1.10.2016

Fırtınanın İlk Saatleri

       Paralı buhranlar…
    Böyle söylemişti sonbaharın –şiirsel olsun diye değil, gerçekten bir sonbaharın- akşamında, yaşamını idame ettirmekte hiç de zorlanmayan filozoflar ve yazarlar için. Kimdi, neydi, nereden geliyordu? Çocukluğu, şimdiki yaşayış tarzına paralel bir çocukluk değildi. Olması da zorunlu değildi. Ama galiba, ilk gençliğinden itibaren edebiyat, sanat çevrelerine giren, aile hayatının da bu dünyadan izler taşıyan bir aile olmasını içten içe istediği zamanlar olmuştu. Ve bu hususta tanıdıklarına sıklıkla yalan söylediği de. Neden böyle yaptığıyla, niçin gerçeği söylemediğiyle ilgili kendisini defalarca sorguya çekse de nafileydi. Gerçeği, yani ailesinin kökenlerini, başına gelmiş iyi ya da kötü hatıraları olduğu gibi aktardığı nadirdi. Bunu yıllar yılı yaptığı için sonunda ilk anlattığı şekilde haz alamasa da bunu yapmayı sürdürüyordu. Oysa kendisine karşı bunun tam tersi bir ciddiyette, tam karşıtı bir sertlikte takınıyordu tavrını: Yaptığı her eylemi sorgulayarak ve bu eylemleri gerçekten mi yapıp yapmadığını gözlemleyerek.

    ‘’Başkasından kaynaklanmak olumsuzluktur.’’ Üzerine yıllarca düşündüğü, gözlemlediği konunun en az kelime ile anlatılmış bu halini seviyordu: Başkasından kaynaklanmak olumsuzluktur. Sonraları, yani artık söylediği bu yalanlara daha tecrübeli bir bakış açısıyla baktığı zamanlarda, aslında bu gerçek dışı açıklamalardan bir çıkar gözetmediğini, yalnızca bunlardan zevk aldığını fark etmişti. Ve geçmişindeki bu haylaz çocuğu anımsadığında ona kızmasına rağmen için için de gülüyordu. Çünkü kendisini her an sorguya çeken, her an kendi eylemlerinden şüphe edecek kadar kendine soru soran, davranışlarının kaynağında bir riya mı yoksa başlı başına bir gerçek mi olduğunu tartışıp duran bu insan, neden gerçeğe bu kadar düşkünken yalanlar söylüyordu? Paralı buhranlar yaşadıklarını iddia ettiği sanatkârlara kızması, yine aynı gerçeği arayış niyetinden kaynaklanıyordu. Bir arkadaşının kendisi için söylediklerine katılıyordu: Sen her şeyin farkındasın, demişti ona. Evet, bir başkasının yaşadığı olayın içine kendisini sokup hemen pozisyonlanabiliyor ve duruma bir açıklık ya da alternatif getirebiliyordu. Bu onun doğasında vardı. Birkaç farklı kişiliğin belirtilerini çok kolaylıkla üzerinde taşıyabiliyor, bir an ‘’o’’ olabiliyorken hemen bir başka anda da ‘’o’’ olabiliyordu. O: yani çoklu karmaşa.

    Ama gerçeği bulma yolunda çocukluğundan beri gelen bir dürtüsü vardı. Küçücük bir veletken dahi ablasının önce onu kızdırmasına ve ardından özür mahiyetinde kendisine bir kazak almasına karşı yaptığı yorum, o yorumu yapabildiği bakış açısı, kendisinde daima saklıydı. Şöyle demişti ablasına: Beni kırdın ve ben de buna sessiz kaldığım, bir tepki vermediğim için vicdanınla baş başa kaldın. Şimdi beni kırdığın için pişmansın ve aklınca benimle aranı düzeltmek istiyorsun. Oysa aranı düzeltmek istediğin tek şey vicdanın. Peki kendisini aylarca aramayıp sonra birden halini hatırını soran ve kendisini özlediğini ifade eden o yalancılar için dedikleri? Ki belki de en ve tek örnek gösterilebilecek yanı, ortaya attığı bu eleştiri kazanında kendi hatalarını da kaynatmasıydı. Şuydu cümlesi veledin: Kendini yalnız hissettiğin için özleyecek birilerini arıyorsun. Bunun adı vefa değil. Yeterince sosyalleşince hepsini unutacaksın.

    Gerçekle yalanı, başkasından kaynaklanmakla kendi gönlünden kaynaklanmayı bu kadar iyi ayırt edebilmesi, belki de kendinde fark ettiği tek faydalı ve yetenekli yandı. Ama buna rağmen elbette o bir bilge değil, bir amatördü. Satırlarını okuduğu yazarlardan çok şey –kendisi adına çok şey- öğreniyordu. Ve o denli gözlemlemesine rağmen hala kendisinde de fark etmediği riyaların ve koşullanmışlıkların olduğunu. Ama bu sarsıcı gerçekleri öğrenmekten memnun olsa da, bu tespitleri bir başkasından öğrenmek onun hoşuna gitmiyordu. Zira kendince öğrendiği, kendince gözlemlediği bir şeyde harekete geçebilirdi yalnızca. Şahıslar konusunda yalnızca kendince öğrendiği, gözlemlediği şeylerde… Yoksa bir başkasından öğrenilen bilginin de kendisini çoğu zaman bir koşullanmışlığa, ezberciliğe götüreceğini düşünüyordu, belki de emindi bundan. İnançla yaşadığı sorunlar da bu hususta ortaya çıkıyordu: Kendi emeği, duygusu olmadan bilgiler edinen insanların çoğu –fakat asla hepsi değil- ona göre ses kayıt cihazlarına benziyordu. Tuşa bastığınız anda söylediklerinizi, yalnızca söylediklerinizi kayda alan, bu söylenenlerle ilgili kafasında bir soru ya da merak oluşmayan ve kaydı dinlemeye başladığınız anda yalnızca bir başkasının cümlelerini tekrar eden ses kayıtlarının, kendileri olabildiklerine inanmıyordu. Ve uzak duruyordu böyle durumlardan. Zira o bir ses kayıt cihazı değil ama bir radyo olmak istiyordu. İçeriğini kendisinin belirlediği, kendi tercih ettiği şarkıların çaldığı bir radyo… Bu nedenle yükleniyordu kendisine, bu nedenle zorluyordu kendisini. Ve yaşadığı, yaşayıp geride bıraktığı her günün ardından ‘’görev’’ine en yakın hissettiği zaman hep ‘’an zaman’’ oluyordu. Eksikti geçen her gün. Her bir gün öncesi eksikti. Çünkü üzerine düşünüyordu. Düşünüyor, tartıyordu. Çekirge de kendisiydi, onu yakalamak için uğraşan avcı da. Ama ne yapsa etse çekirgeyi yakalayamıyor, çekirge her seferinde biraz daha ileri atılıyordu. Bu huzursuzluklarından da memnundu, öyle öğrenmişti çok önemli bir bilgeden, koşullanmamış bir vaziyette…

    An zamandan memnun olmayarak ve her daim ilerideki bir günün kusursuz olacağını zannederek geçirilen zamanın yanılgısına o da düşmüştü. O da bakmıştı uzaklara ve kendinden pek de emin olmayan beklentilerle yaşamıştı. Ama geçen her an zamanın da bir vakitler ilerideki bir zaman dilimi olduğunu ve aslında tek parolamızın kelimenin tam anlamıyla şu an olduğunu, gelecekteki bir günün de tıpkı dün gibi geçip gideceğini öğrendiği o zamanlar, evet o zamanlar onu cesur ve ‘’o anın adamı’’ yapmaya başladı. Ve öyle sevdi ki bu parolayı, öyle sımsıkı bağlanmak istedi ki ona, onu bu hararetten ve büyüden alıkoyacak çevrelere, sohbetlere, dünyalara girmeyi reddetmek istedi sonunda. Kimi zaman başardı, kimi zaman engeli oldu kendisinin. ‘’Kendisinin engeli olmak’’ duydunuz mu hiç bunu? Ve kendisinin engeli olanların en büyük hastalığının, bu engelin farkına varmamaları olduğunu? Neden ‘’varamamaları’’ değil de, ‘’varmamaları’’? Çünkü ikisi arasında büyük ve önemli bir fark var: İlkinde insan bunu istese dahi şartların ona asla –ama gerçekten ve gerçekten asla- müsaade etmediği gibi bir anlam ortaya çıkabilirken, ikincisinde rahatlıkla kişinin kendi iradesinden söz açabiliriz. Ona göre; bir savaşın ortasında kalmadıkça, ölümcül bir hastalıktan dolayı yataklara düşmedikçe ve yani buna benzer radikal hadiseler başa gelmedikçe insanın kendi başarısızlığı için ‘’yapamıyorum’’ gibi bir yargıya varması mümkün değildi, sadece ‘’yapmıyorum’’dan söz edilebilirdi. Ona göre aile, parasızlık, yaşanılan şehir, okunan okul gibi konularda sürekli şikâyet eden ve bir başka uğraşa vakit bulamadığını bahane eden insanlar kendilerini kandırıyorlardı. Otuzlu yaşlarda, olgun ve kendine güvenen bir kadının dediğini doğru buluyordu bu hususta: İnsan bir şeyi gerçekten istedi mi, sosyal hayatından da uykusundan da feragat edip o şeyle uğraşabilir. Kimi zaman ekmek almak için bile sokağa çıkmaya üşenip sigara almak konusunda hiçbir üşengeçlik belirtisi göstermemek buna en basit ve ilk örneklerden biriydi.

    Sorumlu olduğunu düşündüğü konular vardı ya da o öyle görüyordu kendini; dünyada sorumlu olduğumuz konular olduğunu… İyi, düşünceli bir aile varsa onlara karşı sorumluluk, iyi ve güzel bir hayaliniz varsa o hayale karşı sorumluluk, yaratıcı bir eser meydana getirme arzusu varsa da o ihtirasa sorumluluk insanın kendini zorlamasını, uyuyacağı vakitlerde son bir iki adım daha atmasını sağlıyordu. Ama ne dün ne de bugün insanların ortak duygusu bu olmuştur. Genelde farklı düşünen bir iki zırdeli gelir ve birtakım alışılmış tavırları alt üst eder, kendisinden sonrakilere tüm bu eylemlerini bırakır ve çeker giderdi. Evet, belki de dünya çoğu zaman böyle bir yerdi. Bu iddiasından, eğitim amacıyla bir araya gelen, idealleri ve gayeleri olan insanları ayrı tutuyordu. Çünkü gerek dün gerek bugün bir tek onlar kendilerini ‘’bir şeylere’’, mesela yaşama anlam katmaya adamışlar, vermişlerdi.
    Yaşam konusunda Albert Camus’un görüşlerine yakınlık duyuyordu: Kötülüğü hayattan çekip çıkaramayız ama insan, hayatına ancak bu kötülükle mücadele ederek bir anlam verebilir. Yazının başında da belirtildiği üzere ‘’paralı buhranlar’’ yaşayan insanların lüks kederleri ve daha da ötesinde o kederciklerin insanlar tarafından ciddiye alınmasıysa onun için bir işkenceydi.

    Belki biraz, belki de birazdan fazlaca bir insanın zihnini, duygularını, düşüncelerini aktarmaya çalıştım. Bu bir öykü mü, bir masal mı, yoksa sadece bir deneme mi hiçbirimiz bilemiyoruz. Teoriler, edebiyat kuralları bu yazı hakkında mutlaka bir değerlendirme yapacaktır. Ama bu yazı ne bir öykü hissiyatıyla yazıldı ne de amacı buydu. Amacı, çocukluğundan beri yalnızca gerçek eylemlerde bulunan biri olmak adına kendini zorlayan, köşeye çeken, bu bahiste kimi zaman başarılı kimi zaman bedbaht bir yaşantıyı aktarmaktı. Yazıldığı ve yayımlandığı andan itibaren de bu yazı, kimi okurlarca onaylansa ve haklı görülse bile, anlatmaya çalıştığı şeyleri insanların yeteri kadar hissetmeyeceğini, üzerine gerçek bir biçimde düşünmeyeceklerini biliyor. O halde, neden yazıyor? Deli mi? Hayır, tam aksine! ‘’Yazmasam delirecektim!’’

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...