20.08.2016

Başlık Bulamıyorum Ben

Yaz için çok daha başka planlarım, isteklerim vardı. Gidip görülecek köyler, şehirler, sokaklar ve maceralar tasarlıyordum zihnimde. Hayır, macerayı tasarlamıyordum. Ama bir macera isteği pekala mevcuttu, hala öyle. Yaz bitiyor, ilk yılımı geçirdiğim bu şehirde ikinci yılımı geçireceğim: Daha akıllı, daha bilgili, daha tecrübeli. Muhtemelen bu böyle sürüp gidecek; ne zaman geriye dönüp baksam salt bu olmasa da şunu görüyorum: Şimdiki halime, zihnime kıyasla aptal bir çocuk. On sene öncesine dönüp kendini akıllı olarak görmek ne de berbat bir şeydir zaten! 

İzmir'in Bademler köyünü gezmek istemiştim aylar önce, yaz geldiğinde. Ama tüm bir kış, parayı çar çur edip içkiye, sigaraya, ''o anda'' işime gelen şeye harcadığımdan, yazın parasız kaldım ve idare etmem gereken bir eve, doyurmam gereken bir karna -kendi karnım- sahip olduğum için haftalardır çalıştım, çalışıyorum. Şunu bir kenara bırakalım: Şu ''temkinli ve saygılı'' çocuklardan olmak benim için intihar olurdu. Ben saygıyı bir mezarlık gibi sessizce göstermeyi yeğlerim. Ve herkes bilir ki, mezarlıklar ürkütücü de olsa en güvenilir yerlerdir...

Ama yaş aldıkça, gün geçtikçe kapitalizm sistemi ile herkes daha çok karşılaşıyor. On iki yaşında bunun gerçekliğini hiç hissetmeyiz ama yaşın yirmi dörde göz kırptığı şu zaman diliminde, ben hissetmeye başlıyorum. O zaman hala on iki yaşındaymış gibi davranmamak gerektiğine geliyorum. Sözün özü hazır imkan ve fırsat varken paramı biriktirmekten yana bir karar aldım. Ben bu yolda yalnızım, sen bu yolda yalnızsın. Bunu inkar edersek aptallaşırız. O halde karar alabilme ve o kararı hayata geçirebilme iradesine sahip olmalıyız. Ama yalnız bununla kalmıyor elbet, yürüdüğün yolda senin için hiçbir şey bir süs eşyası, bir plastik meyve yani bir yanılsama olmamalı. Yürüdüğün yolun -tabi eğer bir yolun varsa- yanında yamacında karşına çıkanlar: Arkadaşlar, seni sevmeyenler, işini zora sokanlar ya da nesneler ve kavramlar... Hiçbiri süs eşyası değil, olmamalı. 

Bakmayın böyle konuştuğuma. Ben de tırnaklarımı, daha sonra bana ağrı verecek kadar yiyorum. Ben de sabahları kahvaltı etmiyorum bazen, hatta uzun zamandır uyanır uyanmaz aklıma gelen ilk şey bir şey içmek. Çünkü kuru bir boğazla sigara içemem. 
Bakmayın böyle konuştuğuma. Aynı bok çukuruna ben de saplanıyorum, hatta hayatı okumak ve ona dair konuşmaktan çok uzaklarda, bir bitki gibi öylece durduğum zamanlarım da oluyor. Ama her seferinde, sanki özüme dönüyormuşcasına tekrar zihnimin ve yüreğimin üstünden yorganları kaldırıyorum. Açıyorum ışığı, açıyorum camı pencereyi...

Bir de galiba şöyle bir şey var ki; yirmili yaşlar en ahmak çağlar oluyor. Neyi seçeceğimizi bilemediğimiz, kafamızda hep bir soruyla gezindiğimiz, beslenmemize pek dikkat etmediğimiz, belki bazen bir karaktere özendiğimiz çağlar. Ama daha hamur pişerken bu çağdan da bir iki malzeme illa ki alacak. Tekrar iş bulmam gerekiyor, en azından okul açılana dek. Boktan bir harç ödeme mevzusu eylül ayında yine başımızın etini yiyecek de ondan! Yok abi yok! İstersen hiçbir filozofun edinemediği bilgileri edin ''hakikat'' hakkında, istersen yepyeni bir öğreti, kuram, akım yarat ve at ortaya. Her gün sokaklarından geçtiğimiz, ekmeğini yediğimiz, araçlarına bindiğimiz, kadınlarını sevdiğimiz, mekanlarına gittiğimiz, özlemini çektiğimiz, ağacını suladığımız, kedisini sevdiğimiz, kalabalığına küfrettiğimiz, kepenklerini açtığımız, insanından bıktığımız, insanını sevdiğimiz, kızdığımız, neşelendiğimiz, eğlence aradığımız, hastalandığımız, öldüğümüz, doğduğumuz şehirler...

Bu üç nokta kısmına yazmaya niyetlendiğim şeyi yazmaktan vazgeçtim. Çünkü eleştireceğim o şeyle yeterince mücadele ettiğimi sanmıyorum ve böyle bir riyakarlığı -size değil- kendime yapamam. Alışılagelmiş kalıpların ve cümlelerin canı cehenneme! Hadi eyvallah...


Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...