14.03.2016

Ankara ve Biz

...
    Bu konularda kazanımı olmayan şeyler yapmaktan -yazı yazmaktan- bir süredir geri duruyorum. Fikir ve düşüncelerimizi sosyal medyada -twitter, facebook gibi yalnızca yazmak için açmadığımız hesaplarda- yazmak, bence fevkalade bir rahatlık halidir. Teknoloji ile ilgili yazılarımı okuyanlar, beni daha iyi anlayacaktır; kazanımı olmayan şeyler yapıp, sonra sıkışmaya devam ediyoruz bu ülkede.
    Ben en çok sade vatandaşın, forumların, sivil insiyatiflerin mücadelelerine inanıyor ve katılıyorum. Gerek meclisteki gerek sokaktaki siyasetlerin tüm bu olup bitenlerden aşırı derecede sorumlu olduklarını düşünmekle beraber, hepsinin kirlendiğini düşünüyorum. Zira politika dediğimiz zaman da karşımıza, korkunç bir derecede bir ayrışma giriyor, hepimizin bildiği gibi Gezi'yi Gezi yapan şeylerden biri de, Galatasaray'a mensup kişi ile Fenerbahçe'ye mensup kişinin kol kola yürümesiydi. Bu nedenle benim birincil olarak takip ettiğim topluluklar, başta İstanbul olmak üzere -çünkü orada yaşıyorum- tüm mahalle forumları, tüm sivil insiyatiflerdir. 
   Bu konuda bariz bir örnek verecek olursam; Ataköy sakinleri yıllardır, sahil tarafındaki ağaçların kesilmesine karşı mücadele ediyor, tüm süreci yakînen takip ediyor ve bu bahiste kazanımlar elde ediyorlar. Gerek internet üzerinden gerek mahalleleri içerisinde gayet mantıklı ve faydalı bir biçimde bir araya gelmiş haldeler. Bunun bir ya da birkaç politik topluluğa mâl edildiğini düşünelim: ne olacağını biliyoruz, zaten her gün gördüğümüz şeyler...
Dolayısıyla bu vesile ile, beni tanıyan siyasetlerden tanımayanına kadar hepsine kırgın olduğumu belirtmek isterim.
    Olayımıza dönecek olursak; birkaç başlık altında konuşmam gerekiyor, çünkü bu yaptığım, tıpkı bir televizyon programı gibi birden fazla konu açmak. Başlamadan önce belirtmek isterim ki, aşağıda yazdığım şeyler şahsen üzerinize alınacağınız şeyler değildir. Yaptığım genellemelere dahil olmadığını bildiğim çok büyük bir yüzdeye de sahibiz. Ancak bu yine de, bazı gerçekleri değiştirmiyor. İlk başlığımızla başlıyorum, hadi bismillah...

Türkiye Rakamlarla Yaşayan Bir Ülke

    Yazılarını okuduğunuz, fikirlerini takip ve merak ettiğiniz çok köşe yazarı ve siyasetçi olduğunu biliyorum. ''Bu tespitler sana mı kaldı?'' gibi bir tepki verecekseniz, şimdiden benim de bu ülkenin bir vatandaşı, bir genci olduğumu ve benim de fikirlerimi söylememde bir beis olmadığını belirtmemde fayda var.
    Efendim, nedir bu rakamlarla yaşayan ülke olmak? Hangi rakamlar? Neyi ifade ediyor bu başlık? Bu başlık aslında acı bir şeyi ifade ediyor; beraber olmadığımızı ya da o kadar çok kötü haberle doluyuz ki hiçbirine yetişemediğimizi, bu nedenle en büyük tepkilerimizi ancak rakamsal açıdan fazlaca insan öldüğünde verebildiğimizi gösteriyor. Yıllardır pek çok kesim tarafından dillendirilmiş bir gerçeği bir kez daha hatırlamakla yüz yüzeyiz: Normal hayatımız kaç insan haksız yere öldüğünde değişmeli? Askerlerden kaçı hayatını kaybettiğinde ulusal yas ilân edilmeli, kaçı kaybettiğinde haber bültenlerinde iki dakika gösterilecek ''değeri'' taşımalı? Biz rakamlarla yaşıyoruz: En pahalı arabayı alan adamdan, gişesi en yüksek filme giden gence kadar. En yüksek notu alınca kendini başarılı gören öğrenciden, cebinde son model bir telefon olmamasını dert edinen kıza kadar... 

    Hastahanelerde gördüğüm şeylerden birini de bu hususta örnek verebilirim: Muayene ücreti en çok olan doktor her zaman, diğerlerine oranla daha başarılı doktordur. Fakat Hipokrat Yemini'ni hiçbiri parayla satın alamaz. Bakınız doktor ve diğer sağlık çalışanlarının antları ülkemizde şu şekildedir: 

Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime ve bilgilerimi insanlık aleyhinde kullanmayacağıma, mesleğim dolayısıyla öğrendiğim sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı göstereceğime din, milliyet, cinsiyet, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.

    Sosyal medya hesaplarımızdaki, hiçbir işe yaradığını düşünmediğim ''takipçi'' meselesine de aynı ''özenle'' yaklaşıyoruz; hayatın gerçek ve saf haliyle bizim aramıza giren pek çok engele, ilüzyona takılı kalıyor, ne onları fark ediyor ne de onları aşmaya çalışıyoruz. İster reddedin, ister kabul edin ama bunu hepimiz en az bir kere yaptık ve yapmaya devam ediyoruz. 
    Peki niçin rakamlarla yaşıyoruz biz? Dün akşam Ankara'da hayatını kaybeden insanlarla, her gün trafik kazasında, gaz patlamasında, iş yerlerinde ve evlerinde ''azar azar ölen'' insanlar arasında ne gibi bir fark var ki biz Ankara'ya tepki veriyor ya da diğer örneklere sessiz kalıyoruz? Bugün insan olan herkesin uykularını kaçıran bu cinayeti biz günlere yayılmış bir şekilde ve bu nedenle daha az olduğunu zannettiğimiz vaziyette de görmüyor muyuz zaten? Tek farkı, bu defa topluca olması, olurken bomba patlaması. 

Rakamlarla yaşamaktan vazgeçin arkadaşlar; hiç gidilmemiş filme gidin, en ucuz giysiyi alın; satın aldıklarınız değil, hayatınız pahalı olsun. 

Sosyal Medyada Büyüyen Tepkilerin Riyakarlığı

    Madem başımıza gelen felaketlerin bitmesini, güven ve huzur içerisinde yaşamayı istiyoruz. O zaman birbirimizin söylediklerine tahammül etmek, anlamak ve en önemlisi DİNLEMEK zorundayız dostlar. Alınmaca darılmaca yok, buyurun siz de benim noksanlarımı söyleyin, hep beraber tartışalım. 
   Bu açıklamayı yapma sebebim, farkında olmadan birçoğumuzun içine düştüğü yanılgıyla ilgili söyleyeceklerime alınmayın diyedir: Şimdi biz özellikle dün akşam Ankara'da yaşanan cinayet(ler)in üzerine twitter ağırlıklı olmak üzere sosyal medyada öfkemizi ve üzüntülerimizi beyan ettik, hatta kimimiz bu ülkede yaşamanın zorluğu dolayısıyla ''dışarı çıkarken sevdiklerinize sarılın, belki geri dönemezsiniz'' gibi gerçek ve acıklı şeyler söyledik. Ancak gözlemlediğim kadarıyla, bu paylaşımların önemli bir kısmının -paylaşan kişiyle ilgili olarak- bir geçerliliği ve gerçekliği yok. Zira, sosyal medya tüketen insanların büyük bir oranı, gündemde olan aptalca şeyler için de yorumlar yapıyorlar: Bugün Ankara için ''tivit'' atan insanların önemli bir yüzdesi, falanca gün falanca aptal yarışma olduğunda ya da internete düşmüş ve popüler olmuş saçma bir video hakkında da yorumlar yapıyorlar. 
    Bir gün bakıyorsun ki herkes sevdiği müzikleri, kitapları paylaşırken bir gün bakıyorsunuz en aptalca şeyi merkez alıp onun üzerine yorumlar yapıyorlar. Tarif ettiğim insan tipine dahil insanların hüzünlü mesajlarının içtenliğine inanıyorum, adım gibi eminim ki üzülüyorlar. Ancak buna sebep olan şey sadece ve sadece gündemde var olan konu olması. Herhangi bir gün, ''hiçbir sebep yokken'' kadın cinayetleri üzerine paylaşımlar yapıyor ya da kimi çalışmaları takip ediyor muyuz? Hayır. Yani üzülerek söylüyorum ki, saçma sapan ve ''komik'' olarak nitelenen bir video üzerine yapılan yorumlarla Ankara için yapılan yorumlar aynı nedenden kaynaklanıyor: gündemde olduklarından. 

Bence insanlar, kendi ilgi alanlarını, becerilerini ve takip ettikleri içerikleri gündemde tutarlarsa, bu sosyal medya ancak o zaman güçlü, bir şeyleri değiştirebilen bir hale gelir. 

İfşa Ettiğimiz Duygularımız

    Oğuz Atay der ki: Batılı anlar, biz severiz. Batı için söylediği şeyi bilmem ama buradaki ''sevgi'' aslında duyguları içeren her şeyi içine alıyor. Yani yalnızca sevgi değil, ani çıkışlar, ülkeye öfke, idarecilere öfke, büyük laflar ve ''vazgeçtim''ler... Hepsi.
Şimdi; Ankara ekseninde konuşacak olursak; bu cinayetle ilgili dün akşam atılan ''tivit''lerin belli bir çoğunluğu yeni gelişmeler, görüntüler vs. iken, belli bir çoğunluğu da hüzün ve korkularımızı içeriyor. En büyük tedirginliklerimizi paylaştık dün akşam, hatta belki hala yapıyoruz. Korktuğumuz şeyleri, ettiğimiz küfür ve nefretleri... Ama bu ''volkanik patlama'' bizi yalnızca daha kederli, daha sıkışan bir hale getirmekten öteye gitmiyor. Çünkü önüne geçemediğimiz bir acı üzerine söylediğimiz büyük sözler ve reddiyelerin bir çözüm getirdiğine inanmıyorum. 
    Toplum olarak, yaşadığımız her acı üzerine söylediğimiz ve duygularımızı ifade eden sözler soğukkanlı olmamıza engel oluyor ve biz sıkıştıkça sıkışıyoruz. Bu bir çözüm değil, çözüm olsaydı bugüne kadar çoktan bir kazanımını görmez miydik?
Duygularınızı, hüzün ve korkularınızı ifşa etmeyin dostlarım. Güçlü olun. 

Peki Tüm Bunlar Bize Neyi Hatırlatmalı?
    Hayatı daha iyi anlamak, çözümlemek ve yorumlamak için yaşamla aramıza giren onlarca duvar var; yaşamın özüyle aramıza giren onlarca duvar... Marka takıntısından tüketim çılgınlığına; şöhret merakından narsist ''selfie''lere kadar... Bir yerde teknolojik bir gelişme varsa ve bu gelişme parayla satılan bir şeyse emin olun ki o şey, doğru kullanılmazsa aptalca bir şeydir. 
  O zaman ilk olarak bu duvarları kaldıracağız yaşamla aramızdan. Bu duvarları kaldırmayarak yaşamımıza ihanet ediyoruz farkında mısınız? Hepimizin, sevdiğimiz bir insanın başına gelmesini istemediğimiz ve bu nedenle tedbirini aldığımız birçok şey vardır. Yaşamımızı korumakla, bunun arasında hiçbir fark yok. Ne zaman aygıtlara yeniliyor, merak duygunu yitiriyor, hayal kurmuyorsan bil ki bir insana zarar vermiş oluyorsun: içindeki bir insana; hayata...

Ölenlere rahmet diliyorum. Ateş düştüğü yeri yakıyor...

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...