24.03.2016

Yılları Çabucak Verdiğim Bir Yazı

    Ukalalık olacak ama, Italo Svevo çıkardığı ilk kitabının yeterince ilgi görmemesi nedeniyle yazın dünyasına küsmüş ve geri çekilmişti. Onun tekrar denemesini sağlayan kişi ise James Joyce idi. Eh, benim James Joyce gibi bir arkadaşım olmadığına göre küsmemem için yapabileceğim tek şey kendi kendime iyileştirici tavırlarda bulunmam olacak.

    Hayat bitmeyen, ne zaman ''tamamım!'' derseniz diyin vakit geçtikçe tamam olmadığınızı anladığınız ve sürekli olarak kendinize bir şeyler -bir fikir- kattığınız zaman dilimlerinden oluşuyor. Düşünmenin durmamaya başladığı, sürekli olarak bir şeyleri düşünmeye geçtiğim dönem olan ilk gençliğimde, bunun bana özgü bir şey olduğunu ve psikolojik bir sorun haline geldiğini veya geleceğini düşünmüştüm; okula yürürken, derste hocayı dinler gibi yaparken, eve dönerken ya da bir yolculuk esnasında, hepsi; uyanık olduğum her anda sürekli olarak bir şeyleri düşünüyordum. Bazen çevrenin getirdiği bir etki ile düşünüyor, bazen tamamen kendi kendime bir durumun üzerine kafa yoruyordum, bunun bana, yalnızca bana ait olduğunu düşünerek... 

    Yıllar geçtikçe pek çok şey değişmeye başladı: dünyayı yeni tanımaya başlamış, ergenlikten yeni çıkmış biriydim; kararsız, fikirleri sürekli olarak değişen, her şeyden çabuk etkilenen ve neticede eline hiçbir şey geçmeyen biri... Birilerini taklit edip duruyordum: sevdiğim bir yazar, şöhretli bir adam ya da hikayesini kıskandığım bir tanıdık... Onların günlük hayatta verdiği tepkileri, söylediği cümleleri işime gelen haliyle alıyor, kendi -ve ne olduğunu bilmediğim- hikayeme katıyor ve söylediğim anda karşı tarafta bir etki, istediğim bir etki uyandırmasını amaçlıyor ya da bekliyordum. Bu tavır, varoluş sancıları çekmenin ne demek olduğunu anlamayan ''ilişkiler''im içerisinde hep ve hep bir sorundu; çook sonradan fark ettim, birilerini taklit ettiğim için sorunlar yaşadığımı, ama henüz onun sırası değil...
    Bazen bir film karakteri oluyor, bazen bir romanda eşsiz bir yalnızlığa ve bunun getirdiği çekiciliğe sahip bir kahraman ya da tip oluveriyordum ve karşı taraftan da o karakterlere verilen tepkilerin bana da verileceği beklentisi içerisinde. Ne saflık ya da biraz salaklık...
Önce, insanları güldüren bir kimliğe girmiştim, çünkü ilk etkilendiğim ve olmak istediğim kimseler komiklerdi. Ben de bunu denemeye başlamıştım, başarılı da gittim, herkesi güldürüyor, ortamın neşe kaynağı oluyor, bir yere ben girdiğim zaman orada kahkahalar havada uçuşuyordu. Bundan zevk almaya başlamıştım, şöhretli olmadan şöhreti kazandığımı hissediyordum; komiklik şöhretini. 
    Vakit ilerledikçe ve lise yılları yerini üniversite çağına bırakmaya başladıkça tekrar değişmeye başladım: bu kez özendiğim, taklit ettiğim kimse yoktu. Yalnızca ve yalnızca kızların ilgisini çekebilecek şairlikler içerisine girmeye çalışıyordum, hiçbir zaman istediğim gibi olmadı. Herkesten farklı olduğumu, benimle olacak kişinin çok şairane bir ilişki yaşayacağını düşünüyor, bunu halim tavrımla verdiğimi sanıyor fakat tüm bu ''sergiye'' rağmen neden içimdeki bu cevheri kimsenin anlamadığını kavrayamıyordum; neden yanımdan geçip gidiyorlardı öylece? Neden benim şairliğimi fark etmiyorlardı? Ben en garip ama aynı zamanda ileride başına onlarca hikaye gelecek kişiydim, bunu nasıl görmüyorlardı? 

    Bu çağ, yaklaşık beş yıl öncesidir. Ondan sonraki zaman diliminde, yani iki bin on bir ile iki bin on üç yılları içinde neydim, ne yapıyordum ve hangi haller içerisindeydim hatırlamıyorum; tek bildiğim geceleri dışarı çıkıyorduk. Peki hayatım ya da geleceğim hakkında bir fikrim, planım var mıydı? Hayır. Sürekli olarak yeni insanlarla tanışıp dışarı çıkıyor, tanışmadığım zamanlarda da eski arkadaşlarımla görüşüyordum. Barlarda çalışmaya başladım, ama üniversite çağımda başlayan o ''şairane'' düşünceler (yanılgılar) içime öylesine girmişti ki, barlarda da aynı şeyleri hissediyordum ve hatta bu sebeple düşünceli, suratında gülücükten eser olmayan biri haline dönüştüm. İki bin on üç yılında bir şey oldu; bir sevgili. İki yıl sürecek bu ilişki bana çok şey kattığı gibi çok şeyi de götürdü.     Bu ilişki, okuduğum bölüme -edebiyat- girmemi sağlayan düşüncelerle beni donattığı gibi, beni her türlü ''kendim olma'' halinden de uzaklaştırmıştı. Üstelik bu halden öylesine ikna olarak uzaklaşmıştım ki, ne bunu kendime itiraf edebiliyor ne de aksi şekilde düşünebiliyordum. İlk büyük ilişkimdi; öncesinde beraber olduğum kız arkadaşlarıma karşı hissetmediklerimi hissetmeye başladım; şiir yazdım, evliliği düşündüm, tatile çıktık, konsere gittik... Ama yazımın başında dediğim gibi; insan istediği kadar ''tamamım!'' desin, gün geçtikçe hala keşfedilecek, görülecek pek çok şey olduğunu ve hiçbir zaman şimdiki halinin ona ömür boyu yetmeyeceğini, değişime uğrayacağını anlıyor, anlamaya başlıyor. İki bin on beş yılı iki bin on dört ile beraber, Artvin'de geçti; yatay geçiş yapacak ve İstanbul'a ya da en azından İstanbul'a yakın bir kente gidecektim; Artvin'den boğulmuş muydum? Biraz... Ama insanlarından değil, uzaklığından. Zira ben, hayalimde bir yaz günü, kimsenin olmadığı boş bir sokakta roman okumayı tasarlasam bile, bu hayal bir an zaman için geçerli olup, esasında hep bir şehirde yaşamak isterim; bir kasaba, deniz kenarında değil, şehirde...

    Çok şey oldu; bazen, yani yazı yazdığım zamanlarda keşke daha çok şeyi hatırlasam da daha iyi ifade edebilsem her şeyi desem bile, her şeyi anı anına hatırlayan bir bellekle yaşayamayacağımı, hayatın renklerinin beni terk edeceğini biliyorum. O nedenle, şehir değiştirdiğimde hayatımdaki pek çok düşünsel değişimi aktararak devam edeceğim: 

    Şunu idrak etmeye başladım ki, hayatımın hiçbir zaman yalnız kalmayacağım bir evresi asla olmayacak. Ne demek bu? Düşünsel bir yalnızlıktan söz etmek yerine, fiziksel bir yalnızlıktan söz ediyorum; şehir değiştirdiğimde kimseyi tanımıyor ve her sabah enerji dolu olarak güne başlıyor olsam bile, ne edebiyatın ne de dostane başka sohbetlerin konuşulduğu bir ortamda olduğumdan eve hep ve hep üzgün, yalnız ve tüm ömrümün böyle geçeceğini düşünerek geliyordum. İnsanlar tanımaya başladım; hiçbir zaman yanlarında hissetmediğim, ''nasılsın''dan önce ''nerelisin'' diye soran insanlar. Bu tanımak değildi, tesadüfi bir sohbetin içerisinde boşlukları dolduruyordum. Bazen hepimiz yalnızca boşlukları doldururuz, çünkü boşluklar bizi çok rahatsız eder. İnsan boşluğa bir anlam bulamazsa, ruhunda işleyen sistem çökmeye, yıpranmaya başlar. Tabi bu sistemin çökmeye başladığını fark edemeyecek kadar aymaz kimseler de vardır...
   
Tüm ömür bir keşiftir ve ancak o keşifleri sağlam bir temele oturtan kimseler gittikçe daha büyük bir ufka bakar. Ben bütün aptallıklarımdan memnunum, bütün farklı bir şey yapmadan benim farkımı görmelerini istememdeki aptallıktan ve saflıktan da memnunum. O aptallık ve saflığın hala içimde, tenhada bir yerde gizlice beklemesinden ve en zayıf anımda birden karşıma çıkabilme ihtimalinden ve bu nedenle açtığım gerçeklik savaşında kendimi gün geçtikçe daha gerçek, daha neden-sonuç ilişkilerine bağlayan ve daha rasyonel bir zemine oturtmaktan da memnunum... Tüm bunlar olup biterken, daha fazla yapmadığım için, hayatıma daha fazla sokmadığım ve onlarla daha fazla vakit geçirmediğim için pişman olduğum şeyler nedir biliyor musuuz? Kitaplar...

Çünkü; okudukça iyi hissediyorum, okumadıkça salaklaşıyorum. Kafka der ki; Mürekkebin bittiği yerde kan akıyor...


2 yorum:

Özlem dedi ki...

Genelde yorum yapmıyor da olsam yazılarınızı okumayı çok seviyorum. Her zaman sürükleyici, ilgi çekici oluyorlar. Aralarında en sevdiklerimden biri de kesinlikle bu yazınız oldu. Kimsiniz bilmesem bile içten bir şekilde yazdığınız için sanki karşımda biri varmış da sohbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Tabii blogunuzun "teması"ndan da kaynaklanıyor bu.

Yazmayı bırakmayın :)

Mert dedi ki...

Özlem, çok mutlu oldum. Yaptığım her türlü faaliyette kişinin yanında olabilmekten haz alıyorum, çok teşekkür ederim. Tek ricam, arada bir yorum yapınız, teşvik olur :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...