14.06.2016

Sakıncası Yoksa Tekrar Merhaba

    Merhaba. Geçen altı gün boyunca ne yaptığımı yine yarım yamalak hatırlıyorum: Sanırım biraz sınavlar, biraz eğlence, biraz iş güç, biraz bütünlemelerden sonrası için oluşturduğum rotamı daha  da detaylandırma eylemleri... 

    Geçtiğimiz kış dönemi, yani -genel bir kitle için söylersem- çalışma dönemi yine her dönem ve devirde olduğu gibi hepimizin hayatında iyi ve kötü pek çok değişiklik yarattı. Ama aslında dönem ve devirler kadar bu değişikliklerin yaratılmasında kendimize de bir pay düştüğünü ne kadar öğrendik? Bilinçli olarak bütünlemelere bıraktığım birkaç ders nedeniyle hala sınav atmosferini yaşıyor, hala özgürlüğümü ilân edemiyorum. Görünen o ki şu bozulmaya yüz tutmuş makarnayı pişirip yedikten sonra yarınki sınava hazırlığa girişeceğim. Beş yıldızlı bir otelin havuz kenarında inek gibi geviş getirmeyi sevmediğim için; tatil planıma her zaman dahil olan kitaplarla bir an önce buluşmayı arzuluyorum. Bu kış ben de çok çalıştım; para kazanmak için çalıştım, geldiğim bu yeni şehirde delirmemek için çalıştım, sokakları ve insanları tanımak için çalıştım, uyumamak için çalıştım, toplumsal her olayda çileden çıksak da sükunet içinde kalmaya çalıştım...

(Makarnayı kontrol edip geldim.)

    Burası biraz ölü bir yer. Belki atmosferinden, belki öğrencilerin esas kaldıkları yerlere yakın bir konumda olmasından, belki kimsenin kendine göre alternatif bulamamasından... Yeni bir eve taşınacak olmamla beraber, bütün bu çalışma dönemi boyunca kaldığım yer kalabalık olmasından ötürü çok fazla gürültülü, çok fazla bağır çağır bir yerde. Ama evin dışarısına bakacak olursanız; büyük ve yemyeşil bir bahçe, elma, vişne, dut ağaçları, yeşil soğan ve marul, kediler, köpekler... Bu büyük yapıda şu an benden başka kimse olmadığı için, fevkalade bir şekilde keyfini çıkarıyorum şimdilerde. 


    Bir vakit tekrar burada kalsam mı? diyor olsam bile, bu huzurun ve kendimle baş başa kalabilmenin yalnızca, herkesin evine dönmesinden kaynaklı olduğunu hatırlayıp bundan cayıyorum. Gireceğim birkaç sınavdan sonra artık Haziran'ın sonlarına doğru özgürüm. Daha doğrusu, istemediğim satırları ezberleyip sınavlardan yüksek not alma tutsaklığından kurtuluyorum. Sonra mı? Sonra gideceğim, hayal kuracağım, göreceğim yerler var. O gezi serüvenini de buraya aktaracağım tatile sayılı günler kaldı. Bu arada makarnayı yedim ve gerçekten bozulmuş. 

    Bu kış az önce de bahsettiğim gibi pek çok konuda çok çalıştım ve hemen hepsi de erken kalkmama neden olan mesailerdi. Sıkıntıdan patlayacak kadar olduğum zamansa tek bir şeyle motive oldum diyebilirim: yazın gideceğim ama neresi olduğunu -hala- bilmediğim sokaklar, evler, insanlar ve yollar. Sevdiğim bir twitter kullanıcısının dediği gibi: 

Kavramlar, hedefler ve gelenekler bizi ayırır. Yollar ise birleştirir.

    Kavram, hedef ve geleneği bir kenara bırakıp bizi birleştirecek olan yollara düşmek için son kerte ciddi bir çalışma ile şu lanet olası dersleri verip artık gitmek istiyorum. Biraz aldatıcı değil mi şu işler? Yoklama kağıdında adının yanına defalarca çizikler atılmıştır, derslerde olan bitenden pek haberdar değilsindir, defterine baksan en son yazdıklarınla şu anda işlenen konular arasında haftalar vardır ama tüm bu ''tembellik'' zamanlarında sen -yani ben- gidip bir yerel gazetede yazmak için toplantıya katılmışımdır, Rilke okuyup onu anlamaya çalışıyorumdur ya da hiçbir şey yapmayıp hayal gücümün getirdikleriyle bir yerde oturup bir şeyler karalıyorumdur. Yani derslerin olduğu süre zarfında ruhu başka yerde olup da bedeni sınıfta bulunanlar, yoklamaya imza atabildiği için sınıfın gözdeleri, bilinen ve çalışkanları olur ama sen okuduğun bölümle son derece paralel bir ya da birkaç konu adına sokaklardasındır. Ama neticeye bakan dünyada, hayallerimiz bizden başkasına kalmıyor. Sistemin gerisinde kalmamak için sevmediğim ve ezber yapıp geçilmesinin herkesin malumu olduğu bu ''eğitim''e tamamen yüz çevirmek, beni tavşan eleştirdiğim şeyi ise dağ yapar yahut da odasına gizlenip ailesiyle konuşmayan bir çocuğun gerçeklikten uzaklaşması üşüşür başıma... Hayır; çarpık bacaklar üstüne olsa bile her şey, onların içinde kalmak, ona adeta bir kene gibi yapışıp yere düşmemek ve tüm bunları bir şeyleri değiştirebilmek adına yapmak, bence en erdemlisi ve en büyük gören gözün işidir. O halde, eğitim sistemini eleştirip duran ama dersleri kötü giden -çünkü bir şeyi değiştirmek için bir şeyi başarman gerekir- solcu çocuklar gibi kendimle çelişmemek için bir sonraki yıl da, ondan sonraki sene de ne alttan ders bırakacak ne de derslere katılmaktan geri duracağım. 

    Çünkü sistemden geri kalırsam, diyeceklerimi de diyemez hale düşeceğimi biliyorum. Şimdilerde sınav telaşeleri ile beraber geceleri okumaya başladığım bir kitabı sizinle paylaşayım. Arkadaşım bu kitabı bir sahaftan bir liraya alıp bana verdi. Sigmund Freud'un öğrencisi ve çalkantılı bir hayat yaşamış olan bu yazarın -Wilhelm Reich in- kitabının bir lira olduğunu öğrenince, ''isim para yapar, vasıf değil'' dünyasında şaşmamak elimde değildi.


    Birkaç alıntı ile hepinize iyi günlerinizi yaratabileceğiniz zamanlar diliyorum. Eyvallah!

dinle küçük adam! sana 'küçük adam', 'sıradan insan' diyorlar; yeni bir çağ, 'sıradan insan çağı' başladı diyorlar. bunu söyleyen 'sen' değilsin küçük adam. onlar söylüyor bunu, büyük ulusların başbakanları, koltuklanmış işçi liderleri, kentsoylu ailelerin tövbekâr evlatları, devlet adamları söylüyor, filozoflar söylüyor sana bunu. geleceğini eline veriyor, geçmişinden hiç sual etmiyorlar.


korkunç bir geçmişin mirasçısısın sen küçük adam. mirasın, avucunun içinde alev alev yanan bir elmastır. bunu sana söyleyen, benim; beni dinle.her doktor, her ayakkabıcı, teknisyen ya da eğitimci, işini doğru dürüst yapmak ve yaşamını kazanmak için, eksikliklerini bilmek zorundadır. birkaç on yıldır, şu yeryüzünde yönetici rolü oynamaya başlamış bulunuyorsun. insanlığın geleceği, senin düşüncelerine ve senin yapacağın şeylere bağlıdır. ama öğretmenlerin ve efendilerin, aslında nasıl düşündüğünü ve gerçekte ne olduğunu söylemiyorlar sana; seni kendi geleceğine egemen olma yetisi verebilecek yönde eleştiren ve bu eleştiriyi dile getirme yürekliliğini gösteren tek kişi yok. yalnız bir anlamda 'özgürlüğüne sahip'sin sen; kendi yaşamını yönetmeyi öğrenmeme ve kendini eleştirmeme özgürlüğüne sahipsin.

şöyle bir yakınmayı hiç duymadım senin ağzından: 'gelecekte kendimin ve dünyamın efendisi olmak yolunda yürütüyorsunuz beni, peki ama, insanın nasıl kendi kendisinin efendisi olacağını anlatmıyorsunuz hiç, düşünce ve davranışlarımdaki yanlışları bana söylemiyorsunuz.'

yönetimi elinde tutan kişilerin, 'küçük adam'ı yönetmelerine izin veriyorsun. ama sen, hiç sesini çıkarmıyorsun. yönetimi elinde tutan güçlülere, ya da kötü niyetli güçsüz adamlara seni temsil etme yetkisini veriyorsun. her seferinde aldatıldığını anlıyorsun, ancak bunu anladığında, iş işten geçmiş oluyor.


&

dünyada kim olduğuma yalnızca kendim karar veririm, başkası değil. ben dirim bilimsel ve kültürel olarak bir melezim ve tüm sınıfların, ırkların ve ulusların fiziksel ve zihinsel ürünü olmaktan, senin gibi saf ırka mensup olmamaktan, şovenist olmamaktan ve tüm ulusların, ırkların ve sınıfların sıradan faşisti olmamaktan dolayı gurur duyuyorum.

&

Sen düşünce ve eleştiri özgürlüğünü, ağzını açıp kötü şakalar yapmakla karıştırdın.

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...