11.02.2016

''Bu Dünyadan Nazım Geçti''

Girizgâh

Nasıl başlanır, duygularımın yoğunluğu söz söylememe engel oluyor. Hatta bu cümleleri bile yazdığımda hemen, hapiste Orhan Kemal, kendisine şiirlerini gösterdiğinde dedikleri geliyor aklıma:
''Bu kadar süslü lafa ne gerek var canım?''
Yaşıyor öyleyse hala! Yaşıyor satırlarıyla!
Nerede doğmuş? Anası babası kimmiş?
Onun Nazım olmasında bunların da etkileri vardır fakat ben bunlardan bahsetmeyeceğim. O bir yol arkadaşı; bir aşkın derdine düştüğümde genç bir ahbap, yolda yorulduğumda bir baba, cesaretimi, hayat sevgimi yitirdiğimde bir pınar! O pınarın kaynağı ne kadar tıkanmak istese de tıkanmadı, tıkanmayacak. Bugün insanlar onun satırlarını hala okur, bestelerini yaparlar.


Bilirim, hele bir düşmeye gör hasretin halisine,
hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek
yolu yok, Don Kişot'um benim, yolu yok,
yel değirmenleriyle döğüşülecek

Tam Okka Dört Dirhem Yürek

Nazım, Türk edebiyatına yeni bir şiir disiplini getirmiş, yazın dünyasındaki pek çok tabuyu yıkmıştır. Ancak bilmeyenimiz yoktur ki yıktığı bu tabular ona hapishane ve sürgün olarak dönmüş ve neticesinde Nazım uzun yıllar hapis yatmıştır.

Sadece 1927-1928 yılları içinde üç ayrı davası vardır:
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
Rize Ağır Ceza Mahkemesi Davası
Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Davası

Ancak yaşama sevgisi, sarsılmayan inancı onu gerekirse açlık grevi yapmaya kadar götürmüş, o yine de aynı türküyü söylemiştir. Peki neydi o türkü? Neydi o sarsılmayan inanç? Aslında hiç kimsenin rahatsız olmasına gerek olmayan bu inanç neydi? Kendi satırlarından okuyalım:

...Kayış kapar kolumuzu
                               kırılan kemik
                                                  kan.
Hani şimdi bizim soframıza
                               haftada bir et gelir.
Ve
çocuklarımız işten eve
                          sapsarı iskelet gelir...
Hani şimdi biz..
İnanın:
       güzel günler göreceğiz çocuklar
       güneşli günler göre-
                                     -ceğiz.
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar,
ışıklı maviliklere
                        süre-


                             -ceğiz...
Bu şiiri alıntılarken babamın kolunu da bir gün kayışın kaptığını ama iş yerinin herhangi bir tıbbi hizmet sağlamadığını hatırladım, desenize güncelliğini koruyor :)

Nazım yaşantısı nedeniyle yıllarca ve hala birçok kimsenin diline, kalemine, sözlerine konu olmuş vaziyettedir. Kimi onu karalamak, bir gerçeğin üstünü örtmek üzere yapılırken, kimi de onu anmak, hatırlamak için gerçekleşmiştir. 
Ama bir acı yan var ki, bu iki tavır da Nazım'ı salt okumaktan kaynaklanmamış, her iki anlayış da bir taraf tutma mekanizmasının kurbanı olmuştur. Böyle olunca, onun dizeleri politize olmuş her türlü kesim tarafından kullanılmıştır. Bu bizi biraz, o satırların gerçekliğinden koparmıştır. Böyle bir kaosun, hiçbir şeyi salt okuyarak değil yargılamaya hazır bir bir halde okuyan bir kalabalığın içinde Nazım kendinden bir şey kaybetmese de, onun gerçeği yıprandı...

Üniversite yaşantımda anladığım şeylerden biri de, insanların kendi görüşlerine uyan kimselerden öteye geçmemesi, gayrısını anlama cesaretini göstermemesidir. Bu nedenle ta en baştan Nazım Hikmet'i, kavgası ve rüzgârıyla kavramak için kulağımı ondan başkasına açmadım, açmıyorum.
Vurdu kalın parmaklar
   yazı makinamın dişlerine.
   Kâğıtta her harfi majiskülle dizilmiş
                               üç kelime var ;
   BAHAR
      BAHAR
           BAHAR...
   Ve ben şair musahhih
   ve ben hergün
   iki liraya
            2.000 kötü satır okumaya
                                 mecbur olan adam,
   ve ben
       neden
           bahar geldi de hâlâ
             muşambası kopuk
             kara bir koltuk
                gibi oturmaktayım?
   Kasketini kendi kendine giydi kafam,
                 fırladım matbaadan
                                    sokaktayım .
   Yüzümde mürettiphanenin
                          kurşunlu kiri,
   cebimde 75 kuruşum var.
                     HAVADA BAHAR...
Nazım'ın Arkadaşlıkları
Aynı devri yaşayan sanatçılar birbirleriyle görüşür, mektuplaşır, hasbahal ederlerdi; Tezer Özlü'den Aziz Nesin'e, Sait Faik'ten Leyla Erbil'e, Şinasi'den Namık Kemal'e kadar uzanan bu dalga, bu iletişimi bir kültür haline getirmiş, sanatçıların birbirleri arasında yaşadığı sohbetler de edebiyatta yerini almıştır. Nazım da, kendi devrinin aydınları ve sanatçıları ile iletişim içerisinde olmuş, hatta kimiyle aynı cezaevini paylaşmıştır. İşte bunlardan birkaçı:
Nazım Hikmet ve Orhan Kemal Bursa cezaevini paylaşmışlardır.
Aralarındaki diyalog ağırlıkla şiir, öykü, felsefe ve Fransızca üzerine olmuştur.
Hatta Nazım, Orhan Kemal'in şiir dilini beğenmez ve öykülerini okuduktan sonra
Kemal'in öykü yazma konusunda başarılı olacağını söyler.
1921 yılında doğmuş bu çınarın adı İbrahim Balaban.
O da Nazım ile Bursa cezaevini paylaşmıştır.
Nazım, annesi Ayşe Celile Hanım'ın ressamlık hünerinden nasibini almış biri olarak,
Balaban'a resim konusunda destek oldu.
Onunla da felsefe, siyaset konularında paylaşımları olmuştur.
İbrahim Balaban, Nazım ile geçirdiği zamanlarını daha sonra
Şair Baba ve Damdakiler ismini verdiği
kitabında anlatmıştır.
Hayatın bir ressam olarak devam etmektedir.
Ressam Abidin Dino ile birlikte.
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
Güzin Dino ve Abidin Dino ile birlikte.
Nazım Hikmet Dino çifti ile iyi bir arkadaşlık kurmuş,
görüşmüştür. Bir büyük edebiyatçı olan
Güzin Dino da, şairle olan geçmişini Nazım Hikmet'li Yıllar
adlı yapıtıyla kitaplaştırmıştır. 
Evet, altmış bir yıllık bir ömre ne kadar yaşam sığar? Kaç kadın sevilir, kaç sürgün yenir? Tüm bunlara rağmen kaç kez Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim diyebilir insan? Nazım Hikmet, hikmetinin nazmıyla yazdı, yaşadı ve yaşamaya devam ediyor...

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...