30.05.2016

Ay Sonu

    Tekrar merhaba. Mayıs ayı bitiyor ama, ben sanki yılın sonuna gelmişiz gibi daha genel konuşacağım: 
Geriye dönüp baktığımda bu zamana kadar geçen iki bin on altı yılının benim için bir başarısızlık zamanı olduğunu düşünüyorum. Dersler, eğitim, kendime kattıklarım ve benzeri konularda pek de verimli bir vakit geçirmedim. Ya sıcağın tuzağına ya rahatın rehavetine kapıldığımı düşünüyorum. Şu sıralar İstanbul'da olmakla birlikte birkaç gün içerisinde okula geri dönecek ve sınavlara çalışacağım. Sınavlar benim için şu demek: seveyim ya da eleştireyim; düzenden geri kalmamam gerekiyor. Şayet geri kalırsam, o zaman diyeceklerimi de diyemeyeceğim demektir. Bu nedenle yaklaşık on günlük bir tahammül dönemiyle karşı karşıyayım. 

    Yahu ne manyak herifim biliyor musun? Yanımda yamacımda, sıkıntıdan patlayan ve her gün aynı şeyleri yapan ve tekrar sıkıntıdan patlayan ama başka hiçbir şey yapmayan, üstelik ben teklif etsem de -gel şu şu dergide yaz, gibi- hiçbir şey yapmayan insanların arasındayım. Belki başarısız bir altı ayın sebepleri arasında etkisi olan şeylerden biri de budur; çevre. Ama hayır, ben kendimi rahata erdiren düşüncelerle aramı pek iyi tutmuyorum. O nedenle düşünüyorum ki; en büyük pay senin babalık! Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi; kimse yoksa bile, yalnızlığıma çekilip orada beslemeli, büyütmeliyim bazı şeyleri. Bu altı ay, bu yüz seksen gün pek de böyle olmadı. Bir akıntının içinde kendi rotamı belirleyip ilerlemek isterken, akıntı nereye ben oraya gidip durdum. 

    Ama iyi şeyler de oldu: kaldığım yerin etrafındaki kedilerden biri doğum yaptı, yeni insanlarla tanıştım. 1 Mayıs gösterilerinde alışılanın aksine polisle güzel sohbetler ettim ve hatta çalan bazı şarkılara onların da eşlik ettiğini gördüm. Hayır canım, Londra'da falan değilim, Türkiye'de bir yerlerdeyim. 
Geçtiğimiz dönemde kaybettiğimiz büyük kadın ve tiyatrocu Macide Tanır'ın dediği gibi: 
Her gece anlayan biri seyirci vardır, yoksa ben varım. Kitabı da anlayacak, okuyacak bir okuyucu vardır, yoksa gene ben varım!


    Bak sevgili kimsen; şu an bambaşka bir ruh haline girdim ben ve diyeceklerimin nereye gideceğini, nereye varacağını bilmiyorum. Aynı yazı içerisinde, farklı zaman aralıklarında çok farklı şeyler hissettiğim oluyor, lakin bunları yansıtmaktan da çekinmiyorum. İnsan çekinmediği müddetçe insan bence. Yoksa kendi işime gelen kalıplara alışıp, sonra ömür boyu o kalıplarla yaşamak bana göre değildi, hiç olmadı...

    An zamanda yaşamak ne kadar güzelse, tehlikesi de bir o kadar fazladır arkadaşım. Çünkü, geriye dönüp baktığında ''keşke yapsaydım!'' dediğin şeylerin hepsi de bir zamanlar ''an''dı, an zamandı. Ben geriye dönüp baktığımda yaptıklarıma ''iyi ki yaptım'' diyorsam, yapmadığım ve işime gelen bir bahane bulup ertelediğim ne varsa da keşke yapsaymışım. Pişman mıyım? Hayır. O başka...

    Şunu demek isterim: Söylemek istediğiniz, inandığınız şeyi ertelemek, onun sesini kısmak var ya; bir gün öyle bir an gelecek ki, içinizden geleni ve inandığınızı söylemek için diğerlerinin onayına gerek olmadığını anlayacaksınız. Ya da anladınız bile... Bendeki durumsa şudur: ben ''aslolan hayattır'' düşüncesine ne zaman ters düşecek şeyler yapmışsam, ne zaman aptallaşmışsam, telaşlı değil hayır ama, kendime yeni bir mahkeme kuruyorum. Ve diyorum ki: bugün hayatın tadı bu muydu? 
Her zaman böyle coşkulu ve depremli geçmiyor günlerim elbette ama, sana bir şey söyliyeyim sevgili kimsen; çoğu günüm böyle geçiyor. Mayıs'ı gözlerinden öper, Haziran'ı beklerim artık. Tıpkı sizin gibi...

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...