10.12.2016

Biz Kalifiye Kararsızlar

    Araf… Cennetin de, cehennemin de karşısında duran bir yol. Bir gidip gelme hali. Bir, dünyanın belki de en basit eylemlerini gösterebileceğimiz hususlarda saatlerce düşündüklerimiz. Bir çıkmaz. Bir ‘’kendini çıkmaza sokmak’’
    Araf… Cehennemimiz de orası, cennetimiz de. İkisi için ayrı mekânlar, ayrı adresler, ayrı yayanlıklar yok. Bizim –ben ve diğer tüm iyi kararsızlar- için ikisi de aynı yerde. Renklerin damarlarımıza ulaşıp kanımızı alevlendirdiği yer de, kupkuru bir gırtlağın içilecek ancak bir yudum su bulabildiği ve bu miktarla boğazını asla tatile gönderemediği yer de burası.
    Bir bakıyorum ki otların ve gecenin içinde uzanan bu gövde, kendini otların ve gecenin içine de gömüyor kimi zaman. Bir şahsi karanlığın sonsuzluğundan korkmak ve bir şahsi ışıltının caddelerinde var olabilmek için kendini –hayatını değil- şekillendirmek… Bu iki durumun iki ayrı mekânına sahip olanlar içindi mutluluk ya da mutsuzluk. Keder ya da sevinç. Korku ya da ümit...
Oysa ben ve tüm diğer kalifiye kararsızların bu iki şehri birbirinden ayırabildiği hiç olmadı. Bu bilinçli bir tercih miydi? Hayır. Bu, aynı anda iki farklı âlemi tek bir gövdede yutmanın tanımıydı. Tanım… Araf…
    Cehennemin de kudreti var, cennetin de. Cehennemin de içine aldığı öznelerin hikâyeleri yazılabilir, cennetin de. Fakat arafta gezinen, arafta var ve yok olan biz, en büyük aynaların karşısında dahi görünmeyen ama küçücük bir su birikintisinde kendine bakmayı bilenlerin ne hikmeti, ne hikâyesi, ne rivayeti… Onlar –yani bizler- için ne kutsal kudret, ne cismani güç bir teori ya da pratik geliştirdi. Çünkü bizim aksimize, onlar kararlıydılar. Aldıkları ya da alacakları karar esnasında üzerinden geçtikleri yahut geçecekleri bitki böcek, duraksamaya neden olacak şeyler değildi:
Karar adında kara bir tahtanın üzerindeki karalamalar
En güzel bahçelere davet eden teneffüs zilini patlattılar
Ve şöyle dedi tüm kara tahtaya karalamalar yapan kara çocuklar: İş, iş, iş!
Karar aldılar ve bitti.
    Görkem gibi bir illüzyonun içinde barınan bu karar almaların karşısında, bizim dönecek sapak bulamamamızın, söyleyecek sözümüzün olmamasının ya da ‘’türküyü hangi çatıdan söylersek bir başkasının sınırına girmeyiz’’ düşüncelerinin hikmeti olur mu?

    Bir öngörüdür düzelteyim bir de: Karar almakla kararsız kalmanın estetize edildiği bu ‘’karalamamın’’ doğru haritası, onu ‘’Ah… Kimselerin vakti yok’’ misali okumaktan geçer. 

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...