13.02.2016

Filozofa Sitem, İnsana Özlem

İyi günler blog severler. Buraya o kadar ısındım ki, fikir ve düşüncelerini twitter'a kanalize edenlerin aksine benim twitter'ım burası olmaya başladı. Kimi zaman az okunuyor kimi zaman elden ele paylaşılıyorum. Büyümekten anladığım ise şu; içeriğe gerek yorumlarla, gerek kendi çalışmalarıyla herkesin katılabilmesi. Haziran, temmuz aylarında çıkacağım yolu da paylaşacağım, amatör ses kayıtlarımı da...
Efendim dün akşam uykudan muaf idim, biri roman biri teorik olmak üzere iki kitap bitti; R.N.Güntekin'in Acımak eseri ile Plehanov'un Sosyalist Gözle Sanat ve Toplum'u. Özellikle ikinci kitap, gecenin geç vakitlerine doğru başladı, sabah beşe doğru son sözlerini söylüyordu artık. İşte o zihin açıcı eserden altı çizili birkaç cümle;

"...Bu durumda yabanî hayvan dişlerinin, post ve pençelerin yalnızca renk ve çizgi birleşimlerinden ötürü Kızıl Derililerin hoşuna gittiği düşünülemez. Çünkü bu nesneler başlangıçta yalnızca kuvvet, çeviklik ve yüreklilik belirtisi olarak taşınmışlar ve sonra da yüreklilik, kuvvet ve ustalık belirtisi olduklarından dolayı estetik duygular uyandırmaya başlamışlar, gitgide süs haline gelmişlerdir."

Sonra aklım filozoflara gitti; kendi yapamadıklarını insanlardan istediklerini düşünüp onlara sitem ettim ve yine devamında, okuduğum eserin de katkısıyla beraber şuna vardım: Felsefe, sanat eğer hayata ve topluma da katkı sağlamıyorsa, bu onların biraz yalancı olduğu anlamına gelir, çünkü ekonomik olarak belirli bir rahatlığa sahip olup ekonomiyi sorgulamayan kimselerin sanat ve düşünce ürünleri pek gerçekçi olmuyor. Farklı bir bakış açısına sahip olmanın getirdiği eğlence, oyun hissi ile vakitlerini geçiyorlar. Ben "sanat sanat için" anlayışına muhalefet etmek adına demiyorum bunları, fakat filozof ve yazarlar da bizi belli bir noktadan sonra kasıtlı ya da kasıtsız olarak kandırıyorlar. Gerçekten ve insanî dokunuştan uzakta bir sanat okulu ve düşünce yapısının çelişkili ve biraz yalancı olduğunu düşününce beni bir ürpertidir aldı. Sonra ısınmak için bir hayat aradığımda, cevabı nedense ağırlıklı olarak yerli edebiyat mahsullerinde buldum; Yaşar Kemal'ler, Sabahattin Ali'ler, Gülten Akın'lar, Sait Faik'ler...

Aynı dili konuştuğumuzdan mıydı, aynı topraklarda yaşadığımızdan mı? Yoksa her ikisi de mi, bilmiyorum. Ama ekonomik gelişmeleri, toplum yaşantısını hesaba katmadan tohumu atılan akımlar bana nedense yapmacık gelmeye başladı. Yine aynı kitapta şu ifadelere yer veriliyor:

"Plehanov, biri ekonomik olan, öbürü ekonomik olmayan iki faaliyet alanını birbirinden ayırır. Oyunla sanat sonuncu alana (yani ekonomik olmayan alana) girerler. Gelgelelim, ekonomik olmayan her uğraşı, her faaliyet ekonomik faaliyetle şartlanmıştır. Çünkü iş oyundan önce gelir."
Bu bana pek samimi geldi arkadaşlar. Sanat ve felsefe icra ederken  "felsefe ve sanat yapabilme lüksüne sahip olmak" kavranmalı ve buradan bir toplumsal vakıa ortaya çıkmalıdır. Şayet böyle olmazsa, sanatçı, parası ödenen bir özgürlüğün şemsiyesi altına girer ve bu şemsiye "gerçeklikle" olan imtihanından sonra su geçirmeye başlar.
Tüm bunlar beni Kemal'in İnce Memed'ine, Nazım'ın hikmetine, Nesin'in mizahına sürükledi. Zira onlarda –yerli sanatçılarda– insanın içini ısıtan ve bunu yaparken de onu bilgilendiren bir yan hissettim. İşte bu nedenle, beşerden bağımsız bir sanat anlayışının aylak çelişkilere düştüğüne inanıyorum.

(Kitabı isteyen olursa gönderebilirim, Beyoğlu'nda on beş liraya almıştım. Paylaşmak sıcaklıktır...)

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...