyle siper ederek benim ayna ışığıma bakardık. Sonra yine kırkikindi yağmurları başlardı.
    Başka hiçbir şeyle ilgim olmadığı için, bir sabah evimizin önünde bir yaylı araba durunca şaşırmadım. Yalnız ben ayna oyununda iken annem tarafından yakalandım.
Annem garip garip bahçeye, kıza, ayna ışığına, elimdeki aynaya baktı. Bana:
- Haydi, giyin! dedi.
    Arabaya  atladık. İki parça eşyamız arkaya bağlanmıştı. Babam başka bir yere tayin edilmişti. Yola çıktık. Bir ormanın içinden geçerken bulutların arasından bir güneş ormanın yeni yeşermeye başlayan ağaçlarında bir göründü, kayboldu. İçimden bir daha göremeyeceğim ayna ışığı geçti. Hüngür hüngür ağlamaya başladım. Babam:
- Nesi var bunun? dedi.
    Ben, annemin çarşaflarına kafamı gömdüm. Annem eliyle, yüzüyle ne biçim işaret etti babama bilmiyorum ama hiç ses çıkarmadılar. Bütün hıncımla, kimsenin bana sus demeye cesaret edemeyeceğini sezerek istediğim gibi ağladım.
    Şimdi ilkbaharda odamın penceresine bir yerden kazara bir ışık vursa o  gün ilkbahar her insana yaptığı gibi bana da üzüntü ile dolu bir yumuşaklık, bir yerinde duramayış, bir yürek çırpıntısı verir. O zamandan bu zamana tam otuz sene geçti. Kimsenin yüzüne ayna tutmadım. Ama kazara bir ışık, bir ilkbaharda odamdan parlak bir kırlangıç gibi geçiverirse o gün ne ettiğimi bilmem.

Sait Faik ABASIYANIK / Mahalle Kahvesi-Havada Bulut
Hürriyet, 1 Mayıs 1948 (YKY)


10.05.2016

''O Anda Ne Geliyorsa'' Yazısı

    On gündür yazmıyormuşum, son yazım Nisan'ın otuzunda yayımlanmış. Bu benim için fazla bir zaman, hatta yazmadığım şu son dört, beş gündür kendimi bundan sorumlu hissettim ve hatta yazmadığım için kendime tembel gibi yakıştırmalarda bulundum. Ama itiraf edeyim ki sevgili kimsen, bu sadece okuyucuyu kaybetmemek için hissedilen bir şey, yani demem o ki okuyucu gitmesin diye yazdığım hiç olmadı ama, yazmadıkça buradaki kitlenin azalacağını düşünüp bunu kendime dert edindiğim oldu. Yani ey kimsen, galiba seni biraz kullanıyorum... Buranın yazmak ve sesimi duyurmak için iyi bir alan olduğu düşüncesi, buraya yoğunlaşmazsam ileride pişman olacağımı düşündürtüyor... Hadi bu dürüstlüğün hatrına, geçen şu on günü unutup başlayalım...

    Son görüşmemizden bu yana hayatında pek bir şey değişmedi biliyorum. Ama ben sana Nasılsın? demeden edemeyeceğim. Bu öyle bir soru ki; ''Nasıl bir ev?'' sorusuna verdiğimiz kırmızı renkli bir ev cevabı gibi, sorunun sorulduğu kişiden bir vasıflı cevap bekler: Nasılsın? Verilecek yüzlerce, hatta milyonlarca cevap var; his, iletişim, kültür ve diline göre milyonlarca cevap verebilirsin: İyiyim, kötüyüm, hastayım, sağlığım yerinde, özlüyorum, kavuştum, bok gibi hissediyorum, müthiş hissediyorum...

(Arkadaşımın telefonda yüksek sesle konuşmasının getirdiği odaklanamama problemi bittiğinde devam edeceğim... Ah! Tam da bunu yazdığımda telefonu kapattı. Ama durun, bir sigara içip geleceğim.)

    Geldim. Ne önemi varsa... Gölgelerin altında yaşıyorum, belki de uzun zamandır. Belki hepimiz biraz gölgeler ülkesiyiz; politikanın gölgesi altında kendi hikayemizi yazmaya çalışıyor, bir şehirde bir bomba patlayınca tamamen karanlığa gömülüyoruz. Bu öyle bir gölge ki, aşırı güneşten biraz geri durmak adına bir ağacın altına oturmaya ya da bir şapka takmaya benzemiyor. Dört duvar arasına sıkışmış bir bedenin karşısına dikiliyor gölge. Biz biraz kendimiz, biraz da gölgelerin bize hükmettiği kişileriz. Toplumun, ''arkamdan ne derler''in gölgesi altında bir ışık buluyor ve o ışığa vücudun en ihtiyaç duyduğu sıvı gibi sarılıyor, ışığı içiyoruz. Kimse bizi anlamadı, kimse bizi anlamayacak. Aynı kederin altında aynı şarkıları dinleyip tam olarak ne olduğunu dahi bilmediğim bir özlemin peşinde sıkılıyor, seviniyor, uyuyor ve uyanıyoruz. 

Nasılsın? Görünen o ki buraya gelip beni her okuyuşunda karmaşıklaşıyorsun. Öyle ya; karmaşık bir adam sana kendi karmaşıklığından gayrı ne verebilir? Nasılsın? Nasıl? Ne asıl? Ne?..
Hadi bir mum yak göğsünden çıkarıp ve onun ömrün boyunca sönmemesini bekle. Bu eğer mümkünse bana haber ve bu mumu yazıya dök. Hadi mumu elinden tutup parklarda, bahçelerde, gün ışığında ve gece yarısında dolaştır... Bakalım ne diyecek sana? Ne itiraf edecek? Bıktığını ama hala mumlara inandığını konuşacaktır gizlice. Çünkü ben aptalım, siz de aptalsınız. Kimseye ait olmadan, kimsenin de beklediği kişi olmadan, yani demem o ki günlük hayatın özgürlüğü içinde ve birilerinin beklentilerine göre kendini değiştirmeyen o mumu buldum ben. Uzun ve zahmetli bir arayışın sonucuydu bu. Hatta hala uzun ve zahmetlidir zira, insanlar kendilerine benzemediğinizi gördüklerinde sevginizin de yok olduğunu düşünür durur. Belki de Atay kendine bir Olric bularak en doğrusunu yaptı. Şunu demeliyim ki ah! Hiçbir cümle belirmiyor kafamda şu anda! İçkili ve ne söyleyeceğini bilmeyen ama o ana en uyacak kelimeleri doğal akış içerisinde söyleyebilen birinin yüreği gibi çarpıyor kalbim, tam şu an. 

    Hadi çok konuşulan konularda hiç konuşmamayı ve kendinize bir gerçek bulmayı deneyin sessizce. Mümkün mü? Hadi insan ayrımının bu kadar yapıldığı ama insan ayrımının yapılmadığını bu kadar söyleyen bir evren içerisinde, kimselere car car ötmeden kendinize bir sevgi bulun ve besleyin onu. Sosyal medyaya itiraf edilmeyecek bir gerçeklik bulun kendinize hadi. Mümkün mü? Mümkünse ben orada olacağım; gözyaşlarım özlemimdendir. Çünkü doğanın içinde gittikçe nesli tükenen bir hayvan gibiyiz, bizim de neslimizin bir parçası -en önemli parçası- yok oluyor. O parça kutup ayılarını etkileyen somut koşullar gibi değil, o parça saf hayatla aramıza giren tüm kavramların yakıp yıktığı parça, parçamız.

    Hadi şimdi terk et burayı. İş ve güç var, ben düşünebilme lüksüne sahip biriyim de ondan gevezelik yapıyorum. Ama mesela babam şu an çalışıyor ve bana ileride tekrar para gönderecek. Yani en direkt mantıkla konuşacak olursam; blogum olmasını belki biraz da ona borçluyumdur. Hiçbir plan yapmadan yazdığım bu yazı sona ermekte. Sana iyi gün falan dilemiyorum. İyi günü sen kendine dile. Hadi şimdi git...


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...