2.10.2016

Dünyevî ve Arayışta Bir Yazar: Tolstoy


Seyyah, yırtıcı bir hayvandan kurtulmak için susuz bir kuyuya atar kendini. Orada, kuyunun dibinde bir ejderha görür, onu yutmak için ağzını açmıştır. Yırtıcı hayvan tarafından parçalanmamak için yukarı çıkmaya cesaret edemeyen, ama ejderha tarafından da yutulmamak için aşağıya atlayamayan bu zavallı, kuyunun duvar taşları arasında yetişen bir dalı yakalar ve ona sımsıkı tutunur. Elleri uyuşur... O sırada biri beyaz diğeri kara iki farenin, onun tutunduğu dalın çevresinde dolaşıp, dalı kemirmekte olduklarını görür. Havada debelendiği sürece, çevresine de bakınmaktadır. Çalının yapraklarında bal damlaları görür, dilini uzatıp bunları yalamaya koyulur... İşte ben de aynen öyleyim; ölüm ejderhasının kaçınılmaz bir şekilde beni beklediğini, beni parçalamaya hazır olduğunu bildiğim halde, hayatın dallarına tutunuyorum ve bu azaba niye düştüğümü bir türlü aklım almıyor. Ve şimdiye kadar bana teselli vermiş olan balı emmeyi deniyorum.

    Böyle yazar Tolstoy. Hayatın anlamını aradığı ve bu uğurda mücadele ettiği deneyimleri aktardığı kitabında: İtiraflarım. 1828 ile 1910 yılları arasında yaşayan Lev Nikolayeviç Tolstoy’un seksen iki yıllık uzun ömrü ilk gençliğinden itibaren her zaman gerçeği aramakla geçmiş ve bu hususta fizik, metafizik gibi başlıkları incelemiştir. Hayatını kusursuzlaştırma, hayatının dümenini tamamen eline alma fikri onu her zaman ‘’kendisini arayışa yollayan bir insan’’ haline getirmiştir. Daha da açmak gerekirse Tolstoy, kendisine göre hayatın belli başlı kurallarını çizmiş ve o kurallara göre yaşamaya çalışmıştır: 

Ama hayatının dümenini tamamen eline alma ya da kendini kusurlarından arındırma çabası bu liste ile de son bulmamıştır. Yazarın aynı zamanda gündelik günahlarını yazdığı bir de defteri vardır:

    Zengin bir aileden gelmektedir. 1851 yılında Rus ordusuna yazılmış ve Kırım Savaşı’na katılmıştır. Hiç durmadan tartan, gözlemleyen, başka başka öğretilere giden Tolstoy’un bu gerçeklik arayışı, bireysel hayatıyla sınırlı kalmamıştır. Rus köylüsünün yoksulluğu onu etkilemiştir. Gazete ve dergilerde yazılar yazmış, mülkiyet konusunda aldığı radikal kararlarla servetini köylülere dağıtmıştır. 1880’de yazdığı İtiraflarım, kendisini ve çevresini sürekli tartan bir adamın günlüğüdür. Rastgele açtığınız herhangi bir sayfasında dahi mutlaka bir şeyler tartılıyor, bir şeylerin sahici olmadığı öngörülüyor ve bu nedenle gerçek tekrar ele alınmaya çalışılıyordur.
Notos dergisi Haziran-Temmuz 2016 sayısında bir Tolstoy dosyası hazırlamıştı. Şu an elimde olduğu için hakkında yazılan bazı cümleleri size aktaracağım:

Tolstoy’un yabancılaşmış insanı kendine o sonu gelmez ‘’Kimim ben?’’ sorusunu değil, ‘’Neden buradayım ve nereye gidiyorum?’’ sorusunu sorar. Kendini tanıma sorunu çoktan çözülmüştür. Vurgudaki bu fark esas önem arz eder ve Tolstoy’un gerçekçiliğinin meziyetlerinden biridir. (Ernest J. Simmons, Çeviren: Yasin Sofuoğlu)

Ateş bir imgedir. Prometheus aslında bilgiyi/ aydınlanmayı çalmıştır tanrılardan. Aynı eylemi Tolstoy da yapacaktır. Evet, o da kendi yoksul köylüleri ve bütün umutsuz insanlar için birçok riski göze alacak, yeryüzünün daha güzel bir yer olması için, insanın daha iyi olabilmesi için cesurca fedakârca çabalayacaktır. (Ahmet Ümit)

Tolstoy’un Rus düşünce tarihinde değeri hala çok büyüktür. Düşüncesinin aşırılıkları, mükemmeliyetçiliği ve soyut ahlakî ilkeye tek taraflı bağlılığı, Rus düşüncesinin ana ve belirleyici öğelerinden birini sınırına getirmiştir. (Vasili Vasilyeviç Zenkovski, Çeviren: Kayhan Yükseler)



    Yine aynı dergide çok güzel bir ifade vardır: ‘’Dostoyevski ruhanî, Tolstoy cismanî olanla ilgilenir.’’ Bu açıklamayı baz alıp bir şeyler daha ekleyecek olursak; Bu büyük Rus yazar, bir ev inşa etmek ister: Gerçekliğin evi. Ve bu inşaya başlamak için en sahici kumu, en sahici demiri, en sahici çimentoyu bulması gerekmektedir. Tolstoy otuz yıl boyunca, bu evi inşa etmek adına en sahici malzemeleri bir bir aramış, bulduğunu sandığı zaman bir süre sonra elinde gerçek bir malzeme olmadığını öngörmüş ve tekrar en hakiki gereçleri bulmak adına yola koyulmuştur. Sonunda vardığı noktayı gelin İtiraflarımdan okuyalım:

    Bizim çevrenin –en direkt haliyle; zengin kesimden söz ediyor- dindarlarının bütün hayatı, inançlarıyla çelişkideydi. Çalışanlar arasındaki dindarların bütün hayatı ise, din bilgisinin verdiği ‘’hayat anlamı’’nın bir onayıydı. Ve ben, bu insanların hayatına ve inancına gittikçe daha yakından bakar oldum. Ve ne kadar yakından baktıysam, şuna o kadar çok inandım ki, onlar için din, gerekli bir şeydi. Onlar için sadece o, hayatın anlamını vermekte, hayatı mümkün kılmaktadır. İnançsız bir hayatın mümkün olduğuna inanan, ancak binde bir insanın kendini dindar saydığı bizim çevrede gördüğümün tersine, onların çevresinde binde bir inançsız var. Bütün hayatın tembellik, sefahat için akıp gittiği bizim çevrenin tersine, gördüm ki, bu insanların bütün hayatı yorucu bir çalışma içinde geçiyor ve onlar hayatlarından memnunlar… Sonra, çoktandır içimde hazırlanan ve tohumlarını içimde taşıdığım bir ihtilal oldu. Bizim çevrenin zenginlerinin, varlıklıların ve kültürlülerin hayatı artık bana iğrenç gelmekle kalmıyordu, üstelik benim için bunların hiçbir anlamı kalmamıştı. Bütün davranışlarımız, görüşlerimiz, bilimimiz, sanatlarımız, her şey benim için yeni bir anlam kazandı: Anlamıştım ki, bütün bunlar oyuncaktan başka bir şey değil. Bunlarda bir anlam aranmazdı. Oysa çalışan bütün halkın hayatı, gerçek değeri içinde önümdeydi. Anlamıştım, hayatın kendisi buydu. Bu hayata verilen anlam, gerçekti. Ve onu kabul ettim. (Tolstoy/ İtiraflarım/ Sis Yayıncılık/ İngilizceden çeviren: Funda AYDIN)

4 yorum:

Kiraz Çiçeği dedi ki...

Ne mutlu ki bana bu güzel insanın evini ziyaret etme şansım oldu, o zamana kadar bu kadar yakından tanımıyordum Tolstoy'u.
Yazını da gerçekten çok beğendim, gerçekten çok güzel yansıtmışsın, insanı Tolstoy'u okumaya daha bir teşvik ediyor :)

Mert dedi ki...

Teşekkür ederim.
Bu arada, sahi mi? Nasıl bir ev? Çok özendim, kıskandım :)

Kiraz Çiçeği dedi ki...

Çok değişik çok güzel bir ev, buraya fotoğrafını eklemek istedim ama bulamadım nasıl yapılır.
Her çocuğunun ayrı bir odası vardı ve her biri kendi zevklerine ve ilgi alanlarına gore döşenmişti çocuklarına bu anlamda özgürlük tanımış, evin içinde kocaman doldurulmuş bir ayı vardı :) kocaman bir misafir salonu ve kadınlara ait ayrı bir misafir salonu daha var. Uzun bir dönem eşiyle beraber yatak odası olarak kullandıkları oda bahçeye açılıyordu, bahçesi de kocaman. Bu odada çalışmalarını eşi kontrol ediyormuş, sonra da bu görevi kızı devralmış. Ayakkabı yapmayı seviyormuş, günün her saati belirliymiş onun için, çalışma odası falan çok enteresandı :)
Böyle bir insan için olağanın ötesinde mütevazı bir evdi, bizim kültürürmüzden çok farklı olsa da ve hatta bir müzeye çevrilmiş olsa da insan yine de kendini o evde gerçekten bir ailenin evinde gibi hissediyordu. Değişik bir tecrübeydi, umarım bir gün senin de görme şansın olur, tariff etmesi zor bir deneyim :)

Mert dedi ki...

Umarım. Çok isterim o evi görmek, çalışma odasında neler yaptığını hissetmeye çalışmak. Yeni yazılarda görüşmek üzere, diyelim :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...