29.02.2016

Şablonlara Sıkışan ''Genç Edebiyat''

    Yine yazmak için elimde pek malzeme olmayan bir ''an''la karşınızdayım. En yakın arkadaşım olan defterimden buraya aktarıyorum kimi zaman, fakat kimi zaman da ''an''da çıkanı göze alıyorum...
Biliyor musunuz; ben genellikle eleştiriyor, karşı çıkıyor, aptalca buluyorum çoğu şeyi. Ama bir yandan ben de o aptallığın içerisindeyim gibi geliyor, öyle de zaten. Şahsen alınmayın bu sözlere, bire bir herhangi bir ithamda bulunmuyorum.
Ancak konu şu ki, edebiyat dergilerinin içeriğinden sıkılan bir ben mi varım? Okuduğum üniversite bünyesinde dahil olmak üzere takip ettiğim çokça fikir, sanat dergisi ve fanzini var. Bu malzemenin bolluğundan şikayetçi değilim, bırakın insanlar akıllarına estiği gibi dergi, fanzin çıkarsınlar, şu ya da bu ismi versinler.
Fakat içeriği ''İkinci Yeni'nin kavuşulamamış aşkları'' olan ve bu atmosferle hareket eden dergilerden sıkıldım.
    Bir ara, bir sevgi göstergesi olarak ''Çay içme'' eylemi sarmıştı her yanı. İşte ''Çay içelim diyorum, seni sevdiğimi nasıl anlamazsın'' cinsinden sözlerin hakim olduğu bir yazın dünyasıyla karşı karşıyaydık. Ben bu klişe olmuş şeyi hem sevdim, hem de doğru bulmuyorum.
Şöyle ki, bir yazı, bir içerik; yeteri kadar düşünsel olmasa bile bizi bir araya getirebiliyorsa -çay örneğinden söz ediyorum- ben bunu olumlu bir şey olarak karşılarım. Evet, nice akımı araştırıp, kendi sanatında mühim değişiklikler gerçekleştiren nice sanatçıların ''kaderlerini'' okuduktan sonra, daha bir düşünsel üretim bekliyorum. Sonra günümüz dünyasına dönüp birazcık sığ olan edebî dile bakınca tatmin olmuyor, heyecanlanmıyorum. Ama madem bu sığ dil bizi bir araya getirebiliyor, o zaman onu seviyorum. Fakat bunun bir yandan da şöyle bir tehlikesi var; artık derginizin atmosferi de, siz de tamamen ''Çay''a dönüşmüş oluyorsunuz. Bu sıra ''Dada Manifestoları'' kitabıyla haşır neşirim; kimine göre aykırı kimine göre yenilikçi olan bu akım ve bu akımın öncüleri gerçekten deneysel bir şey yapmış ve bir sarsıntı yaratmışlardır;

Bir kişi sonsuz mutluluğa nasıl ulaşır? dada diyerek... Nasıl meşhur olunur? dada diyerek. Soylu bir tavırla ve görgülü bir incelikle... Delirene kadar dada... Farkındalığını kaybedene kadar dada... Gazetecilik kokusu, solucan kokusu olan her şeyden, iyi ve doğru olandan, parıltılı, etik, Avrupai ve zayıf olan nasıl kurtulunabilir? Dada diyerek... Dada dünyanın ruhu, dada tefeci dükkanı, dada dünyanın en iyi beyaz sabunu... Dada Goethe, dada Stendhal, dada Dalai Lama, Buddha, İncil ve Nietzsche dada...
Başkalarının uydurduğu kelimeleri istemiyorum. Bütün kelimeler başka insanların uydurması. Ben kendi şeylerimi, kendi ritmimi, kendi sesli ve sessiz harflerimi istiyorum, ritmi ve kendim olan her şeyi eleştirmek için.


    Bu alıntı, size bahsettiğim ''sarsıntının'' çok küçük bir kısmından ibaret. Fakat demek istediğim asıl şey hala aynı; ''Takıldım bir işin peşine, öyle gidiyorum'' anlayışı, sanatta ve hayatta deneysellikten uzak olmak, bir şablon tutturup sürekli oradan yola çıkmak bana ve sanıyorum ki daha pek çok okura sıkıcı gelmeye çoktan başladı bile. Bu dergiler de kendilerini farklı şeyler denemeye açmadıklarına göre ne yapılabilir?
Sergi aç, resim çiz, flüt çal... Parmaklarınız twitter'da körelmesin aşağı ine ine. Bu farklı şeyleri denemek, dergi mecrasını bir deneysel alan olarak da kullanmak emin olun çok zevkli bir şey.

Oğuz Atay şöyle demiş; ''Batılı inceler, biz severiz.''*
Ama bence artık bizim de incelememiz, -dergiler için konuşuyorum- farklı şeyleri denememiz gerekiyor...

( Diyebilirsiniz ki bu kadar eleştiriyorsun da sen ne yapıyorsun? Ben aylardır bir derginin ekibinde çalışıyor, o dergiye farklı içerikler koyuyor, deniyorum.)
_______________________________________________________________

*Murat Gülsoy'un ''BÜYÜBOZUMU: YARATICI YAZARLIK'' kitabından alıntılanmıştır.

27.02.2016

Powerpoint Eleştirel Düşünceyi Nasıl Öldürüyor?

(Andrew Smith)1

Çeviri: Didem Gamze Dinç
 Düzelti: Tarık Dinç

     Hayatım boyunca dinlemiş olduğum en iyi dersi hâla hatırlarım. Üniversitedeki ilk dönemimde İngilizce ve felsefe bölümlerinin ortaklaşa verdiği dizinin bir parçasıydı. Konunun Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’i olduğu düşünüldüğünde, bunun o gece Hristiyan alemindeki en sıkıcı etkinlik olması beklenir. Ama değildi. Dersi veren Thomas Baldwin’in şaşırtıcı biçimde yalın bir üslubu vardı. Bize bakarak tahtaya bir cümle yazıyor ve bir an ruh çağıran medyum gibi o cümleye bakıyordu. Sonra dönüp gülümsüyor ve açıklamaya başlıyordu.
     Baldwin derslikte dolaşıyordu ama yavaşça. İkinci nefes kesici cümleye kadar olan yolunu bir şekilde bulmadan önce zaman zaman tamamen duruyor, yitip gitmiş gibi görünüyor, bir anda bütün dünyanın mantığı mevzubahis gibi gözüküyordu. Bir keresinde eli alnında o kadar uzun süre bekledi ki az kalsın doktor çağırıyorduk. Öylesine odaklanıyordu, öylesine vardı ki neredeyse zihninin hareketini ve onun aracılığıyla kendinizinkini hissedebiliyordunuz. Bir saatlik bir söylevde daha az sözcük hiç söylenmiş midir bilmiyorum ve buna rağmen sonrasında heyecanlı heyecanlı konuşup bara doğru yol alırdık. Bugüne değin ne zaman keyfim kaçsa Baldwin’in ıstıraptan bulantıya mantıksal geçiş açıklamasını hatırlarım ve kendimi her daim daha iyi hissederim.
     Geçenlerde Radyo 4’te İngiliz üniversitelerindeki ders verme standartlarıyla ilgili bir tartışma programını dinlerken Baldwin’in konuşması aklıma geldi. Üniversitede okuyan iki çocuğum var ve dinledikleri dersleri faydasız görüyorlar. Bu yüzden eğitim bakanı Jo Johnson’ın söz konusu alandaki kalitenin ‘’oldukça değişken’’ olduğuna dair kanısı bana pek şaşırtıcı gelmedi. Dahası halka açık günlerdeki demolarda da normalde hoşuma gitmesi gereken şeylerde ölesiye sıkıldım ve aynı deneyimi yaşadım. Dolayısıyla kızım bana bu durumu bozan bir istisnadan bahsedince ilk sorum şu oldu:
‘’Dersi anlatan kişi PowerPoint kullandı mı?’’
‘’Hayır, sadece konuştu.’’
     
     PowerPoint kullanımı o kadar yaygın ki Lotte aradaki bağlantıyı anlamamıştı. Oysa dinlediğim dersler Microsoft’un müthiş başarılı ‘’sunum’’ programının, derin düşüncenin sadece düşmanı değil, aynı zamanda onu yok edici bir şey olduğuna ve en hevesli dinleyiciyi bile uyutmak için bilimsel olarak tasarlanmış olabileceğine dair içimde şüpheye yer bırakmamıştı. Bunun neden böyle olduğunu araştırdıkça uyuşturucu etkisini her yerde görmeye başladım.
     Bir anlığına öğretim etkinliğini düşünelim. PP (PowerPoint) savunucuları PP’nin heyecanlı konuşmacıları cesaretlendirdiğini ve herkese bilgiyi sıralı bir şekilde sunduğunu iddia ederler. Bir bakıma her iki önerme de doğrudur. Ancak bunun bedeli, konuşmacının dinleyicileri tamamen tahakküm altına almasıdır. Tahtada yazılar arasındaki boşluklar olasılıklarla canlı kalırken, PP ekranında aynı boşluklar ölüdür. Madde işaretleri, her zaman hak edilerek kazanılmamış sıkı bir hiyerarşik otoriteyi (dinleyiciye) dayatır. Kişi bunu ya tamamen kabul eder, ya da etmez. Herhangi bir hatalı mantık belirlendiğindeyse ekranda yeni bir görüntü çoktan yerini almıştır ve konuşmacı gönül rahatlığıyla yeni bir bilgiye yelken açmaktadır. Herkes ekrana odaklandığından hiç kimse –en azından konuşmacı bile– argümanın gücünü test edecek bir biçimde onu içselleştirmemektedir.

     Yani sonuç canı sıkılmış birkaç öğrenciden mi ibaret? Bu ne kadar ciddiye alınması gereken bir durum? Eğer sorun bu noktada bitseydi, bu sorunun cevabı ‘’hayır’’ olurdu. Ama öyle değil. PowerPoint’in çıkış noktasına bir göz atmak bu durumu açıklamaya yardımcı olabilir.
     Çıkış öyküsü şöyledir: 1950’lerin sonundan itibaren şirketler, yeni ürünler geliştirme zahmetine katlanmaktansa bir ihtiyaç yaratmanın daha önemli olduğunun, pazarlamacıları ihtiyaç algısı yaratmada kullanabileceklerinin ve sonra bu ihtiyacı giderecek ürünler geliştirebileceklerinin farkına varmaya başlarlar (bu geçiş Mad Men adlı TV dizisinde gayet başarılı bir biçimde dramatize edilir). Bunu yapmak için farklı departmanların, fikirleri içeriden satmak amacıyla birbirleriyle konuşabilmeleri gerekmektedir. Bu yüzden eskiden sürekli toplantılar yapılmaya başlanmıştır. Ve işte buyurun modern dünyanın doğuşuna!
     PowerPoint’in sunum öncüsü tepegözdür; bu yüzden PP ekranlarına bugün hala ‘’slayt’’ denir. Söz konusu program, çevrimiçi kriptografinin zaman lordlarından biri olan Whitfield Diffie’ye çok şey borçludur ancak Microsoft tarafından hemen kapılmıştır. Programın kodlama/ pazarlama kökleri onun bilişsel üslubuna, durmaksızın doğrusal oluşuna ve kısa, olumlu, jargonsal ifadeleri –grinin tonlarınca sakince çözüme kavuşan argümanları– teşvik etmesine özgüdür.
     Harward Business Review’in gözlemlediği gibi ‘’madde işaretlerinin eleştirel ilişkileri belirsiz bıraktığının’’ farkına varıyor muyuz? Hayır, çünkü çoğu projeksiyon aletinin görece düşük çözünürlüğü yüzünden yazı karakterleri, sözcük sayısı az olmak zorundadır ve bu yüzden de slayt sayısı fazladır. Böylesi bir geçit töreninin karşısında kendimizi kapatırız çünkü bizden hiçbir şey istenmez. PP’ye şüpheyle yaklaşan akademik görsel sunum uzmanı Edward Tufte’ye göre: ‘’PP eften püften sunumların yapılmasını etkin bir biçimde kolaylaştırır.’’ PowerPoint aracılığıyla her şeyin bir tartışmadan ziyade maddeleşme eğilimi vardır: bilgi, tıpkı bir sinema filmiymiş gibi ‘’film şeridi haline getirilir.’’ Oysa sunum bir sinema filmi değildir, sunum yapansa elbet bir Brad Pitt değildir. Bu yüzden insanların sıkılmasına şaşmamak gerek.
Ve sıkıntı bunun yalnızca küçük bir parçasıdır. En ünlü iki PowerPoint sunumunun şunlar olması bir tesadüf değildir:
a)     Mühendislerin NASA yöneticilerine uzay aracı Columbia’nın üstündeki hasarlı levhaların korkulacak bir şey olmadığını tartışmasız bir mantıksızlıkla açıklayarak yaptıkları sunum,
b)    General Colin Powell’ın bir o kadar ne idüğü belirsiz, Irak’a savaş açmanın gerekliliğini anlattığı sunumu.

     Şu halde Irak’a olanlar için PowerPoint’i suçlamak, Donald Trump’ın varlığı için Darwin’i suçlamaya benzer ancak söz konusu program konunun ayrıntılı incelenmesini daha da zorlaştırmıştır. ABD askerî birliklerine bağlı tuğgeneral McMaster, PP sunumun askerîyede yaygınlaşmasını sonradan şunları söyleyerek boşuna bir ‘’iç tehdit’’e benzetmemiştir: ‘’Anladığını sanma ilüzyonu ve kontrol etme ilüzyonu yarattığı için tehlikelidir. Kimi sorunlar maddeler halinde sıralanamaz.’’
Belki daha da kötüsü 21. Yüzyıl bağlamında Fransız yazar Franck Frommer’ın PowerPoint Sizi Nasıl Aptallaştırır? (How PowerPoint Makes You Stupid) adlı kitabında yönelttiği suçlamadır. PP önerme ve argümanları sadece denklemler halinde sunabildiğinden sanki bu önerme ve argümanların bir sahibi yok gibidir; bunlardan kimsenin kendini sorumlu hissetmesine gerek yoktur der. Bankacılık krizi sonrası dünyada bunun ne kadar tehlikeli ve aynı zamanda bir o kadar da baştan çıkarıcı olduğunu biliyoruz. Kimi uyanık iş dünyası liderleri bugün PP kullanımını sadece resimlerle sınırlandırarak Steve Jobs’un örneğini ve Tufte’nin öğüdünü takip ediyor.
     Bugün gazetecilik alanında profesör olan, oldukça zeki ve teknoloji meraklısı, bu konuda epey kafa yormuş eski bir meslektaşımla konuştum. Akademisyenlerine, ders vermenin bir tür gösteri biçimi olduğunu ve böyle ele alınması gerektiğini hatırlatıyor. Üniversiteler üzerindeki kazanç sağlamaya, şirket gibi davranmaya yönelik yeni baskının iletişimcilerden araştırmacılara değin herkes üzerinde belirleyici olduğunu söylüyor.
     Arkadaşım bana dersliklerinden PowerPoint’i kaldırdıklarında öğrencilerinin onu geri istediklerini söyledi, çünkü PowerPoint olmadığı zaman ders notlarını kendileri düzenlemek zorunda kalıyorlardı. Yaşadığımız dünyada bana göre en büyük düşmanımız ne insansız hava araçları, ne IŞİD, ne de iklim değişikliği. En büyük düşmanımız hayatı kolaylaştıran şeyler olacak.
 _____________________________________________________________________________
1Bu yazı, çeviri de dahil olmak üzere Eleştirel Pedagoji dergisinin Kasım-Aralık 2015 sayısından alınmıştır.

26.02.2016

Mekânın Cinsiyeti, Feminist Eleştirinin Meseleleri* Üzerine Notlarım

     Mekânın kadınlar açısından ne anlama geldiği, o mekânın pratiğiyle ilgilidir. Örneğin; taciz, tecavüz vakalarının arttığı bir semt, cadde, sokakta kadınlar yalnız başlarına yürümeyi tercih etmeyebilir, hatta o yollardan hiç geçmeyebilirler. Peki nedir bu mekânlar? Kaça ayrılır? Kamusal ve özel mekân olarak tasnif edebiliriz. Kamusal mekân; sokaklar, caddeler, genellersek ''dışarısı'' iken, özel mekân ilk başta ''ev''dir. Evde de erkeklik ve kadınlığa mâl edilen rollere göre bir paylaşım yahut hiyerarşi söz konusudur. Böylelikle bir ''toplumsal cinsiyet'' kurulur. Bu kavram, tam manasıyla ataerkil egemen anlayışın bir ürünü olup, genellikle kadın aleyhine bir mekanizma geliştirir.

     1975 yılında Ann Oakley'in yazdığı makalede ev işi; ''daha çok kadınlar tarafından yapılan, parasal karşılığı olmayan bir emek süreci'' olarak tanımlanır.** Bu toplumsal cinsiyet üzerinden örneklersek; ''ev işi'' kadının görevidir ve emek olarak görülmez. Kadın, tıpkı kocası gibi çalışıyor olsa bile kalan ''boş vakitlerinde'' ev işlerini de ihmal etmemelidir. Ancak aynı beklenti ya da anlayış erkeği kapsamaz. Bu tam olarak, kadına evde (özel mekânda) biçilen rollerden biridir. 

     Kamusal alandaki kadın varlığına, sorunlarına ve rollerine bakacak olursak, bu mekânların da ağırlıklı olarak erkek egemen ideolojinin yanında olduğunu söylemek mümkündür; kadınlar, kendilerine uygun görülmeyen bir saatte dışarıda dolaşırlarsa başlarına geleceklerden sorumlu tutulurlar. Özellikle ''namus'' kavramının işin içine girmesi ya da çarpıtılmasıyla erkek egemen ideoloji varlığını sürdürmeye devam eder. Çünkü kadın namuslu olmalı, geç saatte sokaklarda olmamalı, tahrik etmemelidir. 
Bu çok göreceli kavramların peşi sıra, sorulmak için bekleyen bir önemli soru vardır: Kadın mı tahrik etmekte, erkek mi tahrik olmaktadır? Yaygın ya da sıkça gördüğümüz anlayışa bir soru daha sormak gerekirse: ''Namuslu'' davranmayan kadın, bunun ''bedelini'' tecavüz ile öderken(!) saldırıyı gerçekleştiren kişi(ler) niçin -özellikle toplum gözünde- gerçek bir bedel ödemiyor? 

     Tüm bu ifadeler, mekânların cinsiyetinin doğurduğu bir sonuçtur. Kadınların yavaş yavaş evlerine çekilmesi ve ticaretin, buna bağlı olarak sokağın erkek çoğunluktan ibaret olması, bununla beraber gelen erkek egemen ideolojinin ortaya çıkması ve tüm bunlarla birlikte cinsiyetlerle roller atfedilip (ev işi, çocuk bakmak vb.) bunun toplumda yaygın anlayış haline getirilmesi, bu ifadelerin özeti mahiyetindedir. 
__________________________________________________________________________

*  İstanbul Arel Üniversitesi, Yard. Doç. Dr.'u Feryal Saygılıgil'in makalesidir.
**Direkt olarak konuyla ilgili nottan alıntıladığım cümledir. 

23.02.2016

Konuştu İnsan

Uyanış.
Gece, okunması gereken kitapların, cevap verilmesi gereken telefon çağrılarının üzerini yorgun bir uyku örttü; yorgun, cenin pozisyonunda, üzerinde yorgan olmayan ve dışarıdaki kıyafetlerini değiştirmeyen bir uyku, örttü tüm gereklilikleri bir gece.
Dörttü sabah; rüyası uyandırdı onu, ama gördüğü şeyler ne ‘’kabus’’ kadar ürkütücü ne de bir rüya kadar uzaktı onu ürkütmekten. İkisinin ortasında bir yerlerde bir ‘’araf’’tı hissettiği her şey. Bilincimizin kaygan bir zeminde olduğu uyku ve uyanıklık arasındaki hali seviyordu, çünkü o zaman kuşku duyulmaz bir gerçeklikte davranıyorduk.
Haberlere baktı biraz, kahve içmeye kalkacaktı ama karnı açlıktan fena haldeydi. Hem birkaç saat sonra kalkıp işe gidecekti; uyudu.

Uyanış;
Ailesinden uzakta yaşadığından beri, ne bir kahvaltı anlayışı geliştirdi, ne de evdeki düzenini devam ettirdi. Onun düzeni belliydi; bir kahve içip, bahçedeki kedilerin ne yaptıklarına bakmak. Uzun zamandır, kurduğu tüm alarmlardan daha erken kalktığı için, geri uyumaya çalıştıysa da aklı işe geç kalmamaktaydı; oysa görülecek ne düşler vardı daha! Sevilecek ne kediler, düzene sokulacak kocaman bir bahçe onu bekliyordu.
Onu ne bu bahar havası neşelendirdi o sabah, ne çitlerin yan tarafındaki akıllı mı akıllı kurt köpeği, ne yapabilme hususunda kendini inandırdığı –kandırdığı değil– düşleri… Onu iş bekliyordu bu sabah; tüm hazırlıklarını yaptı ve otobüse binmek için o beş dakikalık yolu da yürüdü. Kulaklık takacaktı, fakat bazen müziksiz daha saf, sade, güzel olduğuna inanıyordu. Tabiatın o anki halini kaçırabilirmişiz bazen, müzik dinleyerek.

Bindi otobüse. Hemen bindiği yerde kalakaldı, otobüsteki koltuklar dolmuş olmakla beraber ayakta da beş kadar insan vardı; birbirini tanımayan, birbirine yabancı ve ayakta beş kadar insan; birbirini tanımayan, birbirine yabancı ve oturan yirmi kadar insan… Şoförler çoğu zaman bu ‘’ruhsal bunalım’’dan etkilenmemiş oluyorlar yahut öyle görünüyorlardı. Yine bu tarife uyan şoför, radyonun sesini açtı; ülke gündemine dair bir şeyler söylüyordu bir sunucu, belli belirsiz. Ya da gayet belliydi söyledikleri ama, yorgun ve biraz da isteksiz bir şekilde işe gitmekte olan insan, algılayamıyordu pek fazla.

Etrafına bakmaya başladı sonra; etrafına baktığı için bazen kendisinin güçsüz olduğuna kanaat getiriyor, herkes kendi dünyasına yoğunlaşmış ve kimselere bakıp durmazken, kendisinin bu ‘’haltı’’ işlemesi, sinirlerine dokunuyordu kendisinin.
O, kendi kendisinin hatasıydı! Tüm bunları düşünedursun, bakmaya başladı diğer yolculara. Farkı şuydu ki, o bakıyor fakat gözlemlemiyordu; ayakta duran şu adamın küpesi mi varmış, oturan şu kızın saçları ne renkmiş, görmüyordu!

Fakat bu karmaşa içerisinde gördüğü bir şey vardı ki, o da kimsenin ‘’insan’’ tanımına uygun hareket etmediğiydi. Daha çok robot olabilirdi bunlar; devrelerinde sabahları saat yedide onları uyandıran, kıyafetlerini giydiren, otobüse bindirip varacakları yerde otobüsten indiren bir ‘’sistem’’ olmalıydı. ‘’Sistem’’…
Evet böyle olmalıydı, çünkü bildiği kadarıyla insan; iki cansız nesnenin karşı karşıya durmasına benzemezdi. Mesela iki bardağın karşı karşıya durmasına, iki koltuğun, dolabın… Sonra bir şifre buldu kendine; tüm bu robotların nasıl insanlaştırılacağı konusunda bir şifre buldu ya da bulmadı fakat hikâyenin yazarı ona bu işlevi vermek istiyor.
Hareketleri adeta sistematik olan, hayallerinden ya da hayal kurmaktan soyutlanmış bu robotlara hayretler içerisinde, sanki onları daha önce görmemiş gibi, sanki kendisi de bir yerlere aynı elektrik devreleriyle bağlı değilmiş gibi, baktı.
Ve bu hususta kendisine, gönülden inandığı bir şifre buldu. Bu şifreyi daha önce de buldu o. O bu şifrenin birçok sorunu ortadan kaldıracağına inanıyordu, inanmak istiyordu diyemem, inanıyordu zaten! Şifre şuydu:

İş yerine gelmek üzereydi, birazdan o koridorlardan geçecek, o asansöre binecekti. İçten bir ‘’günaydın’’ dediği ofis arkadaşlarının kendisine her gün farklı bir tepki –cevap vermemek gibi– vermesiyle de karşılaşacaktı belki, kim bilir… Konuştu insan:

Yalnız kalıyoruz; ne istediğimiz için ne de buna karşı olduğumuzdan. Hayır, biz yalnızlığı seviyoruz, bağlı bulunduğumuz elektrik devrelerinin bizi yalnızlaştırmasını sevmiyoruz. Öyleyse neden birbirimizden de kaçarak hizmet ediyoruz elektrik devrelerine? Anlatmayarak; en içimizi, fikirlerimizi, isteklerimizi meşguliyetin süzgecinden geçirip onları cılızlaştırarak, akmasını seyrediyoruz hayatın. Hayır, seyretmiyoruz. Seyretmek kendi irademizin eylemidir. Şöyle düşünün ey elektrik devrelerine bağlı tüm varlıklar! Beş kişi; birbirine sıkıca bağlı beş kişi istediklerini yapma konusunda daha başarılı olmaz mı? Biz niçin bunu görmüyor, bundan kaçıyoruz?


22.02.2016

Taneler...

Sanki dünya benim olmadığım yerlerde dönüyor. Güneşin ne olduğunu unuttum yürürken yere bakmaktan. Sanki karnaval akşamı uyuyakalmışım, eğlenenleri güle oynaya evlerine dönerken buluyorum.

Kendimize bir şarkı açsak ve sonra da en sevdiğimiz şarkıyı; seviniriz ama bunun tesadüfen gerçekleşmesi daha mükemmel olur. İlişkiler de öyle; kadınlarımız öyle baylar, kadınlar erkekleriniz öyle. Lezbiyenler, geyler, biseksüeller, travestiler, interseksler... Bu cinsiyet ve cinsel yönelim üstü bir şeydir. Hakim olamayışımızdır bizi peşinden koşturan. İşte bir gerçek daha çıktı kutusundan!

20.02.2016

Artvin

Artvin'in Şavşat'ı varmış. Bu Şavşat'ta bir Karagöl varmış. Bu Karagöl gördüğünüz gibi bir yermiş; suyu ayrı, toprağı ayrı, börtü böceği ayrı, insanı ayrı güzel. Gördüğünüz fotoğrafı çeken adamım, geçen senenin nisan ayıydı sanırım. Ne güzel değil mi?




Düşe ve Tarifsiz Heyecana Dair

Uzunca bir yol bekliyor beni
Uzunca ve güneş dokunmuş her yerine
Dokunup ısıtmış
Kollarım tabiatın eşsiz müziğine açarken kollarını
Bisikletim gidiyor rampa aşağı
Orada: Tüm insanlarımı görüyorum
Orada: Herkes binmiş bisikletlerine uçuyorlar
Tekerleri uçakla yarışıyorlar!
Orada, yetmişindeki şair baba
Oda arkadaşım çapkın çocuk
Orada tüm sevdalarım...
Arınmışım kinden -zaten tutmazdım ki- ve öfkeden
Herkese tebessümle bakıyorum.
Bir zamanlar fırtınasında gömleğimin düğmeleri kopan sevdalara
Bakıyorum yemyeşil bir ağacın tepesinden, bir güzel roman gibi
Orada herkes anlaşmış, bayram günüdür o gün orası
Arınmış herkes kinden ve öfkeden
Asfaltı döverken güneş
Hepimiz, hepimiz bir kez daha anlamışız ki yaşamak, yemyeşil bir bahara girmek olabilir
İstersek eğer.
Güneş, çocuklarını gördükçe ellerinde meşaleler ile
Bir kez daha o da, tıpkı bizim gibi çocukça seviniyor
Doğduğuna bir kez daha
İnanıyorum baharın, bir iyi insan olduğuna...

18.02.2016

Bu Dünyada

Bu dünyada;

Araba, ev ve iş sahibi olduk. Ama hiçbir zaman söz sahibi olmadık, olamadık.

16.02.2016

Nazım Hikmet – Yaşamaya Dair

"Seslendiriyorum" çalışmam tüm hızıyla devam ediyor.

Yaşamak şakaya gelmez
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden
Yani bütün işin gücün yaşamak olacak...


15.02.2016

Yine Yaşama Sevgisi

İyi günler dilerim blog okurları, güzel insanlar. Okullar açıldı, odasında hiçbir zaman bulamadığımız danışmanlarımıza ulaşmaya çalışıyoruz hepimiz. Şöyle yazıyor akademik takvimde;
15 Şubat-19 Şubat (Ders ekleme, çıkarma ve danışman onayı)
Sonra arkadaşımız ya da evdeki diğer insanlar kahvaltı etmese kahvaltı etmeyeceğimiz bir sabah; kahve, belki bir şarkı...
Okula geliyoruz, plan hazır: Saat birde danışman hoca ile görüşür, dersleri onaylatırız. Sonra kütüphaneye gider aldığımız kitapları okuruz. Yaşanansa şu: Saat bir, danışman hocanın odası birden fazla araştırma görevlisinin de odası olduğundan, oda çoğu zaman açık oluyor ama biz hocayı bulamıyoruz, yine aynı akıbet. Sonra?
Kuru boğazımız daha da kurumasın diye sigaranın yanına çay almak için kütüphaneye gidiyoruz, çünkü kütüphanedeki makinede çay elli kuruş.
Çaylar alınıyor, bir boş banka oturuluyor, o anda bir diğer arkadaşımıza rastlıyoruz. Saat iki gibi sohbet başlıyor:
- Yazın Likya yoluna gidiyoruz değil mi?
- Evet ya, o süper bir şey olacak...
Edebiyattan ve kadınların bir seks objesi olarak görülmesinden konular açılıyor, fikirler beyan ediliyor. Güneş var; güneş içimi ısıtıyor. Sanki güzel bir şeyler olmuş gibi her yerde. Sanki her insan birbirine güler yüzle davranacakmış gibi geliyor. Bilmem?

Vakit kütüphaneye gitme vakti, iki arkadaşımız bizden ayrılıyor, biz iki kişi kalıyoruz.
- Şu raflarda romanlar var.
- Tamam...

Geziliyor, okuyacağım bir kitap olmasına rağmen bir kitap daha arıyorum. Öyle ya teorik metinler okurken bir yandan da bir öykü, biyografi pekala okunabilir. Rafta kırmızı renge sahip şu kelimeyi görüyorum: Nâzım.
Alıyorum elime, bu kez daha çok kelime çıkıyor karşıma: Can Dündar - Nâzım.
Hemen alıyorum, daha önce hiç okumamışım, arkasında yazanlara bir göz gezdiriyorum: Bu kitapta şairin az bilinen sürgün yıllarının öyküsünü bulacaksınız.


Size bunları yazarken yanımda duruyor. Sonra bir de şunu fark etmeden geçmiyorum: Öyle bir iki şiir kitabı okunarak bir yazar ya da bir devir anlaşılmaz, bilinmez. Bu düşünceye, nedendir bilinmez kitabı alıp bilgisayara doğru giderken bir masada duran Özdemir Asaf'ın şiir kitabını gördüğümde sahip oluyorum. Sonra bir de şunu anımsıyorum:
Bu dünyada yapılacak, öğrenilecek o kadar çok şey vardı ki, yedi saat uyuyunca kendimi suçlu hissediyordum. (Jack London)

Hadi bakalım; okullu okuluna, işçisi işine... Belki şu bahar havasının verdiği güzel hislerin karşılığını alırım, alırız...

13.02.2016

Filozofa Sitem, İnsana Özlem

İyi günler blog severler. Buraya o kadar ısındım ki, fikir ve düşüncelerini twitter'a kanalize edenlerin aksine benim twitter'ım burası olmaya başladı. Kimi zaman az okunuyor kimi zaman elden ele paylaşılıyorum. Büyümekten anladığım ise şu; içeriğe gerek yorumlarla, gerek kendi çalışmalarıyla herkesin katılabilmesi. Haziran, temmuz aylarında çıkacağım yolu da paylaşacağım, amatör ses kayıtlarımı da...
Efendim dün akşam uykudan muaf idim, biri roman biri teorik olmak üzere iki kitap bitti; R.N.Güntekin'in Acımak eseri ile Plehanov'un Sosyalist Gözle Sanat ve Toplum'u. Özellikle ikinci kitap, gecenin geç vakitlerine doğru başladı, sabah beşe doğru son sözlerini söylüyordu artık. İşte o zihin açıcı eserden altı çizili birkaç cümle;

"...Bu durumda yabanî hayvan dişlerinin, post ve pençelerin yalnızca renk ve çizgi birleşimlerinden ötürü Kızıl Derililerin hoşuna gittiği düşünülemez. Çünkü bu nesneler başlangıçta yalnızca kuvvet, çeviklik ve yüreklilik belirtisi olarak taşınmışlar ve sonra da yüreklilik, kuvvet ve ustalık belirtisi olduklarından dolayı estetik duygular uyandırmaya başlamışlar, gitgide süs haline gelmişlerdir."

Sonra aklım filozoflara gitti; kendi yapamadıklarını insanlardan istediklerini düşünüp onlara sitem ettim ve yine devamında, okuduğum eserin de katkısıyla beraber şuna vardım: Felsefe, sanat eğer hayata ve topluma da katkı sağlamıyorsa, bu onların biraz yalancı olduğu anlamına gelir, çünkü ekonomik olarak belirli bir rahatlığa sahip olup ekonomiyi sorgulamayan kimselerin sanat ve düşünce ürünleri pek gerçekçi olmuyor. Farklı bir bakış açısına sahip olmanın getirdiği eğlence, oyun hissi ile vakitlerini geçiyorlar. Ben "sanat sanat için" anlayışına muhalefet etmek adına demiyorum bunları, fakat filozof ve yazarlar da bizi belli bir noktadan sonra kasıtlı ya da kasıtsız olarak kandırıyorlar. Gerçekten ve insanî dokunuştan uzakta bir sanat okulu ve düşünce yapısının çelişkili ve biraz yalancı olduğunu düşününce beni bir ürpertidir aldı. Sonra ısınmak için bir hayat aradığımda, cevabı nedense ağırlıklı olarak yerli edebiyat mahsullerinde buldum; Yaşar Kemal'ler, Sabahattin Ali'ler, Gülten Akın'lar, Sait Faik'ler...

Aynı dili konuştuğumuzdan mıydı, aynı topraklarda yaşadığımızdan mı? Yoksa her ikisi de mi, bilmiyorum. Ama ekonomik gelişmeleri, toplum yaşantısını hesaba katmadan tohumu atılan akımlar bana nedense yapmacık gelmeye başladı. Yine aynı kitapta şu ifadelere yer veriliyor:

"Plehanov, biri ekonomik olan, öbürü ekonomik olmayan iki faaliyet alanını birbirinden ayırır. Oyunla sanat sonuncu alana (yani ekonomik olmayan alana) girerler. Gelgelelim, ekonomik olmayan her uğraşı, her faaliyet ekonomik faaliyetle şartlanmıştır. Çünkü iş oyundan önce gelir."
Bu bana pek samimi geldi arkadaşlar. Sanat ve felsefe icra ederken  "felsefe ve sanat yapabilme lüksüne sahip olmak" kavranmalı ve buradan bir toplumsal vakıa ortaya çıkmalıdır. Şayet böyle olmazsa, sanatçı, parası ödenen bir özgürlüğün şemsiyesi altına girer ve bu şemsiye "gerçeklikle" olan imtihanından sonra su geçirmeye başlar.
Tüm bunlar beni Kemal'in İnce Memed'ine, Nazım'ın hikmetine, Nesin'in mizahına sürükledi. Zira onlarda –yerli sanatçılarda– insanın içini ısıtan ve bunu yaparken de onu bilgilendiren bir yan hissettim. İşte bu nedenle, beşerden bağımsız bir sanat anlayışının aylak çelişkilere düştüğüne inanıyorum.

(Kitabı isteyen olursa gönderebilirim, Beyoğlu'nda on beş liraya almıştım. Paylaşmak sıcaklıktır...)

11.02.2016

Bir ''Yeter'' Daha!

Yetişemediğim bir mutluluk var. Bunu bir konsere benzetsem, hep ve hep hüznün konserine bilet alır bir halim var. Hem de hiç meraklısı değilken! Ulan yeter! Benden böyle tepkiler görmek zordur ama yeter! Sokakta, otobüste, barda, okulda, evde... Bu yalnızlık alnıma mı yazıldı benim? Bu yazılım gerçekleşirken ben neden dur demedim? O kalemi neden kırmadım, neden bir silgi ile kökünü kurutmadım bu kaderin ya da halin?
Ben Svevo'nun dediği şu hale mahkum muyum?
''Hiçbir zaman sakin olamamak belki de benim yazgım.''
Hep ve hep heyecanlıyım ama bir yemek tarifinin detaylarını hesap eder gibi düşünmek istemiyorum. Çünkü tüm bunları düşündükçe daha da yalnızlaşıyorum! Benim gözlerim sokağa, gerçeğe, kanlı canlı bir insana bakıyorken ve böyle insanların olduğunu da biliyorken neden elinden hiçbir zaman telefonunu düşürmeyen insanların içinde bir hapis yatıyorum? Bu hapis için kim açtı davayı bana, kim sürgünümü istedi bu çağa? Kim hüküm verdi, hakim kimdi?

Damarlarımın fışkırmasını ve konuşmasını istiyorum, desinler ki:
''Benim kanımda hayatı gümbür gümbür yaşamak var;
Acısıyla tatlısıyla gümbür gümbür yaşamak! O akıllı telefonlarınıza, mağlup olmanıza, teslim olmanıza sokayım! Hem beni yalnız ettiniz, hem dünyanın gerçek değerlerini!''

Şimdi ne mi yapacağım? Eve söylediğim köfte geldi, onu yiyecek üstüne bir sigara yakıp beni ateşe itekleyen şarkılar açmaya ve size söylemediğim daha nice küfrü etmeye devam edeceğim! İyi geceler...

Çocuktan sonra, babadan önceyim

Kimim kim olabilirim?
Çocuktan sonra, babadan önceyim;
Yalnızlığa uzak olamayacak kadar çocukluktan
Bazı şeyleri kavrayıp, sükut edemeyecek kadar babadan uzaktayım.
Çocukluk en yeşiliydi gibi
Babalık en bilgelisi olacak.
Ama,
Cehennem, çukur,
Kalbimin fiziki ağırlığını hissetmek
Ağlamak, ağlayamamak
Yorgun düşmek, uyuyamamak
Bu ''sonra'' ve ''önce''nin ortasındaki filmde geçiyor
Fazlasıyla.

''Bu Dünyadan Nazım Geçti''

Girizgâh

Nasıl başlanır, duygularımın yoğunluğu söz söylememe engel oluyor. Hatta bu cümleleri bile yazdığımda hemen, hapiste Orhan Kemal, kendisine şiirlerini gösterdiğinde dedikleri geliyor aklıma:
''Bu kadar süslü lafa ne gerek var canım?''
Yaşıyor öyleyse hala! Yaşıyor satırlarıyla!
Nerede doğmuş? Anası babası kimmiş?
Onun Nazım olmasında bunların da etkileri vardır fakat ben bunlardan bahsetmeyeceğim. O bir yol arkadaşı; bir aşkın derdine düştüğümde genç bir ahbap, yolda yorulduğumda bir baba, cesaretimi, hayat sevgimi yitirdiğimde bir pınar! O pınarın kaynağı ne kadar tıkanmak istese de tıkanmadı, tıkanmayacak. Bugün insanlar onun satırlarını hala okur, bestelerini yaparlar.


Bilirim, hele bir düşmeye gör hasretin halisine,
hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek
yolu yok, Don Kişot'um benim, yolu yok,
yel değirmenleriyle döğüşülecek

Tam Okka Dört Dirhem Yürek

Nazım, Türk edebiyatına yeni bir şiir disiplini getirmiş, yazın dünyasındaki pek çok tabuyu yıkmıştır. Ancak bilmeyenimiz yoktur ki yıktığı bu tabular ona hapishane ve sürgün olarak dönmüş ve neticesinde Nazım uzun yıllar hapis yatmıştır.

Sadece 1927-1928 yılları içinde üç ayrı davası vardır:
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
Rize Ağır Ceza Mahkemesi Davası
Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Davası

Ancak yaşama sevgisi, sarsılmayan inancı onu gerekirse açlık grevi yapmaya kadar götürmüş, o yine de aynı türküyü söylemiştir. Peki neydi o türkü? Neydi o sarsılmayan inanç? Aslında hiç kimsenin rahatsız olmasına gerek olmayan bu inanç neydi? Kendi satırlarından okuyalım:

...Kayış kapar kolumuzu
                               kırılan kemik
                                                  kan.
Hani şimdi bizim soframıza
                               haftada bir et gelir.
Ve
çocuklarımız işten eve
                          sapsarı iskelet gelir...
Hani şimdi biz..
İnanın:
       güzel günler göreceğiz çocuklar
       güneşli günler göre-
                                     -ceğiz.
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar,
ışıklı maviliklere
                        süre-


                             -ceğiz...
Bu şiiri alıntılarken babamın kolunu da bir gün kayışın kaptığını ama iş yerinin herhangi bir tıbbi hizmet sağlamadığını hatırladım, desenize güncelliğini koruyor :)

Nazım yaşantısı nedeniyle yıllarca ve hala birçok kimsenin diline, kalemine, sözlerine konu olmuş vaziyettedir. Kimi onu karalamak, bir gerçeğin üstünü örtmek üzere yapılırken, kimi de onu anmak, hatırlamak için gerçekleşmiştir. 
Ama bir acı yan var ki, bu iki tavır da Nazım'ı salt okumaktan kaynaklanmamış, her iki anlayış da bir taraf tutma mekanizmasının kurbanı olmuştur. Böyle olunca, onun dizeleri politize olmuş her türlü kesim tarafından kullanılmıştır. Bu bizi biraz, o satırların gerçekliğinden koparmıştır. Böyle bir kaosun, hiçbir şeyi salt okuyarak değil yargılamaya hazır bir bir halde okuyan bir kalabalığın içinde Nazım kendinden bir şey kaybetmese de, onun gerçeği yıprandı...

Üniversite yaşantımda anladığım şeylerden biri de, insanların kendi görüşlerine uyan kimselerden öteye geçmemesi, gayrısını anlama cesaretini göstermemesidir. Bu nedenle ta en baştan Nazım Hikmet'i, kavgası ve rüzgârıyla kavramak için kulağımı ondan başkasına açmadım, açmıyorum.
Vurdu kalın parmaklar
   yazı makinamın dişlerine.
   Kâğıtta her harfi majiskülle dizilmiş
                               üç kelime var ;
   BAHAR
      BAHAR
           BAHAR...
   Ve ben şair musahhih
   ve ben hergün
   iki liraya
            2.000 kötü satır okumaya
                                 mecbur olan adam,
   ve ben
       neden
           bahar geldi de hâlâ
             muşambası kopuk
             kara bir koltuk
                gibi oturmaktayım?
   Kasketini kendi kendine giydi kafam,
                 fırladım matbaadan
                                    sokaktayım .
   Yüzümde mürettiphanenin
                          kurşunlu kiri,
   cebimde 75 kuruşum var.
                     HAVADA BAHAR...
Nazım'ın Arkadaşlıkları
Aynı devri yaşayan sanatçılar birbirleriyle görüşür, mektuplaşır, hasbahal ederlerdi; Tezer Özlü'den Aziz Nesin'e, Sait Faik'ten Leyla Erbil'e, Şinasi'den Namık Kemal'e kadar uzanan bu dalga, bu iletişimi bir kültür haline getirmiş, sanatçıların birbirleri arasında yaşadığı sohbetler de edebiyatta yerini almıştır. Nazım da, kendi devrinin aydınları ve sanatçıları ile iletişim içerisinde olmuş, hatta kimiyle aynı cezaevini paylaşmıştır. İşte bunlardan birkaçı:
Nazım Hikmet ve Orhan Kemal Bursa cezaevini paylaşmışlardır.
Aralarındaki diyalog ağırlıkla şiir, öykü, felsefe ve Fransızca üzerine olmuştur.
Hatta Nazım, Orhan Kemal'in şiir dilini beğenmez ve öykülerini okuduktan sonra
Kemal'in öykü yazma konusunda başarılı olacağını söyler.
1921 yılında doğmuş bu çınarın adı İbrahim Balaban.
O da Nazım ile Bursa cezaevini paylaşmıştır.
Nazım, annesi Ayşe Celile Hanım'ın ressamlık hünerinden nasibini almış biri olarak,
Balaban'a resim konusunda destek oldu.
Onunla da felsefe, siyaset konularında paylaşımları olmuştur.
İbrahim Balaban, Nazım ile geçirdiği zamanlarını daha sonra
Şair Baba ve Damdakiler ismini verdiği
kitabında anlatmıştır.
Hayatın bir ressam olarak devam etmektedir.
Ressam Abidin Dino ile birlikte.
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
Güzin Dino ve Abidin Dino ile birlikte.
Nazım Hikmet Dino çifti ile iyi bir arkadaşlık kurmuş,
görüşmüştür. Bir büyük edebiyatçı olan
Güzin Dino da, şairle olan geçmişini Nazım Hikmet'li Yıllar
adlı yapıtıyla kitaplaştırmıştır. 
Evet, altmış bir yıllık bir ömre ne kadar yaşam sığar? Kaç kadın sevilir, kaç sürgün yenir? Tüm bunlara rağmen kaç kez Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim diyebilir insan? Nazım Hikmet, hikmetinin nazmıyla yazdı, yaşadı ve yaşamaya devam ediyor...

İşte iyi yazı böyle çıkar

11 Temmuz 2015

Bugüne dek hep yazmaya odaklandığım için, kim bilir belki de yalanlar söyledim. Yazmak için aldım elime kağıdı ve kalemi. Asıl nokta hissetmek ve düşünmekti. Ama çoğumuz zaten belki de ufak bir düşüncenin kıvılcımıyla yazmaya başlıyoruz. O düşünceyi pişirmeden, o düşünceyi görmeden. Bu kıvılcım kim bilir hangi ateşleri söndürüyor, bilmiyoruz...

''Yazayım. Bir şey gelsin aklıma da yazayım,'' var;
''Hissedeyim, önemli olan budur. Yazmak onu -hissetmeyi- kanıtlamaktır,'' yok, yoktu!
Düşüncenin ve baktığımız yerin boşluğundan faydalanarak akla gelen ilk şeyleri, gelmesini bir kenara atarak yazıya geçirdik.
Bellekten iyi defter mi olur ya da kalem?
Bunu hiç fark etmedik. İşte iyi yazı böyle çıkar, çıkacak...

10.02.2016

Bir ''Sessiz Yol'' Kararı

Kahredici.
Kim bilir daha büyük acılarda nasıl başarırdım yaşamayı?
Bakacağız...

Peki ne yapabilirim? ''Metanet'' dedikleri çimento, hayatıma tam da burada, bu gece giriyor. ''Dayanma gücü'' olarak çevrilmiş, uyar. Ben bu dertten, bu kara halden delirmeden, tükenmeden nasıl çıkarım?
Koşacağım birkaç şey var; kitaplar, kitaplar, kitaplar...
Müzik? Hayır o daha beter yapar.
- Yapsın.
Müzik dinlemekten hiç korkmadım, ne yaparsa yapsın bana. Yine de bazı ''anılı'' şarkılara cesaret edemediğim oldu. Ama kitaplara gitmekten gayrısını, hiç değilse şimdi bilemiyorum. Mis kokan o bahçeler; çiçekleri koparılmış toprakla, çürümeyen ama ezilen meyvelerle geçip gidiyor şimdi. Nah şuramda -elini kalbine götürür- bana tüm bu divanelikleri yaptıran, yaşatan gönlümün kızılında dikili.
Güneş uzaklarda biraz; birkaç şehir var aramızda. Her şehrin bir bölgesi, her bölgenin bir caddesi, her caddenin... Gördün mü bak, iki şehrin arası dolu hazine, birikim...
Aramızda iki şehir var, ama şehirlerin her adımı, her ayak izi, her köşe başı geçilmek için bekliyor. Değil atlayıp gitmek gibi otobüse; iki yüz kilometre hızla ve yedek şoförle.
İl, ilçe, cadde, dağ ve ova, köşe başı ve sahiller... Tek tek yürünecek tüm yollarda. Türlü ayak izlerine rastlayacağım; aşina gelecek kimi, kimi buz gibi yabancı! Türlü köşe başlarında sigara içip soluklanacak, sahillerde dinlenip, dağlarda üşüyeceğim.


Güneş ancak o zaman buyurabilir, geri dönüşü için ben ona gideceğim. Tüm bu yollar; değil bir otobüse atlamak gibi çabuk ve peşin. Gece gündüz yürüye yürüye geçilecek. Bu benim fantezim değil aman ha! Kuralıdır hayatın.
Herkesin bahçesine uğrar o güneş önce. Sonra vakitsizdir -bunun vakti mi olur?- gidişi. Mesela İzmit'te misin? Eskişehir'e gidecektir. Artvin'de misin? Rize'ye çıkar tayini...
Sen yürüyeceksin böylece. O yol soğuk ve çetrefilli. Bir karınca gibi gidilecek o yol. O yolda üşüyüp donan mı dersin, vazgeçip buzula giden mi... Hepsi var, hepsi varlar.
Lakin yaşam, o yolunu yürüyene, yürüyebilene yaşam...

Edip Cansever - Mendilimde Kan Sesleri

Okuduğum ve okuyacağım şiir ve öyküleri artık sizlerle de paylaşmak istedim. ''Seslendiriyorum'' başlığı altında ''çalışmalarımı'' görebileceksiniz. Keyifli dinlemeler umarım!


8.02.2016

Hepsi istikbaldeki bir düş için

Sevdiğim şeyler için, sevmediğim derslere bile göz yumdum. ''Yarışın'' dışında kalmamak için onlardan dahi vazgeçmedim. Bıkan, sıkılan tüm arkadaşlarıma onları ikna edebileceğim şekilde devam etmelerini söyledim, etkili de oldu!
Ama benim de var bir tatilim, istikbalde başıma gelmesine kani olduğum bir ''an'' var. Ki bu istikbal, nicedir kalbimin kırmızısında durur, taşar, konuşur benimle.
İnsanların kimiyle konuşamayacağımı anlayınca, anlam yüklediğim nesnelere dönmeye başladım. Bir kalpten, yıllardır sırtımda taşıdığım ama hiç şikayet etmeyen -ben öyle tahmin ediyorum- bir çantaya kadar. Bir kalp ve bir çanta yeterli miydi tüm bunlar için?
Sevmediğim derslere bile göz yumdum, sevmediğim muameleyi bile bazen sineye çektim, sineye çektim ki başka gün sineye çekmeyeyim, çekmeyebileyim!
Ne için? Hepsi istikbaldeki bir düş için; bir an hem de! Ne bedenimden ne ruhumdan daha büyük olan bir an. An düşü!
Sessiz, ıssız bir sokakta güneşin turunculaştığı bir saatte, ama zaman kavramını unuttuğum da bir saatte! Bir ana şahit olmak; o şarkının yankısını duymak sokağın duvarlarında, elimde aç açına yakılmamış bir sigara, bir şiirin en arkadaş, en canlı dizesi ve...

Tüm derin nefesler, suskunluklar, yastığa konan başta dönen senaryolar...
Senden ibaret ey o an! Sevgiyle...

6.02.2016

Bir Bakırköy Günü

Selam. Bakırköy'deki sahafları bileniniz var mı? Mutlaka bilenler çıkacaktır, bugün yarım saat kadar oradaydım; sahafların hemen altında uzun yıllardır varlığını devam ettirmiş tren yoluna baktım, zira bakabileceğim bir tren yoktu. Oysa o trene ne çok insan binerdi; öğrenci, personel...
Sonra kitaplara dalıverdim, tanıdığım bir sahaf olmadığından sezgilerimle hareket edip bir tanesinin önünde durdum. İki kitap aldım; biri roman, biri şiir kitabı olmak üzere iki kitap.
Reşat Nuri Güntekin'in Acımak romanını uzun süredir okuma isteğim vardı, arka dış kapağında yazılanlara bakınca memnun oldum. Birkaç saat sonra başlayacağım.


Bir diğeri, toplu halde şiirlerinin elime hiç geçmediği Ahmed Arif'in Hasretinden Prangalar Eskittim'i. İkisinin de kapağı dahi açılmadı henüz, ama bir arkadaşımla çay kahve içmek üzere buluşacak gibiyim şimdiden. Sonra İstanbul caddesi üzerinde Basad'ın (Bakırköy Sanatçılar Derneği) önündeki banka oturdum, hava soğuk olduğundan burnumun bir mendile ihtiyacı vardı.

"Soğuk ya..." dedi yaşlı bir kadın, burnunu siliyordu, ben de onaylayıp dedim:
–Mendilim de yok ki
–Aa bende var, al bi tane. Siftahı seninle yapmış olayım bugün.
–Tamam, ne kadar?
–Ne verirsen güzel oğlum

Hepimizin mont iç cebinde birkaç bozukluk, sanki böyle işler için gizlenir ya, işime yaradı. Sonra, her güzel Anadolu insanının yaptığı gibi konuşmaya, anlatmaya başladı. Ben Bakırköy'ün sakin, tatlı bir yer olduğunu söylemiştim ki, başladı anlatmaya;
"Yok oğlum yok, çok bozuldu buralar. Ben doğma büyüme buralıyım, artık insanlarda birbirine ne sevgi kaldı ne saygı. Geçen gün evime hırsız girmiş, ev sahibine söyleyeceğim demir kapı yaptırsın. Ya ben evdeyken girseydi?"

"Peki bir şey almış mı?"
"Hayır bir şey bulamamış ki. Ama sobaya vurup durmuş, bir şey bulamadığından öfkelendi herhalde... Sen zannetme burası çok güzel bir yer, bir sürü kötü insan var. Eskiden kız isteme diye bir şey de vardı, şimdi gençler âsi. Yıldırım nikahıyla evleniyorlar." Tabi teyzenin sesi gür çıktığından çevredekiler de garip bir yaratığa bakar gibi bize bakıyorlardı, önemsemedim.

Diğer yanımda oturan baş örtülü teyze konuştu bu sefer:
"Öyle olur mu canım? Ben ilk kızımı  verdim, şimdi ikinci evlenecek. Kız alıp verme hala var..."
Derken mendil satan teyzeye adını sordum; Canan, dedi.
Bu gözlüklü, biraz deli, yeşil ve iki ayrı uca bakan gözlere sahip kadın, memnun olduğunu ifade eder gibi gülümseyip gitti. 
Diğer yanımda oturan teyze saat henüz iki olmasına rağmen yediye kadar bekleyeceğini söyledi; kızını kursa getirmiş. Ben havanın soğuk olduğunu, yediye kadar neden burada durduğunu sorunca anlattı:
"Ev uzak da onun için. Sen Sarıgazi'yi biliyon mu? Heh işte orada ev. Kızım görme engelli, ama görsen hiç anlayamazsın öyle olduğunu. Şimdi bu engelli arabaları varmış görmeyenler için de güvenemiyorum."

Anladığımı, ama yine de havanın soğuk olduğunu ve akşama dek burada oturmaması gerektiğini söylediğimde kendisinin bile inanmadığı bir onay cümlesi kurdu. Kalktım, yürümek istiyordum, yalnızlığa ve o yalnızlık içinde şiir okumaya alışkındım.
–Gidiyorum teyze, hoşça kal.
–Allah yolunu açık etsin!
Meydana doğru yürümeye başladım, Rüştü Asyalı'dan dinleye dinleye ezberlediğim Ben Sana Mecburum şiirini okumaya başladım; ...Ah seni bilmiyor kimseler, bilmiyor...
Bindim otobüse. Yanımda genç, kapalı bir kadın; dayadı başını cama, onu orta kapının önündeki camdan birkaç saniye seyre daldım. Belki bir hikayesi vardı, belki de benim onun o haline hikaye katma isteğim, bilmiyorum.
Sonra etrafıma baktım, herkesin ortaklaşa yaptığı ama bu ortaklaşmada paylaşımın bulunmadığı şey nedir sevgili dostum? Telefon! Herkesin başı eğik, herkes ona bakıyor, herkes ona dokunuyor, oynuyor onunla. Kullandıkça farkına varmadıkları, varamayacakları bir "kendini tüketim sendromu" yaşıyorlardı. Başladım kendimin bile duymadığı bir seste Edip'ten (Cansever) dizeler okumaya; Ah güzel Ahmet abim benim...
Kimse ne yaptığımdan haberdar değildi, gür bir sesle de okusam oyuncaklarına kapanacakları bir gerçekti.
Gerçek? O ne ki? Yok o; kayboldu...
İndim, yürüdüm, şimdi bunları yazdığım kafeye geldim, birazdan bir sigara yakıp o deli Canan'ı, Canan teyzeyi düşüneceğim. Altmış yaşından beri yaşadığı Bakırköy'ü...
Görüşürüz...

Bu arada bugün gördüğüm bir etkinlik. İstanbul'da olanlar gidebilir.


5.02.2016

Bilmezdim

Bilmezdim...

Kaçtığım gerçeklerin, günün birinde en iyi dostlarım olacağını.
Babama benzemekten ne kadar kaçarsam kaçayım, bir yanımın hep o olacağını.
Tabiatıma dahil olan ''gariplik'' halini, sanılanın aksine olumlu bir şeye dönüştürebileceğimi.
Ailesi, maddi durumu ve arkadaşları konusunda hiçbir zaman sorun yaşamamış kuzenim gibi davranınca benim ailemin, maddi durumumun ve arkadaşlıklarımın düzelmeyeceğini.
Yanımda param olduğunda kendimle ne kadar konuşursam konuşayım, o parayı bir kitaba, sigaraya, içki ya da tiyatroya harcayacağımı.
Küçük bir çocukken karanlık sokaklarda, kendimi Harry Potter zannederek gezmemin, bugün içten içe hala olduğunu ve ölene dek olacağını.
Sahip olduğum en güzel şeyin, aslında kaçtığım gerçekler olduğunu
Sahip olduğum en müthiş şeyin, aslında beni oluşturan kusur ve meziyetler olduğunu

Bilmezdim...



4.02.2016

Nerede ölmek isterim biliyor musun

Nerede ölmek isterim biliyor musun
"Burada ölebilirim artık" diyebileceğim bir yerde
Ama bunun için henüz gencim, çok genç
Yaşayacağım, ruhumda mezarı kazılan tüm ölüleri diriltecek payda!
Ama ölüm gelmeye başladığında,
Düşüncesiyle
Buruşukluğuyla
Ağrısı sızısıyla
Emareleriyle yani!

Siz yanılgı diyebilirsiniz, siz bilirsiniz
Doğayı, yalnızca doğayı dinleyebileceğim bir yeşil yatakta
Güneş en tepedeyken isterim.
Ve böylece kök salmak toprağa
Adımı kazımak güneşe
Kokumu bırakmak yeşile...

2.02.2016

Yaşama Tanık Olmak Gerekliliği

Bazen bir konuşma havası içerisinde o anda yazdıklarımı, bazen günler önce bir kitabın boş sayfasına yazdığım yazımı paylaşarak bulunuyorum burada. Şimdi İstanbul'dayım, bir kütüphaneden birkaç tane kitap aldım ve geri götürmeyeceğim, bilmem anlatabildim mi...
Hava bahardan izlerle sardı her tarafı ya da biz öyle sanıyoruz.
Gel gelelim, ben suçlama yapan insanların üretimden yoksun olduklarını düşünüyorum. Hiçbirimiz zamandan ve mekandan bağımsız canlılar değiliz, eğer böyle olsaydı tadını alamazdık belki de hayatın.
Bir şeyleri bilme çabamızın ama bazı şeyleri kesin olarak asla bilemeyeceğimizin, hayatın tam ortasında dururken bir karar almak gerekliliğiyle içine düştüğümüz heyecan ve çelişkilerin güzel olduğuna inanıyorum.
Kendini ve yaşamını değersiz gören bir arkadaşıma demiştim, burada tekrarlamak istiyorum;
Yarın başına ne geleceğini bilmediğin bu hayatı sonlandırmamalı; ama iyi ama kötü senaryolar... Ama yaşama elden geldiği müddetçe tanık olmak gerektiğine inanıyorum. Tanık olmakla kalmayıp yaşamalı bu hayatı, yaşanabildiği müddetçe. Elbette bilirim yine de, ''coğrafya insanın kaderidir.''


Bu müthiş şarkı ile sonlandırıyorum, hoşça kalın...



Sadık Hidayet/ Kör Baykuş

Sadık Hidayet (Sâdık Hidâyet), 1903 yılında Tahran'da doğar. Modern İran edebiyatının inşasında, yazın dünyasına kattığı eserlerle önemli, gerçekten önemli bir rol oynar. Seksen beş sayfalık Kör Baykuş romanı, gizemli ve okudukça insanı içine çeken bir mağara izlenimi verdi bana; bitirene kadar başından kalkamamakla birlikte, okuduğumuz kimi paragraf ve cümlelerin bizi etkilemesini, yazar bu romanında her sayfaya yaymış adeta.
Behçet Necatigil, çevirisiyle birlikte romana bir Önsöz yazmış, Hidayet'in yakın arkadaşı Bozorg Alevî'nin Sonsözü ile de yapıt sonlanmıştır.(Ben romanı Beyoğlu'ndaki bir sahaftan beş liraya aldım.)

Yazar, sonuncusu başarılı olmakla birlikte iki kez intihar girişiminde bulunmuştur. Şimdi yakın arkadaşı Bozorg Alevî'den son intiharını okuyalım:

Paris'te günlerce, havagazlı bir apartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanı başında yerde duruyordu.

Ölüm, gölge, karanlık gibi kavramlara yakın olan yazar, Kör Baykuş romanında bu temalarla olan ilişkisini arttırmış görünüyor. Okuyanı içine çeken bu romandan, herkes farklı şeyler anlayabilir, çünkü romanın kişileri, zamanı ve mekanı yok; Hidayet romanında bu kavramları ortadan kaldırmış. Ama okuyucunun hissettiklerinde müşterek bir şey varsa o da, belli belirsiz bir karanlığa meyil, karanlığı isteme, merak etme duygusudur. Şimdi romandan bir parça ile veda ediyorum:



...Odamı sınırlayan dört duvar arasında, varlığımı ve düşüncelerimi kuşatan hisarın içinde ömrüm azar azar eriyor. Bir mum gibi, hayır, yanlışım  var, ömrüm bir oduna benziyor, ocaktan düşen bir oduna: Öteki odunların ateşinde kavrulmuş, kömürleşmiş, ama ne yanmış, ne olduğu gibi kalmış bir oduna benziyor. Fakat diğerlerinin dumanından, soluğundan boğulmuş.

Hayatımın Temel Terazisinde...

Ben neden acıyı çağırıp duran bir hal içerisinde kararsızlıklar, bilinmezlikler ve telaş içinde kimi zaman boğuluyor, kimi zaman yalnızca boğulmamayı başararak duruyordum?
En büyük arkadaşlarım neden yalnızca kitaplardı?
Kitaplarda mı boğuluyordu bir insan figürü yalnız?
Köşe yazarlarını takip ediyordum oysa; onların o değerlendirme ve edebiyatı yapmaları için bir girdaptan geçmiş ve geçmekte olduklarını biliyordum, ama hepsi o kadar.
İçimdeki, geberten keder kaç kez tasvir edilmiştir kitaplarda... Bundandı kitaplarla olan arkadaşlığımın büyüklüğü. Ama ben neden, elimi attığım her şeyde elime bir parça keder, acı ve yalnızlık almış buluyordum kendimi? Hayatımın temel terazisinde ağır basan neden bir hasretti?

Ve bildim: Soyuttu bunların birçoğu. Birçoğu gerçek dünyadan uzaklaşmış, zihnimde tasarladığım ve yine acısını zihnimde meydana getirdiğim şeylerdi. Bunu sevmiyordum, köşe bucak yazılmış ve kuytularda hissedilen bu soyut duygular ne gerçekti ne de bir halttı. İşte bu yüzden gerçeğe çevirdim gövdemi. Gövdeme bu komutu verdiğimde, tecrübesini en çok ettiğim şey aynalara bakmak oldu. Gerçeğe ulaşma yolundaki en meşakkatli işti bu; kendine bakmak!
Biriktirdiğin tüm budalalık ve kederin aslında senden kaynaklandığını görmek, farkında olmadan bağımlısı olduğun, yapıştığın o soyut dünyadan çıkıp gitmenin en gerekli aynı zamanda en hummalı görüsüydü. Bir durağan ve soyut acıya bağlanmış, yapışmış olduğunu ve bunun getirdiği yalnızlığın sahte olduğunu görmek... Herkes yapamazdı ama herkes yapmalıydı bunu. İnsana ve topluma farkında olarak ya da olmadan gerçekleştirdiğimiz ''ayna olma'' görevini, her şeyden önce kendimize yapmalıydık. Yoksa ne profesör ne feminist olmak yetersiz ve atılması gereken ilk tohumun yokluğuydu. Bu ayna evvela kendimize çevrilmeliydi. Buna cesareti var mıydı insanın? Yoktu ki soruyordum bunu...
Tüm bunlarla, ''bir acı yaşanacaksa gerçek olmalı, tenhada ulaştığım fikir ve hisler sahtedir.'' duygusu cereyan etti bende. Bu duygu bir bataklık değildi hareket ettikçe battığım. Tasviri yoktu ve imkansızdı bu. İfade etmem gerekirse, gerçekti!
Hepsi o kadar...


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...