6.02.2016

Bir Bakırköy Günü

Selam. Bakırköy'deki sahafları bileniniz var mı? Mutlaka bilenler çıkacaktır, bugün yarım saat kadar oradaydım; sahafların hemen altında uzun yıllardır varlığını devam ettirmiş tren yoluna baktım, zira bakabileceğim bir tren yoktu. Oysa o trene ne çok insan binerdi; öğrenci, personel...
Sonra kitaplara dalıverdim, tanıdığım bir sahaf olmadığından sezgilerimle hareket edip bir tanesinin önünde durdum. İki kitap aldım; biri roman, biri şiir kitabı olmak üzere iki kitap.
Reşat Nuri Güntekin'in Acımak romanını uzun süredir okuma isteğim vardı, arka dış kapağında yazılanlara bakınca memnun oldum. Birkaç saat sonra başlayacağım.


Bir diğeri, toplu halde şiirlerinin elime hiç geçmediği Ahmed Arif'in Hasretinden Prangalar Eskittim'i. İkisinin de kapağı dahi açılmadı henüz, ama bir arkadaşımla çay kahve içmek üzere buluşacak gibiyim şimdiden. Sonra İstanbul caddesi üzerinde Basad'ın (Bakırköy Sanatçılar Derneği) önündeki banka oturdum, hava soğuk olduğundan burnumun bir mendile ihtiyacı vardı.

"Soğuk ya..." dedi yaşlı bir kadın, burnunu siliyordu, ben de onaylayıp dedim:
–Mendilim de yok ki
–Aa bende var, al bi tane. Siftahı seninle yapmış olayım bugün.
–Tamam, ne kadar?
–Ne verirsen güzel oğlum

Hepimizin mont iç cebinde birkaç bozukluk, sanki böyle işler için gizlenir ya, işime yaradı. Sonra, her güzel Anadolu insanının yaptığı gibi konuşmaya, anlatmaya başladı. Ben Bakırköy'ün sakin, tatlı bir yer olduğunu söylemiştim ki, başladı anlatmaya;
"Yok oğlum yok, çok bozuldu buralar. Ben doğma büyüme buralıyım, artık insanlarda birbirine ne sevgi kaldı ne saygı. Geçen gün evime hırsız girmiş, ev sahibine söyleyeceğim demir kapı yaptırsın. Ya ben evdeyken girseydi?"

"Peki bir şey almış mı?"
"Hayır bir şey bulamamış ki. Ama sobaya vurup durmuş, bir şey bulamadığından öfkelendi herhalde... Sen zannetme burası çok güzel bir yer, bir sürü kötü insan var. Eskiden kız isteme diye bir şey de vardı, şimdi gençler âsi. Yıldırım nikahıyla evleniyorlar." Tabi teyzenin sesi gür çıktığından çevredekiler de garip bir yaratığa bakar gibi bize bakıyorlardı, önemsemedim.

Diğer yanımda oturan baş örtülü teyze konuştu bu sefer:
"Öyle olur mu canım? Ben ilk kızımı  verdim, şimdi ikinci evlenecek. Kız alıp verme hala var..."
Derken mendil satan teyzeye adını sordum; Canan, dedi.
Bu gözlüklü, biraz deli, yeşil ve iki ayrı uca bakan gözlere sahip kadın, memnun olduğunu ifade eder gibi gülümseyip gitti. 
Diğer yanımda oturan teyze saat henüz iki olmasına rağmen yediye kadar bekleyeceğini söyledi; kızını kursa getirmiş. Ben havanın soğuk olduğunu, yediye kadar neden burada durduğunu sorunca anlattı:
"Ev uzak da onun için. Sen Sarıgazi'yi biliyon mu? Heh işte orada ev. Kızım görme engelli, ama görsen hiç anlayamazsın öyle olduğunu. Şimdi bu engelli arabaları varmış görmeyenler için de güvenemiyorum."

Anladığımı, ama yine de havanın soğuk olduğunu ve akşama dek burada oturmaması gerektiğini söylediğimde kendisinin bile inanmadığı bir onay cümlesi kurdu. Kalktım, yürümek istiyordum, yalnızlığa ve o yalnızlık içinde şiir okumaya alışkındım.
–Gidiyorum teyze, hoşça kal.
–Allah yolunu açık etsin!
Meydana doğru yürümeye başladım, Rüştü Asyalı'dan dinleye dinleye ezberlediğim Ben Sana Mecburum şiirini okumaya başladım; ...Ah seni bilmiyor kimseler, bilmiyor...
Bindim otobüse. Yanımda genç, kapalı bir kadın; dayadı başını cama, onu orta kapının önündeki camdan birkaç saniye seyre daldım. Belki bir hikayesi vardı, belki de benim onun o haline hikaye katma isteğim, bilmiyorum.
Sonra etrafıma baktım, herkesin ortaklaşa yaptığı ama bu ortaklaşmada paylaşımın bulunmadığı şey nedir sevgili dostum? Telefon! Herkesin başı eğik, herkes ona bakıyor, herkes ona dokunuyor, oynuyor onunla. Kullandıkça farkına varmadıkları, varamayacakları bir "kendini tüketim sendromu" yaşıyorlardı. Başladım kendimin bile duymadığı bir seste Edip'ten (Cansever) dizeler okumaya; Ah güzel Ahmet abim benim...
Kimse ne yaptığımdan haberdar değildi, gür bir sesle de okusam oyuncaklarına kapanacakları bir gerçekti.
Gerçek? O ne ki? Yok o; kayboldu...
İndim, yürüdüm, şimdi bunları yazdığım kafeye geldim, birazdan bir sigara yakıp o deli Canan'ı, Canan teyzeyi düşüneceğim. Altmış yaşından beri yaşadığı Bakırköy'ü...
Görüşürüz...

Bu arada bugün gördüğüm bir etkinlik. İstanbul'da olanlar gidebilir.


Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...