30.04.2016

Sanat, Dünya ve Karnaval

      Dünya bir festivale, bir karnavala politika ile değil sanatla dönebilir. 

    Yıl iki bin on beşin mart ayını gösterdiğinde, henüz hala Artvin'de okuyordum: Şiirlerin altına döşenen doğa manzarası fotoğraflarının hepsi ve daha fazlasını Karadeniz'in tabiatında rahatlıkla görebilir, yalnızca ev ihtiyaçları için alış-veriş yaptığınızda bile sokaklarda o muhteşem uyumu, doğanın kendisini görebilirsiniz. Ona karşı çıktığınızda hırçınlaşan Hopa sahili, Karadeniz'in balkonu diyebileceğimiz Rize Kalesi, ne zaman doğanın içinde bir tatil tasarlasanız sizi her zaman dört gözle bekleyecek olan Artvin'in Borçka Karagöl'ü ile, şehir insanı olan ben dahi bu coğrafyada yaşamaktan büyük memnuniyet duydum. Lakin tabiatı bu kadar sevip de tabiat gibi olamadığımız ve ''kendiliğinden''i bırakıp, insanlarla aramıza yapay kavramlar soktuğumuz bir gerçek. ''Sen şusun, ben buyum'' dili dünyayı saran bir hastalık olmasına rağmen, onu münferit durumlar dışında yalnızca metropollerde görüyor ve okuyoruz. Oysa benim tanık olduğum şeyler hiç de büyük bir şehrin hudutlarında gerçekleşmedi. Bana bunu yazdıran şey, yazımın başında belirttiğim tarihlerde Artvin'de gördüklerim: Herkes gayet iyi biliyor ki, özellikle üniversitelere, kendi fikrini ve bağlı bulunduğu topluluğu yaymak amacıyla kimi öğrenciler giderler. Onların, okulla çoğu zaman pek bir ilgisi olmayıp, okul sınırları içerisinde bir hakimiyet kurma çabaları ve bu çaba doğrultusunda gerçekleştirdikleri çalışmaları vardır. Sonra -bu her türlü bakış açısına söylenmektedir- ne hikmetse 'eğitimin yerlerde olduğu' eleştirisi de aynı anlayışın dilinden çıkar. Size bu yazımda, rutini hiçbir zaman kapsamayan ve yalnızca ''an''a dahil olan bir gözlemimden bahsedeceğim: 

    Artvin'de okuduğum o bir yıl pek çok açıdan oldukça verimli geçmişti: Oynadığımız ve şehir dışlarına dahi sergilemeye gittiğimiz tiyatro oyunlarından tutun da, ''Dünya Emekçi Kadınlar Günü'' ya da ''Kütüphane Haftası'' gibi önemli yıl dönümlerinde gerçekleştirdiğimiz sahne performanslarına kadar. Büyük şehirlerin aksine, bir gösteri sergilemekle ilgilenen insanlar az olduğu için çoğu zaman aklımıza gelen her şeyi yapabiliyor, kendimizi deneyebiliyorduk: Küçük şehri bu şekilde avantaja çevirmiştim. Yine böyle bir etkinlik planı ve pratiği içerisinde, arkadaşlarımızdan biri ''Yeşilçam'' temalı bir etkinlik düzenlemek istedi: O devrin oyuncularını yine o devrin şarkıları ve sembolleriyle anacağımız bu etkinlik için hepimiz kollarımızı sıvadık. Sesi güzel olduğuna kanaat getirilenler şarkı söyleyecek, daha coşku dolu olanlar sunuculuk ya da irili ufaklı şakalarla eğlenceyi getirecek, tüm bunlardan çekinen arkadaşlar sahneye malzeme ve kostümleri taşıyacak ve diğerleri de ''yardıma ihtiyaç olursa ben de katılmak isterim'' gönüllülüğü ile bu gecede yer alacaktı. Bütün düzenlemeler, en ufak bir aksilik dahi olmadan hayata geçirildi; seyirci şarkıların ruhuna göre halden hale girerken, birazdan sıra kendisine gelecek olan arkadaşlar kuliste heyecanlı bekleyişler içerisindeydiler. 

    Bütün bu ''festival'' havası artık sonlarına geliyordu, gelmişti de! Etkinliğimiz miadını doldurmuş ve sıra teşekkürlere gelmişti. Konuşma yapacak olanların başında, az evvel yaptığım ...üniversitelere, kendi fikrini ve bağlı bulunduğu topluluğu yaymak amacıyla kimi öğrenciler gider tarifine dahil olan bir arkadaş geliyordu, zira provalarda o da vardı ve kimi malzeme ihtiyaçlarını o gidermişti. Yapacağı konuşma sırasında yanında bir başka arkadaş daha vardı; ikisinin yan yana durması bana ateş ile barutu hatırlatmaktaydı. Çünkü birbirleri ile anlaşamazlardı ve geçmişte de türlü münakaşaları olmuştu.

Ancaaak...

    Her gün yapılan provaların kaymağını, sahnede bol alkış ve bol teşekkür ve bol tebessüm ile alınca herkesin öğreti ve disiplininin ne de çabuk yok olabileceğini, aslında bu insanların birbirlerini nasıl da kardeşçe selamlayabileceğini, tüm o tatsızlıkların ne de saniyeler içinde çöpe atılabildiğini gördüm. Birbirlerine selam vermeyen, birbirlerini gördüklerinde yüzlerini başka yöne çeviren bu iki insan, o gece nasıl oldu da güzel bir teşekkürün ardından birbirleri ile kol kola girip ''Bütün dünya buna inansa, bir inansa, hayat bayram olsaaa...'' şarkısını söylediler? Hem de tek mikrofona? Yani seslerinin salona yeterince gidebilmesi için ihtiyaç duydukları aygıtı paylaşarak? Bunu gözlemledim: O kadar çabuk oldu ki her şey. Muhtemeldir; o anlardan hemen sonra tekrar eski hallerine dönüp ''bağlı oldukları düşünce ve topluluğa ihanet etmeme cesareti'' korkaklığını zihinlerine çakmışlardır. Ama o ''an'' ne oldu ey kimsen? Bütün o öğretileri ortadan kaldıran, aslında bir şeyleri kurtarmak üzere okunan, öğrenilen o kavramların hepsinin bir anda önemsizleştiği, geriye sadece insanın kendisinin kaldığı gerçeklik neydi? Ve ne sağladı bunu? 

    Dünya, sevgili kimsen; bir festivale, bir karnavala politika ile değil sanatla dönebilir. 1960'larda blues müzik ile başlayan ve kendini sürekli olarak geliştiren rock müzik ve onun temsilcilerinin çok iyi bildikleri bir şey vardı: İnsanları bir araya getirebiliyor, tek bir sözleriyle herkesi harekete geçirebiliyorlardı. İşte sanatla harekete geçen, sanatla tek bir çatı altında toplanan insanların bildikleri ve hissettikleri bir şey vardır. Hadi gelin, size onu da açıklıyorum:

    Politikanın ince ve riyakar duvarı, sizi anında kapı dışarı edebilir ve siz bağlı bulunduğunuz topluluğun getirdiği anlayışa karşı bireysel yorumlarınızı asla dile getiremezsiniz. Ve siz bunu sorgulamadıkça bu sinmişlik hali benliğinize öyle sokulur ki, artık bunu savunur hale gelirsiniz. Kemal Tahir okuduğum zaman bana tuhaf bakan solcu çocuklardan bıktığım gibi, çok sıkı bir Nâzım sevdalısı ve okuyucusu olmamla bir başka grubun tuhaf bakışlarına ''nail olmak''tan da bezdim. Ama sanatın hiçbir disiplini sizi bu çirkin ve insanı -en azından beni- kendisinden tiksindiren bakış açısıyla karşılamaz. 

    Dünya, sevgili kimsen; bir festivale, bir karnavala politika ile değil sanatla dönebilir, çünkü duygular bize öğretilenlerden daha büyüktür! Çünkü duygular, başkalarının değil, kendimizin öğretileridir!



26.04.2016

Benim Ateşli Hallerim

    Bir gün kalp duracak. Bir çocuğun büyüyüp de çocukluğunu geride bırakması gibi bitecek her şey. Bir salıncağın artık rüzgarlara pas vermemesi, bir martının artık vapurların yanında uçmayan kanatsızlığı... Bir gitarın çalmaması, bir şiirin okunmaması gibi, bir gün bu kalp de duracak. Hiç beklemediğim bir anda patlayacak bu kalp, bu el bombası! 
Büyük dağlara uzanan gözümün içinden bir çift el, o dağlardaki ağaçların meyvelerini topluyor şimdi. Hiçbir duvarın durduramadığı o rüzgar şimdi benim! Şimdi benim o fütursuz, benim o uslanmayan, ben sahibim o ateşli var oluşa... Ama bir gün kum saatini ters çeviremeyeceğim, başlatmak için bir düğmeye sahip olmayan o kronometre duracak bir gün; doğuramayacağım ruhumdan bir çocuk, bedenim bitince.
Ama;
    Ruhum... Savunduğum her şey... Kimselere söylemediğim o en büyük düş; düşlerin düşü... O ateş... Benden öncekilerin yanıp da kaçmadığı, şimdi benim de yanıp kaçmadığım ve benden sonrakilerin de yandıkları halde kaçmayacakları o ateş... Kalacak! Ve ben kalbimi, tıpkı tüm ateşli ruhlar gibi o yangına atacağım... O yangının içinde yaşamaya devam edeceğim. Mert, ''Mert''i yazacak ve ''işi'' bittikten sonra duracak kalbi; ama yaşam, o büyük usta! O büyük el! O ustaların ustası! Beni de içine almayı bilecek ve ateşli ruhlar ormanına çekileceğim. Bir gün bu kalp duracak ama, kalp asla durmayacak...


Hayat Üzerine Bir Gerçeklik Takıntısı

    Hayatı gerçekten deneyimlemek istiyorum. Tabiat ve sanatla arama giren tüm pahalı eşyaların üzerine benzin döküp onları yakmak ve küllerinin üzerinden geçerek hayatın kendisine ulaşmak istiyordum! Çünkü duvarlar vardı aramızda, belki hala görmediğim, farkında varamadığım onlarcası daha pusuda hazır ve nazırlar!

    Bozkırın ortasında kalmak, motosiklete binip çocuk olmak, ağız dolusu gülmek ve aynı ağzımı bıçağın bile açamayacağı kadar derinlere, sessizliğe gitmek istiyorum! Ama bunu yapabileceğim bir dostum var mı? Daha doğrusu tek başıma mı deneyimlemek istiyorum bunu? Başkalarının beni anlamasını beklersem çürür giderim, biliyorum bunu. Peki ama insan çevresiyle insansa ve beni mutlu kılan her şeyin nedeni çevrem ise, ne kadar uzak kalabilirim ki onlardan? Hem böyle bir şey istemiyorum ki! Filozoflarınki gibi aptalca, ''parası ödenmiş'' ve kendilerinin bile o kadar da meraklısı olmadıkları bir yalnızlık, saçmalığın daniskası! İnsanların arasında olmak ve onlarla hep beraber bir şeyler yapabilmekten haz azan bir tabiatım var, çünkü defalarca deneyimledim, hep beraber bir şey yapmanın getirdiği o müthiş duyguyu. Evet, -bazı- filozofların canı cehenneme gitsin! Çünkü insan gün geçtikçe anlıyor ki, onlar da seni bir yerden sonra kandırıyorlar. Sanatçılar ve bilim insanları kalsın geriye. 

24.04.2016

Bir Başyapıt: Susuz Yaz

    Susuz Yaz, (1963) yönetmenliğini Metin Erksan'ın yaptığı bir Türk filmidir. Filmden bir yıl önce, Necati Cumalı'nın yazdığı ve aynı adı taşıyan hikayesinden uyarlayıp yazmıştır. Hülya Koçyiğit'in ilk filmi olma özelliğini taşımakla beraber baş rollerini kendisi ile Erol Taş paylaşır.

Yazının devamı filmin konusunu içermektedir.

    Film, kendi arazisinden çıkan suyu artık çevredeki köylülerle paylaşmayı kabul etmeyen ve bu maksatla suyun yolunu kapayan Osman Ağa'ya (Erol Taş) karşı çıkan köylülerle başlar. Karşılıklı münakaşalarla başlayan bu mücadeleyi köylüler bir süre sonra mahkemeye taşırlar. Mahkemenin aldığı karar; kesin bir sonuca varılana kadar suyun açılmasıdır. Ancak bu mutluluk uzun sürmez, zira mahkeme heyeti netice itibariyle suyun Osman Ağa'ya ait olduğunu belirtir. Ağa, bunun üzerine suyun önünü tekrar kapatır ve -hatırladığım kadarıyla- şöyle der: ''Geceleri açarım, siz de işinizi görürsünüz.''
Fakat köylüler bu karardan elbette memnun kalmazlar. Karşılık olarak, Osman Ağa'nın köpeğini -Karabaş- öldürürler. Bu çatışma karşılıklı olarak sürerken, Ağa havaya açtığı bir ateş sonucunda köylülerden birinin hayatına kast eder ancak, kardeşi Hasan'a (Ulvi Doğan) 'bu işi kendisinin üstlenmesinin daha kârlı olduğunu, çünkü genç olduğunu ve erkenden salınacağını' buyurur. Bunun üzerine köylüyü öldürenin Hasan olduğu söylenir ve sekiz yıl yer...

İçerik burada sona ermiştir.

    Filmin konusu daha kapsamlı olmakla birlikte hepsini anlatmayacağım. İzmir'in Bademler köyünde çekilen Susuz Yaz, toplumsallığı barındıran bir filmdir. 60 sonrası Türk romanında ezen-ezilen ilişkisi politik terimlerle (kapitalist, solcu vb.) anlatılırken, 1960 darbesi evveli Türk romanında bu ilişki ''Toprak sahibi ile fakir köylü'' türünde anlatılarla gerçekleştirilmiştir. Buna Yahya Kemal, Fakir Baykurt, Orhan Kemal romanları en büyük örneklerdir. Necati Cumalı'nın bu yapıtı her ne kadar 1962 senesinde yazılmış olsa bile, onda da karakterler köylü, halk, ağa üzerinedir. Filme dönersek; sansür tecrübesi de yaşayan Susuz Yaz bu nedenle ilk gösterimini 1964'te  Berlin Film Festivali'nde yapmış ve festivalin büyük ödülü Altın Ayı'yı kazanmıştır.

Filmden çarpıcı bir replikle sonlandıralım:
Su toprağın kanıdır Osman Ağa! Sen bizim kanımızı kesmek istiyon! 


23.04.2016

Kısa Bir Konuşma

Dostların eğer seni yargılıyor, senin tutku ve merak hızını yavaşlatıyor, buna bilmeden engel oluyorlarsa, artık onlar dost değil, sadece sana gözle görülür zararlar vermeyen herhangi insanlardır.

Onların yanında kalıp, onlardan etkilenerek kendi tutku ve merakını bir köşeye atabilir, tercihini bundan yana kullanabilirsin. Ama tutku ve merak yolculuğuyla ilgileniyorsan, yalnızlıkla da arkadaş olmalısın.


22.04.2016

Bütün Hallerimin Kaynağı Üzerine

    Zafer çığlıkları atmıyor düşüncelerim, sakinim. Böbürlenme tuzağına düşmemek için sakin olmalı, kalmalıyım. 
İnsanların birbirlerini yargılamaları, hiçbir şey yapmayıp yalnızca oturmaları ve kendini gerçekleştirme konuları üzerine düşündüklerim malum; genellikle bir şeyi reddediyor, bir şeye karşı çıkıyor ya da yeni bir şey atıyorum ortaya. İşte tüm bu ''bir şey''lerle yaşıyor, kızıyor, seviniyor ve daha türlü türlü tepkiler veriyorken hayata ve insana; kendimi, tavrımı, perspektifimi sorguladığım da oldu. Zira her fikir beni daha da yalnızlaştırdı, ilişkilerimde daha problemli hale gelip, daha da anlaşılmaz oldum. Acaba dedim, ters giden onlar değil de ben miyim?
İleride fark edecektim; sosyal uyumu sağlayamamak sadece ''ben''den kaynaklı bir sorun olmayabilirmiş, ileride yine tereddütlerde kalacağım biliyorum fakat, ters gidenin çoğunlukla ''ben'' olmadığını öğrenmeye başladım.
    Mesela insanları yargılamak, yargılayıp hiçbir şey yapmamak, bir sıcak yaz öğleninde bir kafede oturup, tam olarak nasıl giderileceği bilinmeyen bir can sıkıntısı ve eve dönememe üşengeçliği ile birilerini yargılayan ve kendi bilinmezinden gayrısını görmeyen insanlar... Artık o eşiği geçiyorum bu kimselere karşı; onlara bel bağlamayı...
Sosyal medyaya dair de bir emsal verebilirim; yakın geçmişte şöyle yazmıştım: ''Duygularımızı internete saçmak, fevkalade bir rahatlık halidir.'' Zira bir abeceden ve dijitalden ibaret olan tüm ''boşalmalar'' sorunun giderileceği yerin -yani gerçek mekanların- adresini değiştirip, gittikçe edilgen olduğumuz dijital dünyaya taşıyor: gerçekleşemiyoruz!

    Hep ve hep ters giden bir şeyler sezmiştim kendimde. Hala da bulabilmiş, çözümleyebilmiş değilim bu ''bir şeyler''i. İnsanlarda da çok şey sezmiştim: ters giden şeyleri. Lakin kendi muammalarımın aksine, onlarda ters gidenin ne olduğunu görebiliyordum: gerçek, sahici olamıyorlardı. Üstelik ben bu hususta bir şeyler anlatıp kendimi yırtsam bile yine de hiçbir kıvılcım göremiyordum onlarda. (Ben de aynı tuzağa bir vakitler düştüm elbette.)
Yine de; zaten hareketli ve ateşli olan beni tam anlamıyla harekete geçirecek bir şeyler arıyordum: bir kitap, bir roman, bir röportaj, bir insan...
''Aradığımı buldum'' demek, benim gibi biri için fazla ''narin'' bir yorum olur, ancak o anlatıyı yakaladım, psikiyatri üzerine hiçbir şey okumamama rağmen, düşündüğüm o makul, mantıklı ''şeyleri'', bir psikiyatri profesörü de söylüyordu: 

...İnsanları edilgenleştirici bir yanı var. Orası bir dertleşme, çilehane haline getirilip, asıl sorumluluktan ve eylemden kaçınılabiliyor. Bazıları tweet atmakla topluma karşı üzerine düşeni yaptığını sanıyor.*

    Arayışta ve bu maksatla ''yolda'' olan bir insanım. Sevginin cinsiyeti olduğuna inanmıyorum: üstelik bunun için düşünmem, okumam, tespit etmem de gerekmedi. Zaten hudutsuzdum toplumun yargılayıcı olduğu pek çok konuda: alkol, cinsellik gibi... Ama onların hudutsuz oldukları konularda da ben yargılayıcıydım: alış-veriş manyaklığı, dedikodu ve buna benzer aşırılıklar gibi...
Bunu neden anlattım? 
Doğup da bilincimi elime aldığım andan beri tabiatımda var olan ''bir şey'' var: sevgi, barış, anlayış... Ne biseksüel bir kadını sevmekten çekindim, ne de tercihlerini alışılmışın dışında bir yerden seçen insanlarla ahbap olmaktan. Üzerine konuşulacak konular değildi bunlar. Hatta, tıpkı bir politikacı gibi çıkıp ''Ben ayrım yapmam.'' ile başlayarak yalanlar, kendisinin bile içselleştirmediği laflar edenlere hep sahtekar gözüyle baktım zira, bazı şeylerin üzerine konuşulmaz. Konuşmamak, konuşmaktır bazen... 

    Bu cümleyle felsefe sapağına girdiysem de oradan çıkıp, ''düz yol''a dönüyorum...
Anlamanın huzurunu, ferahlatıcılığını tattın mı hiç ey kimsen? Tereddütü birçok gece yaşayıp, nihayetinde biraz olsun hak ettiğin bir anlatıya rastladın mı yaşamla alakadar? Kendimle ilgili ''şeylerin'' çoğunun farkına varamıyorum: neden, niçin, nasıl... Ama çevremde olup bitenleri kavramaya başlıyorum. Bu kavrayış bir yanılgı mı, diye düşündüğüm çok oldu ama görüyor, görmeye başlıyorum ki, o kadar da haksız değilmişim. Zira şartlanmalarla yapılan çıkarımların farkına varalı çok zaman oldu, bunu reddedeli de! Beynin şartlanmışlıkla düşünmesini fark etmiştim lise yıllarında ve dolayısıyla böyle bir beynin ''yanılgı'' avcısı için en kolay yem olduğunu.
    Sonra Jiddu Krishnamurti çıktı karşıma ve ''Who am I?'' dediğini duydum. Bu durumu, onu okumadan fark edip, sonra da bu düşünceye kimseyi okumadan varmanın -nedenini bilmediğim- heyecanını yaşamıştım; şimdi de böyle oldu! O alıntıladığım yazı -ve röportajın tamamı- üzerine şimdi de böyle oldu! Ama bunca boşlukta, bunca kimliksiz bir toplumun rutinine girince istemesem de ve bundan korksam da belki ben de tüm bu yazdıklarımı unutacak, kalıplaşacağım. Ah! İstemiyorum bu yazdıklarımın ruhumun ücralarına kaçmasını. Bırakmamalıyım onları. Onlar, arka sıralara gitmemeli! 
    Kapitalizmin dahi paldır küldür girdiği ülkemde, rutinde nasıl kaybolmayacağımı, tüm bu anlatıları hayatıma katarak nasıl yaşayacağımı biliyor muyum? Ama yazımın başında da belirttiğim gibi; zafer çığlıkları atmıyor düşüncelerim, sakinim. Böbürlenme tuzağına düşmemeliyim. 

Çünkü tek bir hayat, tek bir gerçek var benim gözümde.
Tek bir gerçek;
Tek bir hayat...

(Yazıyı yazarken güzel bir şeyler karaladığımı düşünmüştüm. Ama şimdi okurken pek de bir şeye benzetemedim.)


____________________________________________________________________________

20.04.2016

Gitarın En Bozuk Akoru

Ben 
       gitarın 
                  en 
                      bozuk 
                                akoruyum,
En bozuk, en rahatsız edici akoru. 
Bu, ömrüm boyunca böyle sürüp gidecek biliyorum. 
Hayatımın son anına dek, 
En orantısız akor olarak yaşayacağım 
Ama memnunum bundan; 
Tabiatımda var olan tüm bu ‘’huzursuzluk’’lardan sonra 
Benden nasıl normal bir akor olmam beklenirdi ki? 
Ve değil midir ki 
                           en rahatsız edici 
                                                     akordur 
                                                                  hala 
                                                                        keşfedilememiş? 
Ve değil midir ki, insanları uyutan akorların tam tersi bir işlevi görür bu bozuk
Ben en bozuk akoruyum gitarın, bu böyle sürecek; 
Ta ki, ta ki gitarrr, kırılana dek…

12.04.2016

Büyük Kadın; Oriana Fallaci ve ''Doğmamış Çocuğa Mektup''


    Doğmamış Çocuğa Mektup İtalyan yazar, gazeteci Oriana Fallaci'nin en bilinen eserlerinden biridir. Kuzey yayınlarından okuduğum romanın fotoğrafta gördüğünüz baskısı üçüncü baskı olup 1987 yılında yayımlanmış. Ama gelin önce biraz yazarı tanıyalım:
1929 yılında Floransa'da doğan Oriana Fallaci henüz dokuz yaşındayken kısa öyküler yazmaya başlar, on yedi yaşında gazeteciliğe adım atar, Floransa Üniversitesi'ne devam eder. Yazı yazma deneyimi ile ilgili şu sözleri söylemiştir: 

İlk defa yazı makinasının karşısına geçtiğimde, damla damla ortaya çıkan ve beyaz kağıdın üstünde kalan kelimelere aşık oldum… Her damla, eğer sözle söylenmiş olsalardı uçup gideceklerdi. Fakat kağıt üzerindeki kelimeler, iyi de olsalar kötü de olsalar, sabitlenmişlerdi.

    Pek çok ülke lideriyle yaptığı röportajla da gündeme gelir, zira röportajları genellikle olaylı olur. Ayetullah Humeyni ile röportaj yapan tek kişi oldu. Bu görüşme tam 6 saat sürdü. Görüşmenin ortasında kızgınlıkla çarşafını çıkarıp Humeyni’nin suratına fırlatması hatırlanmaya değer bir olaydır.*

    Savaş muhabiri olarak, çağımızın önde gelen anlaşmazlıklarına değindi. Macaristan ayaklanmasını aktardığı için tutuklandı. 7 senesini Kuzey ve Güney Vietnamda geçirdi, sonunda Güney Vietnam’dan sınır dışı edildi.*

    Fallaci, 2006 yılında kanser tedavisi görür ve yetmiş altı yaşında, Floransa'da hayata gözlerini yumar. Geriye, Penelope Savaşta, Güneş Batarsa, Bırak Öyle Kalsın, Hiçbir Şey gibi eserler bırakır. Bu güzel ve hayatında tehlikenin eksik olmadığı kadının Doğmamış Çocuğa Mektup'una gelecek olursak; eser şu cümlelerle başlıyor: ''Dün gece var olduğunu bildim; hiçyokluktan kaçıp kurtulmuş bir dirim damlası.'' 
    Anlaşılacağı üzere ''mektup'', hamile olduğunu yeni öğrenen bir kadının bu konudaki hisleriyle başlıyor. Daha sonra sürekli olarak ''çocuk'' adıyla hitap ettiği karnındaki o dirim damlasına yaşam hakkındaki fikirlerini anlatmaya koyuluyor: yalanlar, varsıl-yoksul çatışması, ilişkiler, erkek ve kadınlar... Hamile olduğu öğrenilen bu bekar kadına karşı bakışların değiştiğini de bir feminist olarak esere eklemekten geri kalmıyor Fallaci. Yapıtın sonunu söylemeyeceğim, ama çocuğuyla olan konuşmalarını ve özellikle son sayfaları okurken nefes nefese kalmış olabilirim :) Çevirisini Pınar Kür'ün yaptığı mektup oldukça anlaşılır bir dilde karşımıza çıkarken, söyledikleri, karmaşık olmayan cümlelerinin aksine oldukça derin, hatta romanın tesirlerinden biri şu oldu: Son sayfalarda hiçyokluktan bahsediyordu ve ölümden korkan ben ''anne ve babam beni meydana getirmeyebilirlerdi, hatta tek bir küçük fizyolojik fark bile 'ben' yerine bir başkasının doğmasına neden olabilirdi, yalnızca hiçyokluk yok oldu ve ben varım. Ama olmayabilirdim de, belki bir şeylerden geri durmamam için bir sebep daha buldum işte!'' gibi düşüncelere dalıp yürümeye başladım. Kitaptan kısa kısa birkaç alıntıyla devam edip sonlandırıyorum. Bu arada, Beyoğlu'nda altı liraya aldım kitabı, çok pahalı değil yani...

Sevgiye inanmadığın doğru değil, anne. Tersine öylesine çok inanıyorsun ki, çevrendeki sevgi azlığından ve bu azıcık sevginin bile hiçbir zaman eksiksiz olamadığından deli gibi acı duyuyorsun.

∞ 

Yaşamın çağrısına kulak tıkayamayacak kadar çok seviyorsun yaşamayı. Çağrı geldiğinde, tıpkı Jack London'un kurt olmak için, o uluyarak kurtların peşinden giden köpeği gibi, uyacaksın çağrıya.

∞ 

Çalışmanın gerekliliğinden, çalışmanın yaşam sevinci verdiğinden, çalışmanın onurundan çok söz açacaklar sana. İnanma. O da yalan.

Düş kırıklığına, öfkeye boyun eğdin mi, yoksa güçlü bir ağaç gibi dimdik mi kaldın? Mutluluk, özgürlük, iyilik, sevgi gibi şeylerin var olduğunu öğrendin mi?

Seni o kavanozun içinde bırakamam. Sana daha onurlu bir yer bulmam gerek; ama nerde? Belki bir manolya ağacının dibine. Oysa manolya da uzaklarda. Benim çocukluğumun geçmişinde kalmış o ağaç.

Yaşam var dediğimde üşümem geçiyor, uyuşukluğum geçiyor, yaşamın ta kendisiymişim gibi duyuyorum kendimi.

_____________________________________________________________________________

10.04.2016

İnsan aşkı bırakınca yaşlanırmış

Ölüm hiçbir zaman senin anlamlı olmanı beklemez. Anlamı sen yaratmak zorundasın.

    Nasılsınız? Hayatınız nasıl gidiyor? Bir iyi bir kötü hissedip neticede elinize geçen ve aldığınız karar nedir? O kararı ne kadar uygulayabiliyorsunuz? O kararı hayata geçirmek isteyip sizin gibi düşünen insanlara anlattığınızda tüm o sözler, ''yapalım''lar masalarda mı kalıyor? Masadaki çay bardağında, küllükte ama hiçbir zaman insanda değil? 
Dün gece sınavların bitmesiyle okuyacağım kitap ve romanlara ve yapmak istediğim etkinliklere tekrar girişeceğim için bir heyecanla yürürken sokaklarda, tamamen doğru olmasa da kısmen doğru olan bir şeyi yine hissettim: karnaval... Karnavalda yaşıyormuş gibi hissediyorum bazen; hele, hele iki gün önce sınavdan çıkıp giderken yanından geçtiğim üniversitemizin amfisine baktığım zaman... Üzerine güneş yiyen, etrafı çimen ve ağaçlarla kaplı ve kocaman bir daire şeklinde olan ve insanların oturup izlemesi için üst üste yapılmış taşları içeren amfiye...
    Bir elinizde gri ve onun tonları olsun, bir elinizde de sevdiğiniz tüm renkler ve onların tonları... Ve bir duvarı boyayacaksınız diyelim; sizin için ''bomboş'' bir görüntüyü ifade eden renkteki bir duvarı. İki şeye sahipsiniz ve de: ''sırası değil'' ile denemek eylemine. İlki pek de kendi iradenizin bir eylemi değilken, yani onu yalnızca ''denememek'' olarak adlandırabilirken, ikincisi tamamen sizin kararınız. Ve tüm ''sırası değil''lerde duvarı, gri ve onun tonları ile boyuyorsunuz. Her ertelemede, her yataktan kalkamayışta, her ''sonraya atmalar''da duvara, adeta hapishanedeki bir mahkumun çentik atması gibi, griyi atıyorsunuz. Griyi atıyor ve belli aralıklarla duvara bakıp, onun ne kadar da gri (renksiz) olduğunu fark ediyorsunuz. Halbuki fırça da boya da, o boyayı tutan el de sizin elinizdeymiş meğer, fark ediyorsunuz. Dışarıdan, o sevdiğiniz renklere de griliği katmak isteyen eller var olsa ve hatta en sevdiğiniz renkler canlılıklarını biraz olsun yitirse bile önünüzdeki duvarın sizin hayatınız ve renkleri tutan ellerin, sizin elleriniz olduğunu anlıyorsunuz. 
    Tüm ömrün sevdiğiniz renklerle geçmeyeceğini, geçemeyeceğini, çünkü grinin de kimi zamanlar söz sahibi olduğunu görüyorsunuz. Peki, diyorsunuz. Peki bunu kabul ediyorum, renklerimin söz sahibi olması gibi, gri de kendinden bir şeyler katacak o duvara, bazen sorumlusu benim, bazen başkaları. Ama gri konuşmaya başladığında bile yapabileceğim bir şey var ve bunu yapmayı tercih ediyorum: renklerimi korumak, onları daha da renklendirmek ve hatta yeni renkler katmak. Çünkü ellerim kesildiği zaman griden de, kendi renklerimden de ayrılmış olacağım, o halde neden renk tonlarımı zorlamıyorum?

    Dün akşam barda birkaç arkadaşla otururken, hepimiz birbirimize hararetli bir şekilde bir şeyler anlatmaya kalkıştık. Hepimizin birbirinden farklı yolları, tercihleri ve gerçekliği vardı ama temelinde hepimiz aynı amaca hizmet ediyorduk: Kendi sanatımızı yaşamak isteğine. Bazen öfkelendik tanık olduklarımıza, bazen heyecan duyduk hayalini kurduklarımıza. Herkes birbirine yapmak istediklerini anlatırken, dinleyenler de ellerinden ne geliyorsa, kendi kabiliyet ve becerilerinin etki edebileceği düzeyde anlatana yardımcı olacağı konuları söylüyor, neticede; sonraki günler toplantılar yapmak için ayarlamalar başlıyordu. 
    Coğrafya insanın kaderidir; beni doğudan ya da savaşın, cinayetlerin olduğu yerlerden okuyanlarınız varsa, hayatın ''batı''dan oluşmadığını biliyorum dostlarım ama ben, biz de buradayız işte ve hayallerimizin peşinden koşmayı deneyimlemek istiyoruz. Of o kadar çok şey var ki aklımda! Ve bunları doğru zaman ve mekanda gerçekleştirmek için o kadar lazım ki bana soğukkanlılık! Ve sana da, ona da, size de, hepimize de! Okulun o açık alandaki amfisinde sazımızı, sözümüzü alıp doğaçlama olarak ya da bir plana bağlı kalarak oynamak, sergilemek... Kimseyi ötekileştirmeden, tükürerek yüzüne politika kavramının, açarak kollarımızı sanata, insana, sevgiye... 

''Çünkü insan, aşkı bırakınca yaşlanır.'' diyor... Doğru diyor... 





4.04.2016

Şiirselliğin Yanlışı Üzerine

Bize bugüne kadar hep Savaş! Pes Etme! Hayallerinin peşinden koş! gibi şeyler söylendi. Günlük hayatın rutinine, bu sözler o kadar şiirsel geldi ki, hiçbirimiz tam olarak neyle, nasıl ve niçin savaşacağımızı; neden, neye karşı, nasıl pes etmeyeceğimizi anlamadık. Zihnimiz öyle bir dolu ki tüm bu teknoloji çağının estetize etmeleriyle!
Bir hayalin peşinden koşmak için, gerekirse tabak silecek, bir süre çöp toplayacaktık belki. Ama biz işin şiirselliğine daldık, daldırıldık. Çünkü daldıranlar da işin aslını bilemedi ki! Mücadele etmenin, şiirlere ve filmlere konu olmayan kısmı aklımızdan uçup gitmişti; çalışmak. 
Boktan bir işte de çalışsak vazgeçmemek, savaşmak, pes etmemek! Hayallerinin peşinden koşmak için bazen uykusuz, kederli, yalnız kalmak... 
Bütün bunlar bize şiirsel bir dille verildi ve biz o şiirsel dünyadan memnunuz. Ama yetti artık! Kendimizi kandırarak nereye varacağız? Sosyal medya hesaplarımızda bir beğeniye daha mı? 
Kendin çiz! Hata yapmaktan korkma! Dene! Ak. Akışa, suyun akışına girmek için çabala... 
Şairlerin bazıları ve estetize etme ustaları, size bu işin şairane kısmından göründüler. Ben, kayalıklardan anlayan adam! Size bok çukurundan görünüyorum! Pis olduğum için mi? Hayır. Şiiri şiirin dışında da görmeniz için... Pes etmemek, savaşmak, enjekte edilen bir şairane sözle, müzikle olacak iş değil, bu yeterli değil. Gerçekten görmek istiyorsan, tüm bunlara -estetize eden şeylere- kendini kapa ve başla! Nasıl, nereden, niçin başlayacağını sen bileceksin....

20 Kasım 2015 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...