3.01.2016

Ben sokakları değil, insanları geziyorum...

31 Aralık 2015 Perşembe günü, saat öğlen on ikide İzmit'ten İzmir'e giden otobüse bindim. Normal şartlarda sekiz -belki de altı- saat süren bu mesafeyi, on üç saatte tamamladık. Doğal olarak saatler on ikiyi gösterdiğinde henüz Manisa'ya bile gelememiştik, çünkü Balıkesir'e girmeden hemen önce peş peşe kazalar olmuştu ve yollar kapanmıştı. Araç, Susurluk yolunda yaklaşık üç saat durdu.
Biz tiryakiler ara ara otobüsten inip soğuğun ve yoğun kar yağışının altında sigara içip ''Sabaha kadar sürmese bari'' gibi yolculuk bitince hatırlanmayacak sohbetler içine girmiştik.

Saatler sekizi gösteriyordu sanırım, yollar yavaş yavaş açılmaya başlamıştı, ama bu sefer de ''biz de kaza yapar mıyız?'' kaygısını taşımaya başlamıştım. Susurluk'tan Balıkesir'e doğru giden yolda gördüklerim; kaza yapmamak için sabaha kadar araçlarını köşeye çekmiş tır şoförleri ve yol tuzlama çalışmalarını sağlayan işçiler. Tabi kaygan zeminde araç sürme riskini göze alamayan vatandaşlar da vardı. Ben ''yeni yıla'' uyuyarak girdim ve on ikiyi tam bir geçe tesadüfen uyanarak bu ''gecikmeye'' herhangi bir anlam yüklemeden sakin ve şikayet etmez bir şekilde yolun bitmesini, İzmir Otogarı'na varmamızı bekledim.

Bu karlı ve soğuk havada, otobüste televizyonu açıp kulaklığı taktım ve Ntv kanalında bir orkestra Sezen Aksu şarkıları çalıyordu. Canlı değildi ama herkesin ekran başında olduğu ve ailecek eğlenmeye vesile olan bir gecede bile dizilerden başka bir şey yayımlamayan diğer kanallardan bin kez daha iyiydi. Hüzünlü ve oynak şarkılar eşliğinde sevdiklerimi düşündüm; iki aylık yeğenimi, dostlarımı, hayat hocamı, kendimi... Ailem İzmir'e gittiğimden haberdar değildi ve bir kaza yaşanacak olsa ne zaman öğrenirlerdi kim bilir...

Orkestra bu şarkıları çalarken bu türlü düşüncelere daldım ve hatta bir ''film şeridi'' bile geçti gözlerimin önünden. Ürkmedim, desem yalan olur. Fakat her ne olursa olsun o şarkılar bana o karanlık ve soğuk yolda pek güzel eşlik ettiler. Bunun üzerine sanatın büyüklüğünü, sanatçının kimlere kimlere dokunabildiğini, sıcaklığını, eşlik etmesini düşünüp, politikadan çok sanatı tercih etmekten bir kez daha memnun olmuştum. Sanatın karşısında insanın kimliğinin hiçbir önemi yoktu, hem de hiçbir zaman! Bugün yaşadığımız çağ, ne söylediğinden çok kim olduğunu önemsediğine göre, sanatın değerini daha iyi anlamalıydım, öyle de oldu!

İzmir/ Alsancak
Yan koltuktaysa genç bir delikanlı oturuyordu, sol bileğinde saatiyle beraber bir de tespih vardı. İzmir'de yaşayan nişanlısına sürpriz yapmak istemişti ama hiçbirimizin tahmin etmediği karlı hava, ona da asıl sürprizi yapmıştı; gece ikide yetişebilmek.
Tüm bu ruh halleriyle nihayet ''Ege Üniversitesi'' tabelasını gördük, çok çok az kalmıştı ve geldik...
Şimdi bu pazar akşamında hala İzmir'deyim. Dün akşam Alsancak'ta Tato Bar'a götürdüler beni. Şans bu ya; canlı müzik vardı, Bob Dylan, Led Zeppelin... Hep ''bizim oralardan'' çalıyordu...
Sabah artık döneceğim, dostumla şu üç gün içinde o kadar edebiyat içtik ki, önümüzdeki Pazartesi günü ve ondan sonraki birkaç günüm daha buraları arayarak geçecek, artık biliyorum bu işler böyle oluyor :)

Ezcümle, galiba dünyanın biraz tesadüf olduğunu düşünüyorum. Tırlarını köşeye çekip içinde uyuyan insanlar da saat on ikide hala hayattaydı, tuzlama çalışması yapanlar da, ben de, başkaları da...

Ezcümle iki, İzmir'i sevdim. Ama üç gün boyunca bir tek Alsancak'ta bir bara giderek bu nasıl gerçekleşti? Ben geçtiğimiz sene bir yıl boyunca Artvin'de yaşadım. İstanbul'daki kültür sanat trafiğini seven biri olarak oraya nasıl adapte olabildim? Çünkü hem Artvin'de hem de İzmir'de kendime dediğim ve başıma gelen tek şey şu oldu;
Ben sokakları değil, insanları geziyorum...



Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...