23.02.2016

Konuştu İnsan

Uyanış.
Gece, okunması gereken kitapların, cevap verilmesi gereken telefon çağrılarının üzerini yorgun bir uyku örttü; yorgun, cenin pozisyonunda, üzerinde yorgan olmayan ve dışarıdaki kıyafetlerini değiştirmeyen bir uyku, örttü tüm gereklilikleri bir gece.
Dörttü sabah; rüyası uyandırdı onu, ama gördüğü şeyler ne ‘’kabus’’ kadar ürkütücü ne de bir rüya kadar uzaktı onu ürkütmekten. İkisinin ortasında bir yerlerde bir ‘’araf’’tı hissettiği her şey. Bilincimizin kaygan bir zeminde olduğu uyku ve uyanıklık arasındaki hali seviyordu, çünkü o zaman kuşku duyulmaz bir gerçeklikte davranıyorduk.
Haberlere baktı biraz, kahve içmeye kalkacaktı ama karnı açlıktan fena haldeydi. Hem birkaç saat sonra kalkıp işe gidecekti; uyudu.

Uyanış;
Ailesinden uzakta yaşadığından beri, ne bir kahvaltı anlayışı geliştirdi, ne de evdeki düzenini devam ettirdi. Onun düzeni belliydi; bir kahve içip, bahçedeki kedilerin ne yaptıklarına bakmak. Uzun zamandır, kurduğu tüm alarmlardan daha erken kalktığı için, geri uyumaya çalıştıysa da aklı işe geç kalmamaktaydı; oysa görülecek ne düşler vardı daha! Sevilecek ne kediler, düzene sokulacak kocaman bir bahçe onu bekliyordu.
Onu ne bu bahar havası neşelendirdi o sabah, ne çitlerin yan tarafındaki akıllı mı akıllı kurt köpeği, ne yapabilme hususunda kendini inandırdığı –kandırdığı değil– düşleri… Onu iş bekliyordu bu sabah; tüm hazırlıklarını yaptı ve otobüse binmek için o beş dakikalık yolu da yürüdü. Kulaklık takacaktı, fakat bazen müziksiz daha saf, sade, güzel olduğuna inanıyordu. Tabiatın o anki halini kaçırabilirmişiz bazen, müzik dinleyerek.

Bindi otobüse. Hemen bindiği yerde kalakaldı, otobüsteki koltuklar dolmuş olmakla beraber ayakta da beş kadar insan vardı; birbirini tanımayan, birbirine yabancı ve ayakta beş kadar insan; birbirini tanımayan, birbirine yabancı ve oturan yirmi kadar insan… Şoförler çoğu zaman bu ‘’ruhsal bunalım’’dan etkilenmemiş oluyorlar yahut öyle görünüyorlardı. Yine bu tarife uyan şoför, radyonun sesini açtı; ülke gündemine dair bir şeyler söylüyordu bir sunucu, belli belirsiz. Ya da gayet belliydi söyledikleri ama, yorgun ve biraz da isteksiz bir şekilde işe gitmekte olan insan, algılayamıyordu pek fazla.

Etrafına bakmaya başladı sonra; etrafına baktığı için bazen kendisinin güçsüz olduğuna kanaat getiriyor, herkes kendi dünyasına yoğunlaşmış ve kimselere bakıp durmazken, kendisinin bu ‘’haltı’’ işlemesi, sinirlerine dokunuyordu kendisinin.
O, kendi kendisinin hatasıydı! Tüm bunları düşünedursun, bakmaya başladı diğer yolculara. Farkı şuydu ki, o bakıyor fakat gözlemlemiyordu; ayakta duran şu adamın küpesi mi varmış, oturan şu kızın saçları ne renkmiş, görmüyordu!

Fakat bu karmaşa içerisinde gördüğü bir şey vardı ki, o da kimsenin ‘’insan’’ tanımına uygun hareket etmediğiydi. Daha çok robot olabilirdi bunlar; devrelerinde sabahları saat yedide onları uyandıran, kıyafetlerini giydiren, otobüse bindirip varacakları yerde otobüsten indiren bir ‘’sistem’’ olmalıydı. ‘’Sistem’’…
Evet böyle olmalıydı, çünkü bildiği kadarıyla insan; iki cansız nesnenin karşı karşıya durmasına benzemezdi. Mesela iki bardağın karşı karşıya durmasına, iki koltuğun, dolabın… Sonra bir şifre buldu kendine; tüm bu robotların nasıl insanlaştırılacağı konusunda bir şifre buldu ya da bulmadı fakat hikâyenin yazarı ona bu işlevi vermek istiyor.
Hareketleri adeta sistematik olan, hayallerinden ya da hayal kurmaktan soyutlanmış bu robotlara hayretler içerisinde, sanki onları daha önce görmemiş gibi, sanki kendisi de bir yerlere aynı elektrik devreleriyle bağlı değilmiş gibi, baktı.
Ve bu hususta kendisine, gönülden inandığı bir şifre buldu. Bu şifreyi daha önce de buldu o. O bu şifrenin birçok sorunu ortadan kaldıracağına inanıyordu, inanmak istiyordu diyemem, inanıyordu zaten! Şifre şuydu:

İş yerine gelmek üzereydi, birazdan o koridorlardan geçecek, o asansöre binecekti. İçten bir ‘’günaydın’’ dediği ofis arkadaşlarının kendisine her gün farklı bir tepki –cevap vermemek gibi– vermesiyle de karşılaşacaktı belki, kim bilir… Konuştu insan:

Yalnız kalıyoruz; ne istediğimiz için ne de buna karşı olduğumuzdan. Hayır, biz yalnızlığı seviyoruz, bağlı bulunduğumuz elektrik devrelerinin bizi yalnızlaştırmasını sevmiyoruz. Öyleyse neden birbirimizden de kaçarak hizmet ediyoruz elektrik devrelerine? Anlatmayarak; en içimizi, fikirlerimizi, isteklerimizi meşguliyetin süzgecinden geçirip onları cılızlaştırarak, akmasını seyrediyoruz hayatın. Hayır, seyretmiyoruz. Seyretmek kendi irademizin eylemidir. Şöyle düşünün ey elektrik devrelerine bağlı tüm varlıklar! Beş kişi; birbirine sıkıca bağlı beş kişi istediklerini yapma konusunda daha başarılı olmaz mı? Biz niçin bunu görmüyor, bundan kaçıyoruz?


Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...