27.01.2016

Galiba Kendimle Konuşmalarım

Hep, hep ve hep aynı şey oldu:
Gönül meselemin acısına ne zaman dayanamayıp bunu birilerine anlatmaya kalksam, doğa bir plan yapmış sanki ve böyle zamanlarda zarif insanları bulamıyor, gidip gayrısına anlatıyorum.
Netice değişmiyor; keşke anlatmasaydım.
Ama bunu da öğrendim hayat, hatta sana ne zaman öğrendiğimi takvime döküp söyleyebilirim bile.

&

Ah benim bir şeyleri çabucak ilan eden yüreğim
Ne de saf ve toysun.
Sonra kendinle çeliştiğini düşünüp suratını asıyorsun.
Yaradılışında var demek ki bu heyecan
O halde seni tanıyıp, bir güzel okşayacağım...


25.01.2016

Bir Salı Sabahımda Başıma Konan...

Kendime ait bir bilgisayarım olmadığı ve dışarıya çıkıp bir bilgisayar edinemeyecek kadar hâlsiz olduğum için bloga yazı yazma süreci bazen sarkabiliyor, ama terk etmeyin beni, güzel bir aile olmamız umuduyla... :)

Nedir?
Sanrılar ve ateş içinde geçen bir geceden sonra diz kapaklarımıza kadar erişen bir karın manzarasına dahilim. Camı açıp sigara yakacağım için, üşümeyeyim diye bir de sallama(syon) bir çay yaptım. Derken, gözümde hiç yaşlanmayan ve her zaman flört etmek istediğim bir genç kızın şiir kitabına rastladım. 
Bu soğuk havalarda, zaman zaman gün yüzüne çıkıp bizi ısıtan güneşe bu kadar mı yakın olur bir şiir kitabı? Bu kadar mı isterim o genç kızla bir kahve içmeyi? Ona belki biraz kur yapmayı...
Buradayım.
Hiç yaşlanmıyor dedim amma hayatına baktınız mı epey yaş alması lazım işler yapmış; Anadolu'nun pek çok yöresinde avukatlık, öğretmenlik... Kendisini tanıyan, onunla biraz hasbahal eden arkadaşlarım onun biraz da huysuz olduğunu söylemişlerdi bana.
"Olsun" dedim, "bazı huysuzluklar iyidir. Diri tutar."
Sahiden öyle; bize öğretilen "evcil" ve "ahlaklı" değil midir asıl çelişkili tanımlar?

Bob Marley'in söylediği bilgisine eriştiğim ama hala bir şaiadan ibaret olan şu sözü, bu aksi kimseler için hep kullanmışımdır; Eğer terbiyesizleşiyorsan, hayatın ne mal olduğunu öğreniyorsun demektir.

Bazı aksi, huysuz insanlara bu gözle bakmak lazımdır. Ne diyor filmde; öfkenin ardında acı, acının ardında aşk...

Sizi daha fazla meraklandırmadan bu kadını ifşa etmek istiyorum. Herhalde şöyle dersem anlayacaksınız; Ah kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya 

Ne dersiniz? Şiirinin, sabah içtiğim çaya bir kuş gibi konduğunu söylesem? Hadi o zaman, okuyunuz...

O zaman hep birlikte biraz ısınmak, güzel bir dünyaya yolculuk etmek, o dünyanın, içimizde var olan heyecanını bir kez daha alevlendirmek maksadıyla şu güzel müziği dinleyip Ergüder Baba'yı da analım mı? Analım...

17.01.2016

Doğuşum Bir Tesadüftü, Gerisini Tesadüfe Bırakmayacağım...

Bir şeyler yazmayı denedim, ekrana bakakalmaktan fazlası elimden gelmedi. Öyleyse ben de saçmalama hakkımı kullanıyorum! Yaklaşık iki yüz elli sayfasından sorumlu olduğum bir dersi kasıtlı olarak bütünlemeye bırakmakla birlikte sınavlarım bitti/ bitmek üzere. Yarından tezi yok İstanbul'a döneceğim, İstanbul'u bazen yalnızca uzakta olduğumda sevebiliyorum, aklımda kaldığı şekliyle.
Uzakta kalınca birinden ya da bir şeyden, onun özlemi hiçbir zaman kötü anılarla gelmiyor. Bu da öyle bir şey; uğradığım bir sahaftan, kapısına oturduğum bir sokaktan, merdivenlerini boyadığımız Fındıklı'dan anılar geliyor aklıma yalnızca. İstanbul'u, tepemizde bir barış havası olduğu zamanlarıyla hatırlıyorum.
Fındıklı
Belki adını bilmediğim insanlar gelip okuyacaklar şimdi beni, belki ben de onları sanal dünyanın bir başka mecrasında okudum; hepinizi okuyorum, haberleri takip ediyorum, üretimlerinizi gözlemliyorum ve bunlardan bir netice çıkarıyorum, daha doğrusu olmasını beklediğim ve beklediğinize inandığım bir netice: insanlar sanatını yaşamak istiyor.

17 ve 18. yüzyılları ve daha berisini araştırıyorum; Rönesans, İhtilâl, tüm bu hadiselerin toprağında filizlenen edebî akımlar; Klâsisizm, Romantizm, Realizm... 
Bir tanesi diyor ki; ''Ben en uzun soluklu akımım, eserlerim de işte bunlar...'' 
Buna mukabil, beriki konuşuyor; ''Kurallarından ve çok sistematik dilinden sıkıldık, insanların artık coşkuya ihtiyaçları var ve biraz da aklın yanına duyguları almaya...''

Bu ikisi aralarında tartışıp, 'artık hangisinin zamanının geldiğini' konuşurlarken, hoop aradan bir diğeri çıkıyor ve diyor ki, ''Sen de haksızsın ey coşkulu! Benim için önemli olan gözlemdir, sanatkârlarımdan Tolstoy Suç ve Ceza'yı yazarken iki gün elinde harita; at sırtında koşturdu durdu!''

Hugo, Sefiller'de ideal hukuk düzenini göstermeye gayret ediyor, Musset çıkagelip ''Romantizm, ağlayan bir yıldızdır.'' diye haykırıyor. 
Ahmet Hamdi Tanpınar ''Çalışan insan, kendi varlığında hüküm süren bir uyumu bütün kainata nakleder.'' gibi müthiş bir ifade zenginliği içerisinde dolaşırken, Nâzım çıkıyor ve ''Yaşamayı ciddiye alacaksın!'' diye rüzgârını estiriyor suratımızda...

Hepsi de sanattan ve sanatkârlıktan nasibini almış isimler. Bir edebî akım kendisinden önceki akıma tepki olarak doğuşunu yaşıyor ve o tepki veren akımın da başı daha sonra aynı ''dertten'' muzdarip oluyor. 
Anlıyorum ki, sanat ne toplum için ne de sanat için. 
Sanat ihtiyaç için; kendi varlığımızın ihtiyacı ve yaşadığımız evrenin...
Anlıyorum ki, bir matbaacı işini yaparken hiç de duygusal şeyler hissetmezken, o matbaadan çıkagelen bir eser, yapıt bize istediğimiz kadar uzak ya da yakın bir zaman diliminden bağırıyor, haykırıyor! Belli ki haykırışının altında uykusuz geceler, tohumunda yaşam var... O tohumun ne kadar büyüdüğüne, hangi topraklarda filizlendiğine, köklerinin ne kadar derinde olduğuna bakmak isteyen biz okura sunulan bir mükâfat; kitap ve okumak! 

Şimdilerde George Orwell'ın 1984 romanını okuyorum. Ruhumda ''Her şey güllük gülistanlıkmış gibi aymaz davranıyor, kültür-sanattan gayrısını görmüyorsun!'' gibi bir uçurum bana doğru bakarken, eskisinden farklı olarak ben de ona bakma cesaretini gösterip şöyle diyorum: Ölüm istemiyorum! Ne kendiminkini, ne de bir başkasınınkini. Ama kabul et, şimdi yapabileceğim en iyi, en güzel, en faydalı şey okumak! Okuyup, kendimi yarınlara taşımak.''

Rahat durmayan ve azap çekmem için yaratılmış düşünce tarzım, ben sıcak bir yatakta yatarken buluyor beni; ''Her yer ve herkes sence senin kadar rahat mı? Ve aynı koşullara sahip olmadığınız bir dünyada, gerçekten tutunabileceğini mi sanıyorsun?'' 
Önce beni ikna edebilir gibi geliyor bana, çünkü evveliyatında defalarca bunu başarmıştır. Ama belki artık bu uçurumdan da güçlü olduğumu varsayıyorum. Bu kez de ona karşı bir savaş başlatmam gerekiyor, çünkü duyarlı olmakla kendini yiyip, bitirmek arasında bir fark var.

Sonra birden bir bulutsuz gök gelip konuyor içime de, konuşuyor; Doğuşum bir tesadüftü. Gerisini tesadüfe bırakmayacağım...



11.01.2016

Güya Sınavlara Çalışmak İçin Gitmiştim O Eve

Günlerdir yattığım yatağın tam karşısındaki masada, geceden kalma tüm 'an'lar; şarap kokusu, sigara kokusu... Tüm o anlar masada dururken uyudum ben ve nihayetinde o koku pek de iç açıcı olmamaya başlamıştı. Öyle ki, gece beş defa kalkıp kustum. Güya sınavlara çalışmak için gitmiştim o eve. Ocak'ın dokuzunda gece saat on iki...
Beynimin durmasını, hiç değilse biraz olsun yavaşlamasını istiyorum, durmuyor. Ölüm geliyor aklıma, iki aylık yeğenimin kokusunu çekiyorum içime.
''Annem olsa'' diyorum, ''bir çorba yapar, belki sevmeyeceğim bir ilaç getirir''. Bu hayalin peşinden giderken, karanlığın, düş ipini bir makas gibi kesmesi... Midemin ağzımdan çıkmasına neden olan o lanet koku. Çığırtkanlığı, ötekiliği bir kenara bırakıp, ''evcil olana'' duyulan özlem. Diz kapaklarının ve sırtın ağrısı; hem de ne ağrı! Dokuz ocak ile On ocak arasında otuz beş saatten fazla uyku, sanrılar da cabası! Nihayetinde bugün on bir ocak(tı).



''Yarın (salı günü) sınavların başlıyor, hem bak şansına tüküreyim, hava da güzel! Al valizi, dön kaldığın yere. Toparlan ve okula çık. Olduğun gibi tekrar aktif ol. Sana göre değil, yorganın altında bir beden olmak... Kendin ol.''
Evet, kendim olayım! Çünkü hiç kimsede bir numara yok...
Şimdi kütüphanedeyim, gündüzden beri yarınki ve daha sonraki sınavlar için çalıştım. Birazdan bir çay içip ikamet ettiğim yere döneceğim, yatağa uzanıp biraz, şu güzel satırlarımla kendimi öpeceğim;

Nerelere gidersek gidelim
Ne söylersek söyleyelim
Nelerden kaçarsak kaçalım
Sonunda istediğimiz aynı,
Bir avuç huzur


5.01.2016

Onlara Yaşam Vermeden, Ölüme Kahrolmalarını Beklemeyin

Artvin/ Şavşat Karagöl
İnsanlara neyi tutacaklarından, neyin ve kimin yanında olmaları gerektiğinden bahsetmem ben. Bir çocuğun içinde yoksa, "Ders çalış" uyarılarına ne kadar kulak asar?
Hayır hayır benim derdim insanlara bir politik taraf önermek, dayatmak değil. Ben insanlara kimi tutacaklarını söylemem. Benim derdim onlara hayaller vermek; gün ışığında çimenlere uzanmalarını söylemek, bir bisikletle şehir gezebileceklerini, bir yavru kediyi kucaklarına alabileceklerini, kalabalığı unutup gözlerini kapamalarını ve dans etmelerini söylemek!
İnsanlara işte o zaman, iyinin ve güzelin yanında olmalarını sağlayacak bir şey vermiş olursunuz. Ve işte o zaman iyinin, güzelin –tabi buysa istediğiniz– yanında, siz demeden olacaklardır.


Anlıyor musunuz?
Onlara politika değil yaşam vermelisiniz sözlerinizde. Kendilerini bir tebessümün sıcaklığıyla kaplayabileceklerini, öğretilerin ve geleneklerin ötesinde bir yaşam olduğunu...
Onlara yaşam vermeden, ölüme kahrolmalarını beklemeyin.
Düşlerinde özgür dünya ancak o zaman bir vücut bulabilir.
Dünyanın öznesi insanı hayalperest yaparak...

Düşlerinde özgür dünya...

Erasmus/ Deliliğe Övgü

Desiderius Erasmus, 1466-1536 yılları arasında yaşadığı bilinen hümanist bilgin, düşünür ve bir ilahiyatçıdır. Rönesans öncesi o çok anlatılan ''kilisenin baskıları'' meselesinde, papalığın insanların düşünceleri üzerine kurduğu baskı ve iktidara karşı çıkmış ve gerçek bir inanç sistemi için gözlerini Antik Çağ'a çevirmiştir. Bu bağlamda Erasmus, döneminin -hatta bugünün de- inanç sistemi temsilcilerinden bir şekilde ayrılır; sorgulamasıyla.

Yazar eserinde, deliliği konuşturarak, çağının kilisesine ve o kilisenin mensuplarına en acımasız eleştirileri yöneltir. Rönesans'ın ve Hümanizmin en önemli temsilci ve savunucuları arasında olduğunu dikkate alarak, çağının bağnaz inanç sistemi içerisinde böyle bir eser vermiş olması onun ehemmiyetini kat be kat arttırmaktadır. Zaten kendi döneminde bir süre sonra, sansürlere uğramıştır.

1509'da kaleme alınan eser ilk kez 1511'de Paris'te basılmış, ilerleyen yıllarda çok sayıda Avrupa diline tercüme edilerek defalarca tekrar baskıları yapılmıştır. Ancak eser, 1527 yılında Paris'te, sonra Milano, Venedik, İspanya ve Portekiz'de yasaklanmıştır.

Deliliğe Övgü, putlara ve tabulara karşı gelen bir eserdir. Yalnızca inanç sisteminin, papazlar tarafından bir hegemonya haline dönüştürülmesi üzerine bir karşı çıkış da değildir üstelik; bugün bile hala gördüğümüz protokol manyaklığı gibi pek çok şeye de karşı gelir. Şimdi eserden bazı bölümler paylaşıyorum;

''...Kendime övgüler dizmekle ben, âlimlerin ve büyüklerin birçoğundan daha fazla tevazu gösterdiğime inanıyorum. Utandıkları için övemiyorlar kendilerini fakat sürekli yanlarında gezdirdikleri bir dalkavuk, soytarı bir şair onlar adına bu işi gayet güzel yapabiliyorlar. Bütün kepazeliklere bulaşmış olduğunu çok da iyi bildikleri bu adamları Tanrılarla bir tutup bütün erdemlerin sahibi gösteren şakşakçıları etrafından ayrılmıyor. Bütün bu riyakârlıktan sonra bilge de övülmesinden mahcup oluyor, utanıyor. Sorarım dostlarım, kendini, herkesten daha iyi tanıdığın ve övülmeye layık yanlarını gerçekten bildiğin kendini övmek, bundan çok daha akıllıca bir tavır değil midir?
O yüzden derim ki böyle şakşakçıları peşinizde gezdireceğinize kendinizi övün.''
''...İnsanlar yaşadıkları tecrübeler ve dersler sayesinde bilge olmaya başladıkları zaman onlara baktığınızda bütün güzelliklerinin solduğunu, neşelerinin yok olduğunu ve albenilerinin ortadan kalktığını görürsünüz. Onlar benden uzaklaştıkça yaşamın güzelliği onları yavaş yavaş terk eder ve nihayetinde şu tatsız ihtiyarlığın pençesinde kıvranırlar.''
''...Sözü bitirmeden bilimler ve sanatlar hakkında da bir şeyler söyleyelim; Olağanüstü sayılan bütün bu sanatları, bilimleri icat etmeye, evlatlarına miras bırakmaya insanları yönelten, şan ve şeref sevgisi değil midir? Delilerin hepsinden daha deli olan bilim ve sanatların yaratıcıları, herhangi bir saygının, bir şöhretin -ki dünyanın en hayali şeyidir- çalışmaları içinde uykusuz geçirdikleri geceleri için bir ödül olabileceğine inanmışlardır.''

3.01.2016

Ben sokakları değil, insanları geziyorum...

31 Aralık 2015 Perşembe günü, saat öğlen on ikide İzmit'ten İzmir'e giden otobüse bindim. Normal şartlarda sekiz -belki de altı- saat süren bu mesafeyi, on üç saatte tamamladık. Doğal olarak saatler on ikiyi gösterdiğinde henüz Manisa'ya bile gelememiştik, çünkü Balıkesir'e girmeden hemen önce peş peşe kazalar olmuştu ve yollar kapanmıştı. Araç, Susurluk yolunda yaklaşık üç saat durdu.
Biz tiryakiler ara ara otobüsten inip soğuğun ve yoğun kar yağışının altında sigara içip ''Sabaha kadar sürmese bari'' gibi yolculuk bitince hatırlanmayacak sohbetler içine girmiştik.

Saatler sekizi gösteriyordu sanırım, yollar yavaş yavaş açılmaya başlamıştı, ama bu sefer de ''biz de kaza yapar mıyız?'' kaygısını taşımaya başlamıştım. Susurluk'tan Balıkesir'e doğru giden yolda gördüklerim; kaza yapmamak için sabaha kadar araçlarını köşeye çekmiş tır şoförleri ve yol tuzlama çalışmalarını sağlayan işçiler. Tabi kaygan zeminde araç sürme riskini göze alamayan vatandaşlar da vardı. Ben ''yeni yıla'' uyuyarak girdim ve on ikiyi tam bir geçe tesadüfen uyanarak bu ''gecikmeye'' herhangi bir anlam yüklemeden sakin ve şikayet etmez bir şekilde yolun bitmesini, İzmir Otogarı'na varmamızı bekledim.

Bu karlı ve soğuk havada, otobüste televizyonu açıp kulaklığı taktım ve Ntv kanalında bir orkestra Sezen Aksu şarkıları çalıyordu. Canlı değildi ama herkesin ekran başında olduğu ve ailecek eğlenmeye vesile olan bir gecede bile dizilerden başka bir şey yayımlamayan diğer kanallardan bin kez daha iyiydi. Hüzünlü ve oynak şarkılar eşliğinde sevdiklerimi düşündüm; iki aylık yeğenimi, dostlarımı, hayat hocamı, kendimi... Ailem İzmir'e gittiğimden haberdar değildi ve bir kaza yaşanacak olsa ne zaman öğrenirlerdi kim bilir...

Orkestra bu şarkıları çalarken bu türlü düşüncelere daldım ve hatta bir ''film şeridi'' bile geçti gözlerimin önünden. Ürkmedim, desem yalan olur. Fakat her ne olursa olsun o şarkılar bana o karanlık ve soğuk yolda pek güzel eşlik ettiler. Bunun üzerine sanatın büyüklüğünü, sanatçının kimlere kimlere dokunabildiğini, sıcaklığını, eşlik etmesini düşünüp, politikadan çok sanatı tercih etmekten bir kez daha memnun olmuştum. Sanatın karşısında insanın kimliğinin hiçbir önemi yoktu, hem de hiçbir zaman! Bugün yaşadığımız çağ, ne söylediğinden çok kim olduğunu önemsediğine göre, sanatın değerini daha iyi anlamalıydım, öyle de oldu!

İzmir/ Alsancak
Yan koltuktaysa genç bir delikanlı oturuyordu, sol bileğinde saatiyle beraber bir de tespih vardı. İzmir'de yaşayan nişanlısına sürpriz yapmak istemişti ama hiçbirimizin tahmin etmediği karlı hava, ona da asıl sürprizi yapmıştı; gece ikide yetişebilmek.
Tüm bu ruh halleriyle nihayet ''Ege Üniversitesi'' tabelasını gördük, çok çok az kalmıştı ve geldik...
Şimdi bu pazar akşamında hala İzmir'deyim. Dün akşam Alsancak'ta Tato Bar'a götürdüler beni. Şans bu ya; canlı müzik vardı, Bob Dylan, Led Zeppelin... Hep ''bizim oralardan'' çalıyordu...
Sabah artık döneceğim, dostumla şu üç gün içinde o kadar edebiyat içtik ki, önümüzdeki Pazartesi günü ve ondan sonraki birkaç günüm daha buraları arayarak geçecek, artık biliyorum bu işler böyle oluyor :)

Ezcümle, galiba dünyanın biraz tesadüf olduğunu düşünüyorum. Tırlarını köşeye çekip içinde uyuyan insanlar da saat on ikide hala hayattaydı, tuzlama çalışması yapanlar da, ben de, başkaları da...

Ezcümle iki, İzmir'i sevdim. Ama üç gün boyunca bir tek Alsancak'ta bir bara giderek bu nasıl gerçekleşti? Ben geçtiğimiz sene bir yıl boyunca Artvin'de yaşadım. İstanbul'daki kültür sanat trafiğini seven biri olarak oraya nasıl adapte olabildim? Çünkü hem Artvin'de hem de İzmir'de kendime dediğim ve başıma gelen tek şey şu oldu;
Ben sokakları değil, insanları geziyorum...



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...