6.10.2016

Çağımıza Yapılan En Büyük Hatalardan Biri

    Zihnimin derinlerinde –ya da belki sığ kısımlarında- bir düşünce yakaladım mı, onu kaybetmemek için bir uğraş veriyorum önce. Uçup gitmesin, ‘’dilimin ucunda’’ dediğim ama asla söyleyemediğim sözcükler gibi yok olmasın diye pür dikkat o düşüncenin içeriğine dalıyorum. Sonra fikir –nasılsa- kendiliğinden bir çözüme, yoruma ulaşıyor. İşte tam o an; bana mucizevi gelen bir şekilde bir şeyleri çözdüğümü hissettiğim tam o an, acı çekmeye başlıyorum. Gözlerim bir eşyanın varlığının farkında bile olamayabiliyor, zira gözlerim boşluğun bile tanımlamak için yetersiz kaldığı bir yere –bak adını koyamadım- bakmış oluyor.
    Yorumladığım ve doğru ya da hiç değilse farklı olduğunu düşündüğüm bu fikri bulabilmem, evvela kendimi farklı hissettiriyor. Dışarıdaki yahut yan odamdaki insanların bilmediği, görmediği, sesini ve kokusunu tahmin dahi edemeyecekleri bu ‘’şey’’i kalabalıklar arasında yalnız benim çözdüğüme inanıyorum. Ve birkaç saniye bu durumun zevkine kapılıyorum, ama yalnızca birkaç saniye. Sonra hemen, bu duygunun beni neye dönüştürebileceği, bana ne yapabileceği hakkındaki yargılarım tekrar kendime gelmemi ve kendim hakkında olumlu pek bir şey düşünmememi sağlıyor. Evet, ‘’sağlıyor’’ diyorum, çünkü bunun olumlu bir şey olduğuna inanıyorum. Kendi yargıcı olmayan insanlar, başkalarının yargıcı oluyorlar. Kendini yargılamayan insan, bu kotayı diğerlerini eleştirmekle dolduruyor. Aman ne eleştiri...
    İşte yine böyle bir düşünceye ve düşünceyi yorumlamaya sahibim. Şimdi, bu an, bu gece. Artık insanlarla aramda milyonlar var ya da ben öyle hissediyorum. Ama zaten her şey ‘’o anda’’ kendini nasıl hissettiğinle alakalı değil mi? En büyük düşünürler dahi, aşk acısı çekerlerken kendi öğretileri hakkında kendileriyle çelişkiye düşmezler mi? Hissediyorum ki, şu an aklımda dolanan düşünce ve vardığım yorum bana bir özellik, bir ayrıcalık katıyor. Bunu elbette şimdi değil, o düşünce kafamın içinde dolanırken –ve birkaç saniyeliğine- hissediyorum. Çocukluğumdan beri kendim hakkında bildiğim yegâne şey; zararıma da olsa, yararıma da olsa bir şeylerin ardını merak etmek, topluluklar içinde ağza gelen sözlerin ötesinde, dile gelmeyen ve yalnız kalmadıkça da gelmeyecek olan sözleri araştırmak. Duyduğum, gördüğüm, okuduğum şey zihnimin mağarasında sıkı bir denetimden geçmeden oturma iznini alamıyor. Bu denetimi kurdum, çünkü bunu yapan zihnin aynı şekilde bir cani olabileceğini de biliyorum. Ve çocukluğumdan beridir hakkımda bildiğim ‘’ikinci yegâne’’ şey, bundan korktuğumdur. Evet, her lafa bir cevabı olan, söyleyen ama asla yeterince düşünmeyen, eleştirisini konumun ya da paranın getirdiği rahatlıkla yapan insanlar gördüm. Kendilerinden daha üst bir mevki yanlarında bulunmadıkça kendilerini kral, padişah, herhangi bir konuda en çok bilen yaptıklarını gördüm. Ve ne yazık ki bu, bir sanatkârın ukalalığına benzemiyordu. Bu düpedüz soygundu. Dünyanın bugünkü haline gelmesindeki başat etmenlerden biriydi.
    Yazımı masallara bağlamadan, ilk cümlelerimde sözünü ettiğim şu düşünce ve onun yorumu hakkında size açılsam iyi olur. Bir kere bu düşünme serüveni, karmaşık ve üzerimde yoğun hisler bırakan bir serüven olduğu için, söze neyle, nasıl başlarsam başlayayım yetersiz ve çocuksu geliyor. Ama bunu paylaşmalıyım. Üç beş kişinin ötesinde okuyanın ya da üzerine düşünenin olmayacağını öngörüyor olsam bile.
    Düşüncem; çağımızın halleri üzerinedir. Yatağına çekilip lambayı söndüren ve kitap okumak için bir diğer ışığı açan okurlar günden güne azalıyor. Böyle bir şeyi belki de artık kimseye kabul ettiremezsiniz. Araştırma deseniz; kiminin vakti yok, kiminin sabrı, kimi de mühim görmüyor bu tip bir eylemi. Belki dünya bundan bir elli sene önce de böyle insanlarla doluydu, ama bugün istatistikler, haberler bize gösteriyor ki bu ne menem olduğunu bilemediğim(iz) bir çağ. Kültürler yok edilmekte, geleneklerin para hırsı altında ezilecek bir yeri dahi kalmadı. Hepsinden de mühimi; buna karşı bir alternatif yaratacak insanların, yani televizyon izlemeyip radyo dinleyen, en çok satılanları değil dünya ve Türk klasiklerini okuyan, telefonundaki uyduruk not defterini değil gerçek bir not defterini kullanan, yazları klüplerde çalması için yapılan albümleri değil hakikaten bir sanatkârın beste ve sözlerini dinleyen insanların yok oluyor olması ya da serpilip gelişememesidir. Bu boşlukta bizi eğitecek, nitelikli bilgi ve kitaplara yönelmemizi sağlayacak hocalar neredeler? Öğrencisine nasıl yaklaşacağını bilen ve otoritesini sevgiden alan o hocalar artık neredeler? ‘’Paranın tuncu, insanın piçi’’ mi artık ve sonsuza dek?
    İşte böyle bir çağın hastalığını hepimiz belirli izlerle taşıyorken, bitmek tükenmek bilmez bir para kazanma ve harcama hırsı bütün dünyayı kasıp kavururken, en kötüsü de insanların merakları ölmeye yüz tutmuşken, yapılacak en kötü şey; bu dünya üzerinden bir şeyleri estetize etmektir. Hepimiz Big Fish filmindeki o huzurlu ve mutlu köyde olsaydık, evet belki o zaman yıldızlara şiirler yazabilir ya da kuşların cıvıltısı ve bahar arasında bir paralellik görebilirdik. Ama ben hali hazırda ne bir yıldız görüyorum, ne bir kuş, ne de bir bahar esintisi. Daha doğrusu onların tekrar kazanılması gerekiyor. Çünkü ay da hep yerindedir, güneş de. Rüzgâr eseceği, deniz verdiklerini alacağı zamanı bilir. Çiçekler açar, çiçekler kapanır. Sararır yapraklar, tekrar açılır. Bahar da gelir, yaz da. Bizi çevreleyen tabiat, görevini her zaman tam zamanında yapacaktır. Değişen, kirlenen ve kirleten biziz, bizleriz. İnsan evladı! Evet, yıldızlara da şiir yazılacak gün gelir, ama bunun için önce yaşamın içindeki yıldızları bulmamız gerekmez mi? Evet, çiçekleri koklayacak günler gelir, ama önce çiçekler, hem mecaz hem de gerçek anlamda çiçekler için toprağı, hem mecaz hem de gerçek manada toprağı sulamamız gerekmez mi? Kuşların cıvıltısıyla bahtiyar olacağımız günler gelir, fakat önce kanadın ve uçmanın ne olduğunu ve buna neden ihtiyacımız olduğunu bilmemiz gerekmez mi?
    Öyleyse bu dünyaya ve onun insanlarına bugün yapılacak en kötü şey, bu dünyayı ve onun insanlarını estetize eden filmler, müzikler, yazılar meydana getirmektir! Bizler bugün, ismi asla konmayacak olan bir ‘’dönüşüm’’e girebilmek için gerçekleri olduğu gibi görmeliyiz. Ve çevremizi saran ve bizlere gerçekleri göstermekle yükümlü olması gereken şeyler hiç durmadan hayatı ve onun insanlarını estetize etmeye devam ediyorlar! Pop, villalarda geçen ve hiç kimsenin parasız kalmadığı diziler, aptal komedi filmleri, zippo çakmağa olan zaaf… Hepsi boş laf! Hepsi kendimizde görmek istediğimiz ama bunu bir eşya, bir figür ile gerçekleştirdiğimiz şeyler. O halde soru şudur; eşya mı yaşıyor, biz mi? Giydiğimiz t-shirtler ve onlara yüklediğimiz anlamlar… O halde soru şu; biz mi o t-shirt ü aldık yoksa o mu bizi –çemberine- aldı? Yirminci birinci yüzyıl insanı ve de özellikle genci, bu arafın içinden nasıl kurtulacak? Sahip olması gereken bir hayatı olduğunu ona kim hatırlatacak? Eşyalar tarafından yaşatılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuzu kim fısıldayacak kulaklarına? Estetize etmeyen her şey! Ama bu sorumluluğu taşımak elbette estetikten yoksun olmayı gerektirmemeli. Estetize edilmeyen bir estetik yaratılmalı. Tabi insanları ahmak yerine koyan ve ‘’uyanın!’’ diyen o çokbilmişlerden olmadığımı, onları sahici bulmadığı belirtmem gerekiyor ki bu cümleyi yazarak belirtmiş oldum.  

    Sonuç olarak, gerçekleri göstermek bir çözüm, formül müdür tam olarak bir şey diyemem. Denemek ve gerçekleri yansıtma, aktarma biçimimizi geliştirerek kendimize bir bölge bulmak gerekir. Ama emin olduğum ve bundan sonra demekten çekinmeyeceğim şey; estetize etme, yani yalanlama, gerçeğe aykırı süslemeler yapma bu dünyaya ve onun insanlarına yapılan en büyük hatalardan biridir. Hele hele bu çağda. 

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...