29.02.2016

Şablonlara Sıkışan ''Genç Edebiyat''

    Yine yazmak için elimde pek malzeme olmayan bir ''an''la karşınızdayım. En yakın arkadaşım olan defterimden buraya aktarıyorum kimi zaman, fakat kimi zaman da ''an''da çıkanı göze alıyorum...
Biliyor musunuz; ben genellikle eleştiriyor, karşı çıkıyor, aptalca buluyorum çoğu şeyi. Ama bir yandan ben de o aptallığın içerisindeyim gibi geliyor, öyle de zaten. Şahsen alınmayın bu sözlere, bire bir herhangi bir ithamda bulunmuyorum.
Ancak konu şu ki, edebiyat dergilerinin içeriğinden sıkılan bir ben mi varım? Okuduğum üniversite bünyesinde dahil olmak üzere takip ettiğim çokça fikir, sanat dergisi ve fanzini var. Bu malzemenin bolluğundan şikayetçi değilim, bırakın insanlar akıllarına estiği gibi dergi, fanzin çıkarsınlar, şu ya da bu ismi versinler.
Fakat içeriği ''İkinci Yeni'nin kavuşulamamış aşkları'' olan ve bu atmosferle hareket eden dergilerden sıkıldım.
    Bir ara, bir sevgi göstergesi olarak ''Çay içme'' eylemi sarmıştı her yanı. İşte ''Çay içelim diyorum, seni sevdiğimi nasıl anlamazsın'' cinsinden sözlerin hakim olduğu bir yazın dünyasıyla karşı karşıyaydık. Ben bu klişe olmuş şeyi hem sevdim, hem de doğru bulmuyorum.
Şöyle ki, bir yazı, bir içerik; yeteri kadar düşünsel olmasa bile bizi bir araya getirebiliyorsa -çay örneğinden söz ediyorum- ben bunu olumlu bir şey olarak karşılarım. Evet, nice akımı araştırıp, kendi sanatında mühim değişiklikler gerçekleştiren nice sanatçıların ''kaderlerini'' okuduktan sonra, daha bir düşünsel üretim bekliyorum. Sonra günümüz dünyasına dönüp birazcık sığ olan edebî dile bakınca tatmin olmuyor, heyecanlanmıyorum. Ama madem bu sığ dil bizi bir araya getirebiliyor, o zaman onu seviyorum. Fakat bunun bir yandan da şöyle bir tehlikesi var; artık derginizin atmosferi de, siz de tamamen ''Çay''a dönüşmüş oluyorsunuz. Bu sıra ''Dada Manifestoları'' kitabıyla haşır neşirim; kimine göre aykırı kimine göre yenilikçi olan bu akım ve bu akımın öncüleri gerçekten deneysel bir şey yapmış ve bir sarsıntı yaratmışlardır;

Bir kişi sonsuz mutluluğa nasıl ulaşır? dada diyerek... Nasıl meşhur olunur? dada diyerek. Soylu bir tavırla ve görgülü bir incelikle... Delirene kadar dada... Farkındalığını kaybedene kadar dada... Gazetecilik kokusu, solucan kokusu olan her şeyden, iyi ve doğru olandan, parıltılı, etik, Avrupai ve zayıf olan nasıl kurtulunabilir? Dada diyerek... Dada dünyanın ruhu, dada tefeci dükkanı, dada dünyanın en iyi beyaz sabunu... Dada Goethe, dada Stendhal, dada Dalai Lama, Buddha, İncil ve Nietzsche dada...
Başkalarının uydurduğu kelimeleri istemiyorum. Bütün kelimeler başka insanların uydurması. Ben kendi şeylerimi, kendi ritmimi, kendi sesli ve sessiz harflerimi istiyorum, ritmi ve kendim olan her şeyi eleştirmek için.


    Bu alıntı, size bahsettiğim ''sarsıntının'' çok küçük bir kısmından ibaret. Fakat demek istediğim asıl şey hala aynı; ''Takıldım bir işin peşine, öyle gidiyorum'' anlayışı, sanatta ve hayatta deneysellikten uzak olmak, bir şablon tutturup sürekli oradan yola çıkmak bana ve sanıyorum ki daha pek çok okura sıkıcı gelmeye çoktan başladı bile. Bu dergiler de kendilerini farklı şeyler denemeye açmadıklarına göre ne yapılabilir?
Sergi aç, resim çiz, flüt çal... Parmaklarınız twitter'da körelmesin aşağı ine ine. Bu farklı şeyleri denemek, dergi mecrasını bir deneysel alan olarak da kullanmak emin olun çok zevkli bir şey.

Oğuz Atay şöyle demiş; ''Batılı inceler, biz severiz.''*
Ama bence artık bizim de incelememiz, -dergiler için konuşuyorum- farklı şeyleri denememiz gerekiyor...

( Diyebilirsiniz ki bu kadar eleştiriyorsun da sen ne yapıyorsun? Ben aylardır bir derginin ekibinde çalışıyor, o dergiye farklı içerikler koyuyor, deniyorum.)
_______________________________________________________________

*Murat Gülsoy'un ''BÜYÜBOZUMU: YARATICI YAZARLIK'' kitabından alıntılanmıştır.

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...