22.04.2016

Bütün Hallerimin Kaynağı Üzerine

    Zafer çığlıkları atmıyor düşüncelerim, sakinim. Böbürlenme tuzağına düşmemek için sakin olmalı, kalmalıyım. 
İnsanların birbirlerini yargılamaları, hiçbir şey yapmayıp yalnızca oturmaları ve kendini gerçekleştirme konuları üzerine düşündüklerim malum; genellikle bir şeyi reddediyor, bir şeye karşı çıkıyor ya da yeni bir şey atıyorum ortaya. İşte tüm bu ''bir şey''lerle yaşıyor, kızıyor, seviniyor ve daha türlü türlü tepkiler veriyorken hayata ve insana; kendimi, tavrımı, perspektifimi sorguladığım da oldu. Zira her fikir beni daha da yalnızlaştırdı, ilişkilerimde daha problemli hale gelip, daha da anlaşılmaz oldum. Acaba dedim, ters giden onlar değil de ben miyim?
İleride fark edecektim; sosyal uyumu sağlayamamak sadece ''ben''den kaynaklı bir sorun olmayabilirmiş, ileride yine tereddütlerde kalacağım biliyorum fakat, ters gidenin çoğunlukla ''ben'' olmadığını öğrenmeye başladım.
    Mesela insanları yargılamak, yargılayıp hiçbir şey yapmamak, bir sıcak yaz öğleninde bir kafede oturup, tam olarak nasıl giderileceği bilinmeyen bir can sıkıntısı ve eve dönememe üşengeçliği ile birilerini yargılayan ve kendi bilinmezinden gayrısını görmeyen insanlar... Artık o eşiği geçiyorum bu kimselere karşı; onlara bel bağlamayı...
Sosyal medyaya dair de bir emsal verebilirim; yakın geçmişte şöyle yazmıştım: ''Duygularımızı internete saçmak, fevkalade bir rahatlık halidir.'' Zira bir abeceden ve dijitalden ibaret olan tüm ''boşalmalar'' sorunun giderileceği yerin -yani gerçek mekanların- adresini değiştirip, gittikçe edilgen olduğumuz dijital dünyaya taşıyor: gerçekleşemiyoruz!

    Hep ve hep ters giden bir şeyler sezmiştim kendimde. Hala da bulabilmiş, çözümleyebilmiş değilim bu ''bir şeyler''i. İnsanlarda da çok şey sezmiştim: ters giden şeyleri. Lakin kendi muammalarımın aksine, onlarda ters gidenin ne olduğunu görebiliyordum: gerçek, sahici olamıyorlardı. Üstelik ben bu hususta bir şeyler anlatıp kendimi yırtsam bile yine de hiçbir kıvılcım göremiyordum onlarda. (Ben de aynı tuzağa bir vakitler düştüm elbette.)
Yine de; zaten hareketli ve ateşli olan beni tam anlamıyla harekete geçirecek bir şeyler arıyordum: bir kitap, bir roman, bir röportaj, bir insan...
''Aradığımı buldum'' demek, benim gibi biri için fazla ''narin'' bir yorum olur, ancak o anlatıyı yakaladım, psikiyatri üzerine hiçbir şey okumamama rağmen, düşündüğüm o makul, mantıklı ''şeyleri'', bir psikiyatri profesörü de söylüyordu: 

...İnsanları edilgenleştirici bir yanı var. Orası bir dertleşme, çilehane haline getirilip, asıl sorumluluktan ve eylemden kaçınılabiliyor. Bazıları tweet atmakla topluma karşı üzerine düşeni yaptığını sanıyor.*

    Arayışta ve bu maksatla ''yolda'' olan bir insanım. Sevginin cinsiyeti olduğuna inanmıyorum: üstelik bunun için düşünmem, okumam, tespit etmem de gerekmedi. Zaten hudutsuzdum toplumun yargılayıcı olduğu pek çok konuda: alkol, cinsellik gibi... Ama onların hudutsuz oldukları konularda da ben yargılayıcıydım: alış-veriş manyaklığı, dedikodu ve buna benzer aşırılıklar gibi...
Bunu neden anlattım? 
Doğup da bilincimi elime aldığım andan beri tabiatımda var olan ''bir şey'' var: sevgi, barış, anlayış... Ne biseksüel bir kadını sevmekten çekindim, ne de tercihlerini alışılmışın dışında bir yerden seçen insanlarla ahbap olmaktan. Üzerine konuşulacak konular değildi bunlar. Hatta, tıpkı bir politikacı gibi çıkıp ''Ben ayrım yapmam.'' ile başlayarak yalanlar, kendisinin bile içselleştirmediği laflar edenlere hep sahtekar gözüyle baktım zira, bazı şeylerin üzerine konuşulmaz. Konuşmamak, konuşmaktır bazen... 

    Bu cümleyle felsefe sapağına girdiysem de oradan çıkıp, ''düz yol''a dönüyorum...
Anlamanın huzurunu, ferahlatıcılığını tattın mı hiç ey kimsen? Tereddütü birçok gece yaşayıp, nihayetinde biraz olsun hak ettiğin bir anlatıya rastladın mı yaşamla alakadar? Kendimle ilgili ''şeylerin'' çoğunun farkına varamıyorum: neden, niçin, nasıl... Ama çevremde olup bitenleri kavramaya başlıyorum. Bu kavrayış bir yanılgı mı, diye düşündüğüm çok oldu ama görüyor, görmeye başlıyorum ki, o kadar da haksız değilmişim. Zira şartlanmalarla yapılan çıkarımların farkına varalı çok zaman oldu, bunu reddedeli de! Beynin şartlanmışlıkla düşünmesini fark etmiştim lise yıllarında ve dolayısıyla böyle bir beynin ''yanılgı'' avcısı için en kolay yem olduğunu.
    Sonra Jiddu Krishnamurti çıktı karşıma ve ''Who am I?'' dediğini duydum. Bu durumu, onu okumadan fark edip, sonra da bu düşünceye kimseyi okumadan varmanın -nedenini bilmediğim- heyecanını yaşamıştım; şimdi de böyle oldu! O alıntıladığım yazı -ve röportajın tamamı- üzerine şimdi de böyle oldu! Ama bunca boşlukta, bunca kimliksiz bir toplumun rutinine girince istemesem de ve bundan korksam da belki ben de tüm bu yazdıklarımı unutacak, kalıplaşacağım. Ah! İstemiyorum bu yazdıklarımın ruhumun ücralarına kaçmasını. Bırakmamalıyım onları. Onlar, arka sıralara gitmemeli! 
    Kapitalizmin dahi paldır küldür girdiği ülkemde, rutinde nasıl kaybolmayacağımı, tüm bu anlatıları hayatıma katarak nasıl yaşayacağımı biliyor muyum? Ama yazımın başında da belirttiğim gibi; zafer çığlıkları atmıyor düşüncelerim, sakinim. Böbürlenme tuzağına düşmemeliyim. 

Çünkü tek bir hayat, tek bir gerçek var benim gözümde.
Tek bir gerçek;
Tek bir hayat...

(Yazıyı yazarken güzel bir şeyler karaladığımı düşünmüştüm. Ama şimdi okurken pek de bir şeye benzetemedim.)


____________________________________________________________________________

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...