6.06.2016

Benim Haller

    Blogum hakkında az çok fikir sahibi olanlar başta olmak üzere, yazılarımı okuyanlar artık bilirler ki, ben metne, anlatacağım şeye hizmet etmediği müddetçe özel hayatımdan pek bir şey katmıyorum. Daha doğrusu; ''Şuraya gittik, annem şöyle biri, arkadaşım bana geldi...'' vs. gibi anlatımlarda hiç bulunmam. Aslında bunun biraz, özel hayattan ziyade bir ifşa politikası olduğunu düşünüyorum. Twitter'da da sayısız örneklerini görüyorum. Bunun yerine, kendi fikirlerimi, inançlarımı, sorguladıklarımı, heyecan duyduklarımı paylaşmak bana hem daha dostane hem daha faydalı geliyor. Yoksa gün içerisinde, eğer münferit bir meslek sahibi değilsek aşağı yukarı hepimiz aynı şeyi yapıyoruz. Farklı neyim olabilir? Ama duygu ve düşünceler öyle değil: Onları birebir hisseden, yaşayan milyonlar olsa bile, o duygu ve düşünceler sıkıcı olmayı bırakın, aynı şeyleri hissettiğimiz için heyecanlı ve merak uyandırıcı bile oluyor. Çünkü mesela bir düşünceyi sen bir yere kadar getirmiş ve devamını getirmemişsin, ama ben burada getiriyorum. Ya da yapılan yorumlar sayesinde yazılarıma daha farklı gözlerle bakabiliyorum. Anlatmak istediğime paralel olarak bambaşka anlamları da kimi yorumlarla kazandığım oluyor. 

    Görgülü davranmaya çalışma görgüsüzlüğünü fark edip agresif olabiliyorum. Mesela masanın üzerinde içi şarap dolu bir kadehin fotoğrafını çekip internete servis etmek ve tam o sırada bir Edith Piaf şarkısı dinlediğini belirten yorumlar atmak, kişiye görünürde modern, entelektüel bir hava katıyor olabilir ama benim için başlı başına bir görgüsüzlük örneğidir. Hava civa, cinsiyet üstü bir salgın olmasına rağmen verdiğim bu örneği hayata geçirenler genellikle kadınlar oluyor. Erkeklerse, görgü perdesi altına saklanmadan, bodoslama bir görgüsüzlük içine hapsoluyorlar. 

    Dün akşam hali vakti yerinde, orta yaşlı, evli bir adamla konuşurken, adamın az gelirli insanlara karşı büyük bir genelleme içerisine girdiğini fark ettim. Bunun için çaba harcamadım, zira otuz dakikalık sohbetimizin yirmi beş dakikası onun konuşmaları ve benim '' 'he' deyip geçmelerim'' ile sürdüğünden, açılan konuların hepsinde ne düşündüğünü rahatlıkla görebiliyordum. Önemli gördüğü bir konuda hararetle yaptığı yorumlardan sonra fikir beyan etmemem ise onu daha da meraklandırmış olacak ki, her konuya Senin fikrini bilmem ama... ile başlayıp aslında içten içe benim de fikirlerimi söylememi bekliyordu. Söylemedim. Ama hiç çekinmeden yaptığı yorumlardan gördüm ki, o da eleştirdiği şeyin içine girmeyip, uzaktan eleştirmeyi seçenlerdendi. Bu gibi kimseleri tanır mısınız? Eleştirdiği şeylerin aynısını, zamanında kendisinin de belirli şart ve koşullarda yaşadığını bir kenara atıp başladı zırvalamaya... 

    Sonra anladım ki, bazı insanlar maddî açıdan güçlendikçe, bu durum onları düşünsel bir tembelliğe doğru götürüyor ve küçük resimleri, ufak ama önemli detayları görmemeye başlıyorlar. Empati duygusundan tamamen uzakta olan bu hareket, bana tekrar bir insanın, güçlendikçe oturduğu yerden eleştirmesinin daha kolay hale geldiğini gösterdi. Masraflarını (kira, çocukların okul ve sağlık masrafları, ev ihtiyaçları, eş ihtiyaçları) rahatlıkla karşılayabilen bir adam, ne de sevgi dolu, ne de güler yüzlü biri olabiliyordu rahatlıkla. Para kazandıkça sistemle barışma hastalığı diyorum ben buna. Bir zamanlar öğrenci olan bir adam, şimdi keyfi yerine gelince öğrencilerin gelecek kaygısını kolaylıkla eleştirebiliyor ve gelecek kaygısının, öğrencinin tembelliğinden kaynaklandığını söyleyebiliyordu. Evet, tembel öğrenci ya da daha doğru tabirle ne okulunda ne de dışarıdaki hayatta bir mesai harcamayan öğrenci (çünkü herkes derslerinde başarılı olmak zorunda değildir) iki bin kuşağına nasıl öğretmen olacak? Nasıl doktor olacak? Soruları her meslek grubu için geliştirebiliriz. Peki ya toplumsal gerçekler ve somut koşullar? 

    Neyse... Nihayetinde şunu anlıyorum ki, parasal güç kimi insanları detayları görmezden geldikleri bir eleştiri yapmaya itebiliyor. Üzücü ya da aptalca olan şey ise kimi zaman insan evladı buna karşı durmuyor. Ben mi? Ben muhtemelen hiçbir zaman büyük paralar kazanamayacağım, ama parayı elinin tersiyle itip kasabada yaşayan bir ahmak da olmaya niyetli değilim. Bence o ''bilge''nin Ferrari'sini satması tamamen bir aptallıktı zaten. ''Ben mi?'' sorusunda kalmıştık; ben kuvvetli ihtimalle yine bir şiire, müziğe, enstrümana merak salıp salak gibi heyecanlanacağım. 

    Konudan konuya atladığımı şu an bunu okuyana dek fark etmediğini biliyorum, ama fark etmiş olsan bile, dediğim gibi sevgili dostum (bunu yürekten söyledim) burası anda yaşayan bir blog.


Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...