22.08.2016

Şimşekler Bana Uğradı Bu Sabah

    Burası ''anda yaşayan bir blog'' olduğuna göre, size sadece o anda hışmına uğradığım düşünceleri göstermekle kalmayıp beni o düşüncelere iten koşul ve süreci de anlatmak isterim. Şu an yaklaşık son on dakikası kalmış bir film izliyorum. Film beni tek başına birazdan yayımlayacağım yazıyı yazmaya itmedi, başka süreçler de var. Kaçınılmaz olarak tekrar ve bir süre daha sevmediğim o işte çalışmam gerekmesi, çünkü Eylül ayında hem harç, hem kira, hem de harçlığımın hepsini aynı anda ailemden isteyebilecek bir durumum olmaması, bu nedenle kendimi tekrar henüz böceğe dönüşmemiş bir Gregor Samsa'ya dönüştürmemin gerekliliği... Gece izlemek üzere açıp uyuyakaldığım ve sabahın erken saatlerinde izlemeye koyulduğum ve şu anda da -dediğim gibi- yaklaşık on dakikası kalmış filmi bitirince, geleceğim. Siz tabi ki o bekleyiş süresini fark etmeyeceksiniz. 

    Evet, filmi bitirdim. Öncelikle beni böylesine heyecanlandıran ve yazı yazmaya iten bu güzel, heyecanlı, yaşamı okumak konusunda fikir veren bu filmi anlatmakla başlayacağım: Groundhog Day. ''Bugün Aslında Dündü'' olarak Türkçe'ye çevrilen, yönetmenliğini ABD'li Harold Ramis'in yaptığı, bin dokuz yüz doksan üç tarihli film, içinde biraz bilim kurguyu, bu vesileyle bir mesajı ve kimi dakikalarında da romantizmi barındırıyor. Phil Connors isimli hava durumu sunucusu kendini beğenmiş, insanları hor gören ve onlara karşı soğuk, mesafeli bir kimsedir. İşi gereği ekip arkadaşlarıyla beraber -toplamda üç kişiler- geleneksel bir şenliği ve o şenliğin hava durumu ile ilgili olan kısmını haber yapmak üzere bir kasabaya giderler. Tarih şubat ayının ikisini göstermektedir. Ancak bir problem vardır ki, Phil ertesi güne uyandığında tarih ve kasabanın yaşantısı yine aynı günde kalmıştır. Bunun farkında olan Phil, şaşırma ve çaresizlik evresini geçtikten sonra, istediğini yapabileceğini çünkü nasıl olsa ''ertesi gün''ün hiç gelmeyeceğini fark eder. Bu nedenle sokakta karşılaştığı insanlara olduğundan daha umursamaz davranır, umumi alanlarda davranmaması gerektiği şekilde davranır. Bu evre de uzun sürmeyecektir. Phil, her günün aynı -yani iki şubat- olduğunu ve bu nedenle ertesi gün için bir sorumluluk taşımayacağını anlamasına anlar fakat artık tekrarlanan zaman dilimini daha güzel, hayatının hakkını vererek yaşaması gerektiğine inanır. Sokakta umursamadan yanından geçtiği insanlardan tutun da, denemek için bugüne dek hiç düşünmediği eğlence ve deneyimler onu bekliyordur. ''Yarın korkusu'' taşımayan kahramanımız, artık daha cesur, denemekten korkmayan, eldeki imkanlarla yapılabilecek en güzel eylemleri gerçekleştiren biri haline gelmektedir. Phil, artık nasıl yaşaması gerektiğini öğrenmiştir! Kasaba halkı onu tanımaya, cömert davranışlarından dolayı sevmeye başlar. Tabi ertesi gün bunları tekrar yapması gerekecektir...

    Şahsen temelinde edindiğim fikir şudur: ''Normal'' yaşadığımız her gün, bir önceki günün aynısıdır. Gittiğimiz mekanlar, konuştuğumuz insanlar, uyuduğumuz ev farklı dahi olsa, denemeyi, tutkuya cevap vermeyi, hepsinden önce de ''tutkuya, hayale kapılarımızı açmayı'' bıraktığımız her gün, tek bir gündür. Çünkü aynı şeyleri hisseder, aynı şeyleri tecrübe eder ve başka bir manzaraya bakamayız. Sahip olduğumuz tek manzara ''rutinin ölümü ve aslında yaşamı unutturan sıkıcılığı'' olur. 


    Müthiş bir gerçekliği gayet basit bir şekilde anlatan film, benim ''şu anıma'' fevkalade eşlik ediyor. Filmin teknik kısımları bir yana, konusu ve işleyişi olarak eleştirebileceğim tek şey şudur: Film bir erkek ile bir kadının birbirlerini sevmeleri ile son bulur. Yani mutlu son aşktır. Ancak birbirine aşık olan iki insanın sonraki hayatları gösterilmemiştir. Bu benim her zaman eleştirdiğim bir finaldir. Şöyle ki, filmlerin bir şeyi estetize etmesi, içinde bulunduğumuz dünyanın gerçekliğinin dışına çıkması hepinizin malumudur. Ben buna hep karşıyımdır. Çünkü mutlu son illa ki aşk olamaz. 

    Bu eleştirimin haricinde film bana çok güzel bir ilham kaynağı olmuştur. Belki zaten bildiğim bir şeyi söylemektedir: Yaşamını renklendir, çeşitlendir, demektedir. Ancak bildiğimiz bir şey olsa bile, o gerçeği bir başkası aracılığıyla duymak bize her zaman etki eder. Tüm ömrümü geçmişte iyi gitmeyen şeyleri kendime dert edinerek ya da gelecekte olacak şeylere karşı bir soru işareti ile yaklaşarak geçirmek istemiyorum! Bana öyle geliyor ki, bu konuda hepimiz hemfikirizdir. Şimdi dışarı çıksam ne yapacağımı ya da evde otururken ne yapmam gerektiğini kelimesi kelimesine bilmiyorum. Hatta belki beni etkileyen bu mükemmel anlatıya sahip filmin bana verdiği ilhamı kötü ve sıkıcı bir günümde unutacağım. Çünkü insan böyledir, duygusaldır. Ama bana karanlıktan ve bataklıktan çıkabilmemin yollarını anlattı. Yaklaşık bir yıldır yazdığım yazılara bir göz atarsanız, temelde hep ve hep aynı şeyi anlatıyorum: Yaşamı yaşamak. Yaşam tarafından yaşatılmak değil! Bireysel hayatlarımızı renklendirmek, ona çeşitlilik katmak, adeta bir fon müziği açıp da dinliyormuş gibi davranmak bizim elimizdedir. Üşenmemek, bir heyecana saygı gösterip onu yaşatmaya çalışmak bizim elimizdedir. Aksilikler olur, olmaz mı! Ama geçmişten bugüne sevdiğiniz insanların biyografisine bakarsınız size şöyle diyeceklerdir: Hangimiz başı dertte değildi ki? Önemli olan aksilikleri, tasaları üstesinden gelinebilecek bir şey olarak görmek ve ona göre davranmaktır. Bireysel olarak hayatlarımız çoğu zaman bizim elimizdedir. Toplumsal düzenin, gerçekleştirilen politikaların, sürekli aldığımız şeylere gelen zamların etkisini hissetmeye, bunun zorluğunu çekmeye elbette devam edeceğiz. Ama var olan koşul ve gerçeklerin farkında olup bir yol çizmek, o yolu yürümeyi denemek! İşte ölürken bizi ''keşke'' demekten alıkoyacak ve ardımıza dönüp bakınca yaptıklarımızı hatırlayıp bizi duygulandıracak olan şey! Hayatın bireysellikten ibaret olmadığını, toplumun, maddî sıkıntıların ve yani her şeyin bizi mutsuz ettiğini mi söylüyorsunuz? Evet, hemfikirim sizinle! Bu dünyanın çoğu zaman böyle sürüp gittiği konusunda ben de sizinle hemfikirim! Ama kendimize bakılacak ve içine girip gezilecek bir manzara bulamadıkça daha yüzyıllarca böyle sürüp gidecektir bu! Ve yüzyıl sonra da bir başkası aynı şeyleri söyleyip göçüp gidecektir dünyadan... 

    Muhtemelen yarın, çalışma koşulları ve ücreti pek de iyi olmayan o işe geri döneceğim ve okullar açılana kadar da orada çalışmaya devam edeceğim. Evet, bunu ben de istemezdim. Ama sızlanıp burçlara, beni ''denedim!'' demekten alıkoyan her şeye kendimi teslim edeceğime, ringde olmam gerektiği gün o ringe çıkacak ve kendimi göstereceğim. Kimsenin metodu kimseye uymaz, herkes kendi ilacını bulabilir ancak. Ben de size tam olarak bundan bahsediyorum. Bir metodu ve rengi kendi kendinize bulmanız gerektiğinden ve bulabileceğinizden. Sevgiler kardeşlerim! Sevgiler dostlarım! Sevgiler adını bilmediğim gizli arkadaşlarım! Sevgiler...



Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...