20.12.2016

Berna Moran/ Edebiyat kuramları ve eleştiri

    1921 ile 1993 yılları arasında yaşamış, İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde eğitim görmüş, otuzunda Cambridge Üniversitesi'nde doçentlik yapmış, modern edebiyat eleştirmenlerinin başında gelen Berna Moran, 1972 senesinde yayımlanan Edebiyat kuramları ve eleştiri adlı yapıtıyla Türk Dil Kurumu'nun Bilim Ödülü'nü de kazanmıştır. 



    İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı derslerinden derlenmiş olan yapıt, edebiyat kuramları ve eleştiri yöntemlerini tarihselliği içinde, tek bir kitapta, bütünlüklü halde barındırması bakımından edebiyat araştırmaları yapan biri için oldukça verimli. Yapıt aynı zamanda kaynakça ve dipnotlar açısından zengin olmasıyla bizi gerek çeviri gerek orijinal dilde pek çok bilgi ve yapıta da gönderiyor. Benim elimde tuttuğum yapıt, on sekizinci baskı olmakla birlikte 2008 yılında yayımlandı. Ve bu haliyle beş kısım içeriyor:

Birinci Kısım; Yansıtma Kuramı
İkinci Kısım: Anlatımcılık
Üçüncü Kısım: Eleştiri
Dördüncü Kısım: Okur Merkezli Kuramlar
Beşinci Kısım: Edebiyatın hakikatle ilişkileri, değer ölçütleri ve estetik yargılar

    Kabaca bu şekilde tasnif edebilirsek de yeterli değil. Zira her kısmın içinde birden fazla bölüm olup mesela, Anlatımcılık I kısmı Romantiklere Göre Sanat, Yaratma Olarak Anlatımcılık, Tolstoy'da Aktarım, Sanatçının Psikolojisi ve Kişiliği vd. gibi bölümleri kapsamaktadır. 

    Sanatın, edebiyatın, estetiğin, eleştiri odağının ne olduğuna, olması gerektiğine ya da olabileceğine dair ortaya çıkan kuramları zamandizinsel (kronolojik) olarak bize veren yapıt, bunlara dair nesir ve nazım türlerinden örneklerle de kendini zenginleştiriyor. Elimdeki 2008 tarihli sekizinci baskıdan aktarımlarla devam edelim:

''...Güç anlaşılan yeni biçimler denemek, yozlaşmış burjuva sanatına özgü davranışlar olarak yorumlandığı için, geleneksel gerçekçi yöntemin doğru tek yöntem olduğu önerildi. Brecht'in oyunlarının Rusya'da uzun yıllar oynatılmamasının bir nedeni de biçim ve yöntem konusundaki bu farklı anlayıştır ve bu konuda Brecht ile Lukacs arasında ünlü bir tartışma yer almıştır.''

''Sanat eseri öyle bir somut genelleştirmedir ki, genel kanun 'tikel'de, öz ise görünüşte belirir. Ve genel kanun, tikel olayın nedeni gibi gözükür. Tiplerde ve tipik durumlarda sağlanan işte bu paradokstur.''

''Sosyolojik eleştiri edebiyatın kendi başına var olmadığı, toplum içinde doğduğu ve toplumun bir ifadesi olduğu ilkesinden hareket eder. Yazarı, eseri ve okuru sosyal koşullar belirlediğine göre, yapılacak iş, bir bilim adamı gibi davranmak ve bu koşullar üzerine eğilerek sanatla ilgili sorunları açıklamaktır.'' 

'' Freud sanatçının yaratma eylemi ile nevroz arasında sıkı bir ilişki bulur ve bilinçaltının 'yaratma'daki rolünü belirlemeye çalışır. Sanatçıların insanları şaşırtan bu yaratma gücü çok eski zamanlardan beri ilgili çeken ve merak uyandıran bir konu olmuş ve genellikle ilham kavramı, olayı açıklamak için öne sürülmüştür. Eski Yunan'da ilham, sanatçının dışarıdan bir kuvvetin etkisi altına girmesi, ona uymak zorunda olması demekti... Romantik çağda bu ilham görüşü dinsel örtüsünden sıyrılarak doğal bir açıklama yönelir. Sanatçı yine ilhamla yazan bir adamdır, teknik ve bilgi bu işe yetmez; ne var ki, artık ilham sanatçıya dışarıdan gelen ve ona egemen olan bir güç olmaktan çıkar ve yavaş yavaş sanatçının kendi içinde, ama bilincinin dışındaki bir kaynaktan fışkırdığı kanısı yer alır.''

    Şahsi bir yorum; edebiyat derslerinde bu yapıtta geçen kimi kuram ve eleştirileri işlemiş ve işleyecek olsak da, onlar bir sınav kağıdından iyi notlar alabilmek için yaratılmış bir atmosferin ürünü olduğundan, onlardan asla yeterince verim alamayız. Derslerin, okulun problemi de bu değil mi zaten? Seni kendi kişisel merakından, işin peşine düşme hissiyatından uzak tutar ve sıkıcı birkaç ders notuyla baş başa bırakır. Ancak Moran'ın bu yapıtında, kuram ve eleştirileri gerçekten anlayarak, üzerine notlar alarak okuyabiliyoruz. Ve bizi merak ettiğimiz başka kaynaklara yönlendirmesi açısından, bu değerli yapıt kendisinin ötesindedir. Bu tanıtım yazısı edebiyat, sanat meraklıları için yazılmıştır. Selam olsun...

15.12.2016

Dış Etkilere Açıksan Yalanlaşmaya da Açıksın

...
    Eylemin kendimizin dışındaki bir bilgiden, kişiden kaynaklanması hastalığı. Buna hastalık dememin iki temel sebebi var: Birincisi, karar alma süreçlerimizi hızlandıran şey, kendi irademiz değil de dışarıdan gelen bir bilgiyse eğer, bu adeta koşullanmış, ‘’o bilgiye, kişiye inat’’ bir durumdur. Böyle bir tavır da, hiçbir zaman kendi öz benliğimizden gelmediği için riyakâr olacaktır. İkinci sebepse; bugün bu tavrın adeta bir virüs gibi tüm insanlığa yayılır hale gelmesidir. Bir şey çok hızlı bir şekilde yayılıyorsa o ancak bir mikrop olabilir, çünkü faydalı ve doğru olan şey emek isteyeceğinden, asla hızlı bir şekilde yayılamaz. 

    Peki günümüzde bu hastalığın örneklerini nerelerde, hangi rollerdeki insanlarda görmekteyiz? Bu liste uzar gider ancak, listenin başında kuşkusuz politikacılar vardır. Ağırlıklı olarak medyada boy gösteren ve her şeyi yalnızca ülkesi ve milleti adına yaptığını iddia eden politikacının o güçlü, heybetli duruşunun ardında her zaman iktidarını kaybetmeye yönelik de bir korkusu vardır. Çünkü iktidarlar, siyaset ve ülke yönetimi ile sınırlandırmayalım, insanı idare etmekle ‘’yükümlü’’ kişiler –müdür, bir kanal patronu vs.-, kendilerine karşı çıkacak seslere ne kadar baskı uyguluyorlarsa, aslında o kadar korkuyorlardır. Bu korku, mesela kendisine muhalif olan partilere karşı bazen söylem bazen de eylem olarak bastırılmaya çalışılır. Dolayısıyla, yalnızca gücünü elinde tutmaya devam etmek isteyen politikacının çoğu fikir ve görüşleri ‘’muhalife muhalif’’ olma yolunda ilerler. Peki bu şartlanmışlıkla, bu ‘’başkasından kaynaklanmak’’la hareket eden birey, eylemlerinde ve görüşlerinde ne kadar sahici olabilir? Düşüncelerini, kendisini yıpratacağını düşündüğü diğer insan ya da topluluklara göre oluşturan, değiştiren, dönüştüren kimse artık her rüzgâra yelken açan bir gemiden ibaret olmaz mı? 

    Nietzsche, Ecce Homo’da ‘’…başkasından kaynaklanmak olumsuzluktur.’’ der. Çünkü bu süreçte insan artık kendisi değil kendi gücüne tehdit olarak gördüğü girişimlere bir savunma mekanizmasından ibarettir. Ve savunma mekanizmaları, ki bunu kendiniz de günlük hayatınızdaki hararetli tartışmalarınızda gözlemleyebilirsiniz, çoğu kez karşı tarafın sizi alt etmesini önlemek amacıyla çalıştırılan bir makinedir. Ve bu makine çalışmaya başladığı anda, artık analitik düşünce yerini duygusal reflekslere, taviz vermediğiniz düşüncelerinizi dahi tartışmada galip gelmek için değiştirmeye zorlar. Şimdi bu bölümün en önemli oyuncularının neden politikacılar olduğu daha da belirginleşmiş durumda: Bizim günlük hayatımızda zaman zaman yaptığımız bu üçkâğıdı, onlar her an, her saniye, her gün yapmaktadırlar. Ve evlerine dönüp de kendilerini sorgulamaya vakit bulamayacakları kadar çok ‘’düşman’’ edindikleri için, onlar biz sıradan insanlar gibi vicdan mahkemesine pek sık uğramazlar. 

    Bölümümüze eklemekle iyi edeceğimi düşündüğüm bir diğer oyuncu ikili ilişkiler içinde bocalayan kişidir. Basitçe anlatma yoluna gidersek; sancılı ve biraz da hayal kırıklığına uğrayarak ayrılık yaşamış genç bir insanı ele alalım: Yaşadığı –geçici ama geçmedikçe kalıcı olduğunu düşündüğü- kederin sebebi olan insana karşı duyulan öfke, kederli arkadaşımızı ne yapmaya itecektir? Yaygın örneklerden yola çıkmayı tercih edersek; kederini savuşturmaya, o kedere karşı gerçek olmayan bir atağa kalkmaya çalışacaktır. İlgilendiği tek şey, yaşadığı ve tarifinin imkânsız olduğunu zannettiği o kederden kaçmak, o kedere karşı gözünü başka yerlere çevirmek olacaktır. Demek ki kahramanımız kederi göğüslemek ve onu çözümleyip yoluna devam etmekten çok o kederle baş etmek için ondan kaçmak gerektiğiyle ilgilenecektir. Peki, tıpkı kendisine muhalif olan seslere sırf gücünü sürdürmek için savaş açan politikacı gibi, bu kahramanımız da acaba aynı hatayı mı işliyor? Acaba gerek ona nasıl davranması gerektiğini ‘’öğreten’’ medyatik unsurların, gerekse kendi öfkesi ve kederinin üstesinden gelmesi için, kahramanımızın kendinden başka kaynaklara yönelmesi midir doğru olan? Yoksa dışarıdan gelen bunca sağlıksız, yüzeysel ‘’bilgi’’ye kendini kapaması ve her şeyi kendi kendine keşfetmesi mi? 

    Bugün toplumumuzun her kesiminde çeşitli şekil ve örneklerle gördüğümüz bu ‘’dış etki’’nin sebebi nedir? İnsanlar neden kendileri olarak davrandıkları bir iletişim kötüye gittiğinde, onun üstesinden gelmek için yine kendileri gibi davranmıyorlar? Sanırım cevabı basit olmamakla birlikte pek zor da sayılmaz: İçinde bulundukları o kötü, kendi yaşantılarını karanlığa sürükleyeceğini düşündükleri halden bir an önce kurtulmak için, ‘’dışarının’’ reçetesini ‘’içerinin’’ reçetesinden daha çabuk elde edebileceklerini düşünüyorlar. Sonuçsa çok açık: Çözüm yerine kaçışın, gerçek olan orta hız yerine gerçek gibi görünen süratin kirli ellerinden ağrı kesiciler edinmeye çalışmak.

10.12.2016

Biz Kalifiye Kararsızlar

    Araf… Cennetin de, cehennemin de karşısında duran bir yol. Bir gidip gelme hali. Bir, dünyanın belki de en basit eylemlerini gösterebileceğimiz hususlarda saatlerce düşündüklerimiz. Bir çıkmaz. Bir ‘’kendini çıkmaza sokmak’’
    Araf… Cehennemimiz de orası, cennetimiz de. İkisi için ayrı mekânlar, ayrı adresler, ayrı yayanlıklar yok. Bizim –ben ve diğer tüm iyi kararsızlar- için ikisi de aynı yerde. Renklerin damarlarımıza ulaşıp kanımızı alevlendirdiği yer de, kupkuru bir gırtlağın içilecek ancak bir yudum su bulabildiği ve bu miktarla boğazını asla tatile gönderemediği yer de burası.
    Bir bakıyorum ki otların ve gecenin içinde uzanan bu gövde, kendini otların ve gecenin içine de gömüyor kimi zaman. Bir şahsi karanlığın sonsuzluğundan korkmak ve bir şahsi ışıltının caddelerinde var olabilmek için kendini –hayatını değil- şekillendirmek… Bu iki durumun iki ayrı mekânına sahip olanlar içindi mutluluk ya da mutsuzluk. Keder ya da sevinç. Korku ya da ümit...
Oysa ben ve tüm diğer kalifiye kararsızların bu iki şehri birbirinden ayırabildiği hiç olmadı. Bu bilinçli bir tercih miydi? Hayır. Bu, aynı anda iki farklı âlemi tek bir gövdede yutmanın tanımıydı. Tanım… Araf…
    Cehennemin de kudreti var, cennetin de. Cehennemin de içine aldığı öznelerin hikâyeleri yazılabilir, cennetin de. Fakat arafta gezinen, arafta var ve yok olan biz, en büyük aynaların karşısında dahi görünmeyen ama küçücük bir su birikintisinde kendine bakmayı bilenlerin ne hikmeti, ne hikâyesi, ne rivayeti… Onlar –yani bizler- için ne kutsal kudret, ne cismani güç bir teori ya da pratik geliştirdi. Çünkü bizim aksimize, onlar kararlıydılar. Aldıkları ya da alacakları karar esnasında üzerinden geçtikleri yahut geçecekleri bitki böcek, duraksamaya neden olacak şeyler değildi:
Karar adında kara bir tahtanın üzerindeki karalamalar
En güzel bahçelere davet eden teneffüs zilini patlattılar
Ve şöyle dedi tüm kara tahtaya karalamalar yapan kara çocuklar: İş, iş, iş!
Karar aldılar ve bitti.
    Görkem gibi bir illüzyonun içinde barınan bu karar almaların karşısında, bizim dönecek sapak bulamamamızın, söyleyecek sözümüzün olmamasının ya da ‘’türküyü hangi çatıdan söylersek bir başkasının sınırına girmeyiz’’ düşüncelerinin hikmeti olur mu?

    Bir öngörüdür düzelteyim bir de: Karar almakla kararsız kalmanın estetize edildiği bu ‘’karalamamın’’ doğru haritası, onu ‘’Ah… Kimselerin vakti yok’’ misali okumaktan geçer. 

7.12.2016

Turgut Uyar/ Efendimiz Acemilik



(…)
Oysa acemilik. Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız. Yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak kaygısının zevkiyle çalışacaksınız.
Gelin böyle yapın demiyorum. Durduğum yerde kalmaktan korkuyorum. Şiir bir sanat olayı değildir. Bir yaşama çabasıdır önce. Yaşadığımıza tanıklık eder. Her gün yeni bir dünya içinde, her gün yeniden ve başka etkilerle duygulanan insan, her gün bunları yeni biçimlerle söylemelidir.
Diyeceksiniz ki: böylece ancak bir azınlığa seslenmiş olacaksınız. Bir kere, bu işin kötü yönleri beni hiç mi hiç korkutmuyor. İkincisi sanat bir ceht işidir, eğitim işidir. Tembel kalabalığın keyfine uymak istemiyorum. Sanatçı nasıl uzun çabalamalarla yetişiyorsa okuyucudan da bu gayreti bekler.
Çağımız insanı gitgide rahatına daha düşkün olmaya başladı. Belki her çağda böyleydi. Ama bugünkü kadar mıydı bilmem? Bunda bilimin, endüstrinin büyük payı var. Herkes birbirinin örneği olmayı hiçbir çağda bu kadar istemedi. ‘Yeni Dünya’nın gerçekleşmesi yakın belki de. Bir örnek giyimler, bir örnek şarkılar, bir örnek aşklar. Uçaklar, radyolar, sinemalar durmadan bizi birbirimize benzetmeye çabalıyorlar. Kişiliksiz bir yaşamayı baştacı ettik. Gönüllüyüz. Kişiliksiz bir çağın şiiri de ister istemez kişiliksiz olmak zorundadır. Bu kadar yenilenmiş bir çağın şiiri, şiirin kelimeleri ne kadar eski, bir düşündünüz mü? Hâlâ uçağı, hâlâ Penicilini, hâlâ 70 katlı evleri, hâlâ hesap makinelerini, asfaltları, otoları şiire rahatça yerleştiremedik. Bunları kelime olarak, düşünce/duygu hayatımıza getirdikleri değişmelerle hâlâ şiire getiremedik. Barlarda kadınlarla saygısızca sevişiyoruz, sokaklarda açık saçık gördüğümüz kadınları hayvanca istiyoruz ama şiirde aşık olduk mu hâlâ ağlıyoruz.
Bir de bir kenarda sessiz sedasız bir insanoğlu var. Uyamadığı, maddi manevi her türlü imkânsızlıkları ile uyamadığı değişmenin farkında. Önünden iyice kavrayamadığı birşeyler akıp gidiyor. Durmuş da eskiye hasret mi çekiyor. Hayır. Kendisi ile çekişiyor. Ağır aksak yaşamasının hesabını vermeye çalışıyor. Dünyadan bildik tanıdık şeyler yakalamaya çalışıyor kısacası.
Sorun bir şiir sorunu değildir. Yaşama sorunudur. Zaten ben hiçbir zaman şiiri hayattan ayrı düşünmedim. Hayatımızda olmayan sorun şiirimizde de olamaz.

Evet değişmek. Anlamlı bir yaşama için değişmek. Bu bir ölüm kalım meselesidir. Ne dersiniz?*

6.12.2016

Metalaşmama, Bedeller Ödeme ve Melodik İnsan Üzerine

    Tahakküm ''yetkisine'' sahip her şeyin ve herkesin dayattığı öğrenme şekilleri, bireyin gerçeği olduğunda yaşanabilecek yanılgıları görebiliyor musun? Ben, muktedirliğin önerdiği ve geçerli gördüğü başarı şekillerine sırtımı dönüyorum. Bu beni, başarılı bir kariyerden, ''güzel bir kadın ve aileden'', mutlu ve huzurlu bir hayattan mağdur edecek bir bakış açısı. Ama dur! Bu yorum da klasikleşen öğrenme şekillerinden biri değil midir?
Ruhumu hazırlıyorum yolculuğun kendisine. Ve hazırlıyorum onu, başarısız bir hayatın sürgün hüzünlerine de! Dünyada farklı olmak, bir bedel ödemekten geçer. Nedir benim bedelim? Nedir benim armağanım? Tabiatı özgün melodilere kulak veren bir birey, bir daha aynı tekdüze ormanda oksijen arar mı? Arayamaz, çünkü orada gerçek bir oksijenden bahsedilemeyeceğini çok iyi bilir. 
Ve bize oksijen, yani hayat diye öğretilenin, ölümün ve bitmişliğin ta kendisi olduğunu öğrenmek... Bu acı ya da keder getirmedi bana. Ama benim hayattan anladıklarımı sembolize eden her şey öldürülmeye mahkum! Öyleyse yüreğimde aynı anlayışların belirtilerini gören muktedirlik, beni de az ya da çok, radikal ya da ılımlı şekilde öldürmeye yeltenmeyecek mi? 
Ama ah! Ah! Ne madden ne de manen öldürülmekten korkmamaya başlayan şu gövdem, ''uzun ve sıkıcı bir hayattansa...'' diye başlayan cümlelerin yolundan gidiyor. 
    Kimsenin bilmediği, bildiğini iddia edenin de gevezelikle açığa vurup kaybettiği bir tek damla gözyaşı, bir gözlerin kapanıp derin nefesin alındığı ve verildiği an... Ne çok özledim hayatın her şeyini! Ve ne çok bıktım hayatın hiçbir şeyinden! 
Yorgunluk? Hayır. İnsan yorgun olduğunda yorgun olmaz. İnsan yorgun olduğunu kabullendiğinde yorgundur asıl! İnsan kabullendiğinde olumsuzlanır hayat tarafından. 

Kendini teşhir etmekte geri duran o güzelim hayat! 
Çorbanın sadeliği, yok oluşu kederin 
Ölümün bile yenemediği, korkutamadığı sadelik! 
Seni damağımda kalan pirinç taneleri kadar yakından hissediyorum.

    Diyorlar ya; hayat tercihlerimizden ibarettir. Sanki ben sana o kadar yakınım ki, seni tercih etmeye bile gerek duymamışım! Sanki özgün melodiliğine ey hayat! O kadar içeriden bakıyorum ki, zaten yalnızca seni dinleyerek doğmuşum! Ve ölümüm de, kim bilir belki bir kaldırım köşesinde, belki bir akciğer kanseriyle, belki bir intiharla gerçekleşir, ben yine aynı gitar seslerini duyacağım senin! Ve ölmeden önce göreceğim son şey, senin üzerinde dans eden bir mahlukatın tüm tabuları yıkma sesi olacak. 

    Gıcıklığın güzelliği, söylenemeyeni söyleyen, yapılamayanı yapan insan olduğumuzda gelir. Öğretilenleri iyi benimsemiş bir ''uysal''ın karşısında, cebimde beş kuruşum olmadan dikilebiliyorsam hiç tereddütte kalmadan, bu sadece ve sadece hayatta duyduğum o melodinin eseridir. Ve dünya ''o melodiyi'' duyanlarla duymayanlar arasındaki mücadelenin kendisidir! Görüyorum ki devir, o melodinin ne demek olduğunu bilmeyenler devridir. Ama görüyorum ki dünya her seferinde, o melodileri gizli kutusunda saklı tutmaya devam eder, bir sonraki ''melodik insan'' için. Ve biz melodikler, duygularımızın ve fikirlerimizin coşkusuyla, bu dünyaya şifreler bırakabiliyoruz. Onu ancak ve ancak kendi gibi bir melodiğin bulabileceği şifreler. Ve geceleri, gündüzleri çektiğimiz acı, yaşadığımız kederin yanında, siz ''soru sormayan öğreciler''in bilemeyeceği bir şeyimiz var elimizde: Özgürlük! 
Ve biz melodikler, sancılı süreçlerimiz bir yana, birbirimize miras bıraktığımız şifrelerle o kadar hissediyoruz ki! 

Ey hayattan anladığımız anlaşılmaz müzik!
Sen tüm tanrıların, tüm kavramların ötesindesin!
Sen çıkarlar uğruna dile getirilenlerin tam tersi!
Sen bir martıda bulabildiğimiz şiirin kendisi!
Sen, hayatta aidiyet duygumuzun olduğu yegane konumsuz
Yegane mekansız!
Dünyanın en güzel paradoksunu yaşıyoruz seninle.
Ve hazırım metalaşmış dünyada çekeceğim acılara
Ödeyeceğim bedellere.
Ben yurtsuz, ben kavramların koluma kelepçe vuramadığı...
Hazırım ne varsa, ne yoksa...


28.11.2016

Keskin Virajlar Gecesi

Düşüncelerim mi bana oyun oynuyor, ben mi savaş açıp duruyorum onlara? Zihnimin yaşadığı kaygılar, takıntı yaptığı şeyler, düşündükleri... Daha ileride olabilirdim oysa.

Ne neyin acısını çektiğimden haberdarım
Ne de neyi, kimi beklediğimden
Her sefer soyunuyorum çağrısına tutkunun
Her sefer kalıyorum üşüdüğümle, hastalandığımla

Cebimde beş kuruşla kalakalsaydım başka dert, şimdiyse başka sorular giriyor kapımdan içeri. Düşünüyorum da; belki bazı sanatsal başarılar, onları başaranların cepleri dolu olduğu içindi. Bazı acılarsa sanki, doldurulması gereken cepler aradığından, dolu olanlara hiç bulaşmadı. 
Bu dünya; zihninle kalbin arasındaki oyuna verdiğin yanıttır. Ve nasıl yanıt verdiğin. 
Evet; bu dünya tam da budur. Gelgelelim, ben şaşkın, hiçbir oyunu güzel oynayamadım. Hiçbir soruya doğru yanıt vermedim. Yaşamım bunu gösterirdi aksi takdirde. 
Ah! Bir şey keşfedilmekle keşfedilmiş, fark edilmekle fark edilmiş olmuyor, bu yeterli değil. Asıl pencere, bu keşfedileni sürdürebildiğinde açılacaktır. Oysa ben, bir bedeni ayakta tutabilecek hiçbir iskelete sahip değilim. 
İlk, bilemeden ikinci rüzgarda yok oluyor bildiğim her şey. Ya kendimden çok şey bekliyorum ya da kendimden bir şey bekliyorum.

Ne peki? Bu çok salakça değil mi? Dünyanın düzeninin etkilerini göz ardı ederek eleştirmek neye yarar? Büyük düşünürün, büyük olmak için vakti vardı. Ve o, bu vaktin değerini bilip çalıştı, uyumadı, yürüdü, düşündü...
Diğer büyük düşünürün vakitten çok derdi, tasası vardı. Ve analitik düzlemlerden uzakta, kalıcı olmaya çalışma tehlikesinden uzaktaydı. Sadece yazdı. Bugün saygın gördüğümüz birçok dünya klasiğinin yazarları aslında ne de sefil hayatlar yaşadılar... Hatta saygısız... Ve onların eminden bîhaber ''aydınların'', onlara atfettikleri, zoraki bir ''saygınlık'', o ''aydınların'' meseleyi hiç de kavramamış, hissetmemiş olduklarını gösteriyor. Sanat, çıkmaza düşenlerin işidir. Sanatla geçen, geçebilen bir hayat, sanat olamaz...


4.11.2016

İntiharı Anlamak

Şimdi insanların nasıl umutsuzluğa düştüklerini anlıyorum. Mağlup düşünceleriyle saatler, günler, aylar geçiren ve kendine bu çıkmazını ifade edebileceği kişisel yahut toplumsal hiçbir mecra bulamayan, beyni uyanmaya başladığı andan itibaren çözümler bulmayı deneyip her seferinde başarısız olan ve değerlerini sırtına giyecek koşulları yaratamayan bir insan, nasıl düşmez umutsuzluğun kollarına? 
Onu bu kısır döngüden çıkarabilecek hiçbir idareci, hiçbir söylem, hiçbir el bulamaz ve kendi kendine kalırsa nasıl yeşertebilir toprağını?
İnanması için hiçbir ışığın verilmediği, tutunması için eğlenceli hayallerin onu mahrum bıraktığı bir yaşantıda bireyi hangi salıncaklar uçurabilir gökyüzüne?
Sonunda anlıyorum; Zweig'ın neden intihar ettiğini, Kafka'nın dostuna -Max Brod'a- neden yazılarını yakma isteğinde bulunduğunu, Yavuz Çetin'in neden Boğaziçi Köprüsü'nden atladığını, şimdi bunların hepsini yaşamış ve yapmışcasına anlıyorum!
Çünkü Zweig'a Hitler'den, Kafka'ya dehşetten, Çetin'e sistemin iğrençliğinden başka bir şey gösterilmedi!
Ve tüm bu kıymetli insanlar hayatlarına son verirlerken, aslında tüm çağdaşları da hem oradaydılar, hem de orada değildiler: Sebep olmak bağlamında oradaydılar, hiçbir şeyden haberdar olmamak anlamında çok uzaktaydılar.
Yaşamak konusunda şahsen Nâzım'ın umut dolu dizelerinden yana olsam da, o karanlık hikayeleri, şimdi anlıyorum!

Albert Camus/ Sanatçı ve Çağı

Albert Camus nün Upsala Üniversitesi'ndeki 1957 tarihli nutkunu içeren bu elli dört sayfalık kitap yazarın dünya ve sanat görüşlerini, kendi çağının sorunlarını kapsamakla kalmıyor. Bu çok problemli ülkenin, hatta dünyanın insanlarına her devirde okunacak cümleler içeriyor. Meraklısına kitaptan alıntılar:
"...Çağdaşları ile bir karşılıklı konuşma, anlaşma mümkün değilse, çağdaşları, kör ve sağırsalar, sanatçı konuşmasını gelecek kuşaklara yapacaktır; konuşacağı kişilerin sayısı daha çok olacaktır o zaman."
"...Bizi birbirimize bağlayan, deniz, yağmurlar, ihtiyaç, istek, ölüme karşı savaş gibi konulardır. Biz, birlikte gördüklerimiz, birlikte ıstırap çektiklerimizle birbirimize benzeriz."
"...Düşük devrimlerin birbirine karıştığı, tanrıların öldüğü, ideolojilerin tükendiği ve günümüzde değersiz iktidarların her şeyi yıkıp inandırmayı bilmediği; zekanın, kin ve baskının uşaklığını yapacak kadar alçaldığı bir tarihin mirasçısı olan bu kuşak, kendi içinde ve çevresinde, salt kendi yokluklarından başlayarak, yavaş yavaş, yaşamanın ve ölmenin vakarını yapanları yeniden kurmak zorunluğunda kalmıştır."
"...Gerçek esrarengizdir, kaypaktır ve her zaman yeniden kuşatılmak ister. Özgürlük tehlikelidir; ne kadar heyecan verici ise, birlikte yaşamak o kadar güçtür. Bu iki amaca doğru, bu değin uzun bir yolda, yetersizliklerimizi önceden bilerek, güçlükle, fakat kararlı olarak yürümeliyiz."

8.10.2016

''Konfor Alanını İşgal Et!''

''Kendimizi rahat hissettiğimiz her an bir konfor alanı içerisindeyizdir. İçinden çıkmaz, o alana da kimse dokunsun istemeyiz. Konfor alanı; kişinin alıştığı düzeni koruyarak, risk almaktan kaçındığı, kendisini güvende hissettiği etrafı görünmez duvarlarla çevrili bir alandır. Ancak içinden çıkmaz istemediğimiz bu alan daha sonra içinden çıkılmaz bir hale dönüşür. ''

Gaia Dergi yazarlarından Gizem Yıldırım'ın 7 Ekim 2016 tarihli son yazısı böyle başlıyor. Konfor alanını işgal et! diyen Yıldırım'ın yazısının tamamını okumalısınız:

6.10.2016

Çağımıza Yapılan En Büyük Hatalardan Biri

    Zihnimin derinlerinde –ya da belki sığ kısımlarında- bir düşünce yakaladım mı, onu kaybetmemek için bir uğraş veriyorum önce. Uçup gitmesin, ‘’dilimin ucunda’’ dediğim ama asla söyleyemediğim sözcükler gibi yok olmasın diye pür dikkat o düşüncenin içeriğine dalıyorum. Sonra fikir –nasılsa- kendiliğinden bir çözüme, yoruma ulaşıyor. İşte tam o an; bana mucizevi gelen bir şekilde bir şeyleri çözdüğümü hissettiğim tam o an, acı çekmeye başlıyorum. Gözlerim bir eşyanın varlığının farkında bile olamayabiliyor, zira gözlerim boşluğun bile tanımlamak için yetersiz kaldığı bir yere –bak adını koyamadım- bakmış oluyor.
    Yorumladığım ve doğru ya da hiç değilse farklı olduğunu düşündüğüm bu fikri bulabilmem, evvela kendimi farklı hissettiriyor. Dışarıdaki yahut yan odamdaki insanların bilmediği, görmediği, sesini ve kokusunu tahmin dahi edemeyecekleri bu ‘’şey’’i kalabalıklar arasında yalnız benim çözdüğüme inanıyorum. Ve birkaç saniye bu durumun zevkine kapılıyorum, ama yalnızca birkaç saniye. Sonra hemen, bu duygunun beni neye dönüştürebileceği, bana ne yapabileceği hakkındaki yargılarım tekrar kendime gelmemi ve kendim hakkında olumlu pek bir şey düşünmememi sağlıyor. Evet, ‘’sağlıyor’’ diyorum, çünkü bunun olumlu bir şey olduğuna inanıyorum. Kendi yargıcı olmayan insanlar, başkalarının yargıcı oluyorlar. Kendini yargılamayan insan, bu kotayı diğerlerini eleştirmekle dolduruyor. Aman ne eleştiri...
    İşte yine böyle bir düşünceye ve düşünceyi yorumlamaya sahibim. Şimdi, bu an, bu gece. Artık insanlarla aramda milyonlar var ya da ben öyle hissediyorum. Ama zaten her şey ‘’o anda’’ kendini nasıl hissettiğinle alakalı değil mi? En büyük düşünürler dahi, aşk acısı çekerlerken kendi öğretileri hakkında kendileriyle çelişkiye düşmezler mi? Hissediyorum ki, şu an aklımda dolanan düşünce ve vardığım yorum bana bir özellik, bir ayrıcalık katıyor. Bunu elbette şimdi değil, o düşünce kafamın içinde dolanırken –ve birkaç saniyeliğine- hissediyorum. Çocukluğumdan beri kendim hakkında bildiğim yegâne şey; zararıma da olsa, yararıma da olsa bir şeylerin ardını merak etmek, topluluklar içinde ağza gelen sözlerin ötesinde, dile gelmeyen ve yalnız kalmadıkça da gelmeyecek olan sözleri araştırmak. Duyduğum, gördüğüm, okuduğum şey zihnimin mağarasında sıkı bir denetimden geçmeden oturma iznini alamıyor. Bu denetimi kurdum, çünkü bunu yapan zihnin aynı şekilde bir cani olabileceğini de biliyorum. Ve çocukluğumdan beridir hakkımda bildiğim ‘’ikinci yegâne’’ şey, bundan korktuğumdur. Evet, her lafa bir cevabı olan, söyleyen ama asla yeterince düşünmeyen, eleştirisini konumun ya da paranın getirdiği rahatlıkla yapan insanlar gördüm. Kendilerinden daha üst bir mevki yanlarında bulunmadıkça kendilerini kral, padişah, herhangi bir konuda en çok bilen yaptıklarını gördüm. Ve ne yazık ki bu, bir sanatkârın ukalalığına benzemiyordu. Bu düpedüz soygundu. Dünyanın bugünkü haline gelmesindeki başat etmenlerden biriydi.
    Yazımı masallara bağlamadan, ilk cümlelerimde sözünü ettiğim şu düşünce ve onun yorumu hakkında size açılsam iyi olur. Bir kere bu düşünme serüveni, karmaşık ve üzerimde yoğun hisler bırakan bir serüven olduğu için, söze neyle, nasıl başlarsam başlayayım yetersiz ve çocuksu geliyor. Ama bunu paylaşmalıyım. Üç beş kişinin ötesinde okuyanın ya da üzerine düşünenin olmayacağını öngörüyor olsam bile.
    Düşüncem; çağımızın halleri üzerinedir. Yatağına çekilip lambayı söndüren ve kitap okumak için bir diğer ışığı açan okurlar günden güne azalıyor. Böyle bir şeyi belki de artık kimseye kabul ettiremezsiniz. Araştırma deseniz; kiminin vakti yok, kiminin sabrı, kimi de mühim görmüyor bu tip bir eylemi. Belki dünya bundan bir elli sene önce de böyle insanlarla doluydu, ama bugün istatistikler, haberler bize gösteriyor ki bu ne menem olduğunu bilemediğim(iz) bir çağ. Kültürler yok edilmekte, geleneklerin para hırsı altında ezilecek bir yeri dahi kalmadı. Hepsinden de mühimi; buna karşı bir alternatif yaratacak insanların, yani televizyon izlemeyip radyo dinleyen, en çok satılanları değil dünya ve Türk klasiklerini okuyan, telefonundaki uyduruk not defterini değil gerçek bir not defterini kullanan, yazları klüplerde çalması için yapılan albümleri değil hakikaten bir sanatkârın beste ve sözlerini dinleyen insanların yok oluyor olması ya da serpilip gelişememesidir. Bu boşlukta bizi eğitecek, nitelikli bilgi ve kitaplara yönelmemizi sağlayacak hocalar neredeler? Öğrencisine nasıl yaklaşacağını bilen ve otoritesini sevgiden alan o hocalar artık neredeler? ‘’Paranın tuncu, insanın piçi’’ mi artık ve sonsuza dek?
    İşte böyle bir çağın hastalığını hepimiz belirli izlerle taşıyorken, bitmek tükenmek bilmez bir para kazanma ve harcama hırsı bütün dünyayı kasıp kavururken, en kötüsü de insanların merakları ölmeye yüz tutmuşken, yapılacak en kötü şey; bu dünya üzerinden bir şeyleri estetize etmektir. Hepimiz Big Fish filmindeki o huzurlu ve mutlu köyde olsaydık, evet belki o zaman yıldızlara şiirler yazabilir ya da kuşların cıvıltısı ve bahar arasında bir paralellik görebilirdik. Ama ben hali hazırda ne bir yıldız görüyorum, ne bir kuş, ne de bir bahar esintisi. Daha doğrusu onların tekrar kazanılması gerekiyor. Çünkü ay da hep yerindedir, güneş de. Rüzgâr eseceği, deniz verdiklerini alacağı zamanı bilir. Çiçekler açar, çiçekler kapanır. Sararır yapraklar, tekrar açılır. Bahar da gelir, yaz da. Bizi çevreleyen tabiat, görevini her zaman tam zamanında yapacaktır. Değişen, kirlenen ve kirleten biziz, bizleriz. İnsan evladı! Evet, yıldızlara da şiir yazılacak gün gelir, ama bunun için önce yaşamın içindeki yıldızları bulmamız gerekmez mi? Evet, çiçekleri koklayacak günler gelir, ama önce çiçekler, hem mecaz hem de gerçek anlamda çiçekler için toprağı, hem mecaz hem de gerçek manada toprağı sulamamız gerekmez mi? Kuşların cıvıltısıyla bahtiyar olacağımız günler gelir, fakat önce kanadın ve uçmanın ne olduğunu ve buna neden ihtiyacımız olduğunu bilmemiz gerekmez mi?
    Öyleyse bu dünyaya ve onun insanlarına bugün yapılacak en kötü şey, bu dünyayı ve onun insanlarını estetize eden filmler, müzikler, yazılar meydana getirmektir! Bizler bugün, ismi asla konmayacak olan bir ‘’dönüşüm’’e girebilmek için gerçekleri olduğu gibi görmeliyiz. Ve çevremizi saran ve bizlere gerçekleri göstermekle yükümlü olması gereken şeyler hiç durmadan hayatı ve onun insanlarını estetize etmeye devam ediyorlar! Pop, villalarda geçen ve hiç kimsenin parasız kalmadığı diziler, aptal komedi filmleri, zippo çakmağa olan zaaf… Hepsi boş laf! Hepsi kendimizde görmek istediğimiz ama bunu bir eşya, bir figür ile gerçekleştirdiğimiz şeyler. O halde soru şudur; eşya mı yaşıyor, biz mi? Giydiğimiz t-shirtler ve onlara yüklediğimiz anlamlar… O halde soru şu; biz mi o t-shirt ü aldık yoksa o mu bizi –çemberine- aldı? Yirminci birinci yüzyıl insanı ve de özellikle genci, bu arafın içinden nasıl kurtulacak? Sahip olması gereken bir hayatı olduğunu ona kim hatırlatacak? Eşyalar tarafından yaşatılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuzu kim fısıldayacak kulaklarına? Estetize etmeyen her şey! Ama bu sorumluluğu taşımak elbette estetikten yoksun olmayı gerektirmemeli. Estetize edilmeyen bir estetik yaratılmalı. Tabi insanları ahmak yerine koyan ve ‘’uyanın!’’ diyen o çokbilmişlerden olmadığımı, onları sahici bulmadığı belirtmem gerekiyor ki bu cümleyi yazarak belirtmiş oldum.  

    Sonuç olarak, gerçekleri göstermek bir çözüm, formül müdür tam olarak bir şey diyemem. Denemek ve gerçekleri yansıtma, aktarma biçimimizi geliştirerek kendimize bir bölge bulmak gerekir. Ama emin olduğum ve bundan sonra demekten çekinmeyeceğim şey; estetize etme, yani yalanlama, gerçeğe aykırı süslemeler yapma bu dünyaya ve onun insanlarına yapılan en büyük hatalardan biridir. Hele hele bu çağda. 

2.10.2016

Dünyevî ve Arayışta Bir Yazar: Tolstoy


Seyyah, yırtıcı bir hayvandan kurtulmak için susuz bir kuyuya atar kendini. Orada, kuyunun dibinde bir ejderha görür, onu yutmak için ağzını açmıştır. Yırtıcı hayvan tarafından parçalanmamak için yukarı çıkmaya cesaret edemeyen, ama ejderha tarafından da yutulmamak için aşağıya atlayamayan bu zavallı, kuyunun duvar taşları arasında yetişen bir dalı yakalar ve ona sımsıkı tutunur. Elleri uyuşur... O sırada biri beyaz diğeri kara iki farenin, onun tutunduğu dalın çevresinde dolaşıp, dalı kemirmekte olduklarını görür. Havada debelendiği sürece, çevresine de bakınmaktadır. Çalının yapraklarında bal damlaları görür, dilini uzatıp bunları yalamaya koyulur... İşte ben de aynen öyleyim; ölüm ejderhasının kaçınılmaz bir şekilde beni beklediğini, beni parçalamaya hazır olduğunu bildiğim halde, hayatın dallarına tutunuyorum ve bu azaba niye düştüğümü bir türlü aklım almıyor. Ve şimdiye kadar bana teselli vermiş olan balı emmeyi deniyorum.

    Böyle yazar Tolstoy. Hayatın anlamını aradığı ve bu uğurda mücadele ettiği deneyimleri aktardığı kitabında: İtiraflarım. 1828 ile 1910 yılları arasında yaşayan Lev Nikolayeviç Tolstoy’un seksen iki yıllık uzun ömrü ilk gençliğinden itibaren her zaman gerçeği aramakla geçmiş ve bu hususta fizik, metafizik gibi başlıkları incelemiştir. Hayatını kusursuzlaştırma, hayatının dümenini tamamen eline alma fikri onu her zaman ‘’kendisini arayışa yollayan bir insan’’ haline getirmiştir. Daha da açmak gerekirse Tolstoy, kendisine göre hayatın belli başlı kurallarını çizmiş ve o kurallara göre yaşamaya çalışmıştır: 

Ama hayatının dümenini tamamen eline alma ya da kendini kusurlarından arındırma çabası bu liste ile de son bulmamıştır. Yazarın aynı zamanda gündelik günahlarını yazdığı bir de defteri vardır:

    Zengin bir aileden gelmektedir. 1851 yılında Rus ordusuna yazılmış ve Kırım Savaşı’na katılmıştır. Hiç durmadan tartan, gözlemleyen, başka başka öğretilere giden Tolstoy’un bu gerçeklik arayışı, bireysel hayatıyla sınırlı kalmamıştır. Rus köylüsünün yoksulluğu onu etkilemiştir. Gazete ve dergilerde yazılar yazmış, mülkiyet konusunda aldığı radikal kararlarla servetini köylülere dağıtmıştır. 1880’de yazdığı İtiraflarım, kendisini ve çevresini sürekli tartan bir adamın günlüğüdür. Rastgele açtığınız herhangi bir sayfasında dahi mutlaka bir şeyler tartılıyor, bir şeylerin sahici olmadığı öngörülüyor ve bu nedenle gerçek tekrar ele alınmaya çalışılıyordur.
Notos dergisi Haziran-Temmuz 2016 sayısında bir Tolstoy dosyası hazırlamıştı. Şu an elimde olduğu için hakkında yazılan bazı cümleleri size aktaracağım:

Tolstoy’un yabancılaşmış insanı kendine o sonu gelmez ‘’Kimim ben?’’ sorusunu değil, ‘’Neden buradayım ve nereye gidiyorum?’’ sorusunu sorar. Kendini tanıma sorunu çoktan çözülmüştür. Vurgudaki bu fark esas önem arz eder ve Tolstoy’un gerçekçiliğinin meziyetlerinden biridir. (Ernest J. Simmons, Çeviren: Yasin Sofuoğlu)

Ateş bir imgedir. Prometheus aslında bilgiyi/ aydınlanmayı çalmıştır tanrılardan. Aynı eylemi Tolstoy da yapacaktır. Evet, o da kendi yoksul köylüleri ve bütün umutsuz insanlar için birçok riski göze alacak, yeryüzünün daha güzel bir yer olması için, insanın daha iyi olabilmesi için cesurca fedakârca çabalayacaktır. (Ahmet Ümit)

Tolstoy’un Rus düşünce tarihinde değeri hala çok büyüktür. Düşüncesinin aşırılıkları, mükemmeliyetçiliği ve soyut ahlakî ilkeye tek taraflı bağlılığı, Rus düşüncesinin ana ve belirleyici öğelerinden birini sınırına getirmiştir. (Vasili Vasilyeviç Zenkovski, Çeviren: Kayhan Yükseler)



    Yine aynı dergide çok güzel bir ifade vardır: ‘’Dostoyevski ruhanî, Tolstoy cismanî olanla ilgilenir.’’ Bu açıklamayı baz alıp bir şeyler daha ekleyecek olursak; Bu büyük Rus yazar, bir ev inşa etmek ister: Gerçekliğin evi. Ve bu inşaya başlamak için en sahici kumu, en sahici demiri, en sahici çimentoyu bulması gerekmektedir. Tolstoy otuz yıl boyunca, bu evi inşa etmek adına en sahici malzemeleri bir bir aramış, bulduğunu sandığı zaman bir süre sonra elinde gerçek bir malzeme olmadığını öngörmüş ve tekrar en hakiki gereçleri bulmak adına yola koyulmuştur. Sonunda vardığı noktayı gelin İtiraflarımdan okuyalım:

    Bizim çevrenin –en direkt haliyle; zengin kesimden söz ediyor- dindarlarının bütün hayatı, inançlarıyla çelişkideydi. Çalışanlar arasındaki dindarların bütün hayatı ise, din bilgisinin verdiği ‘’hayat anlamı’’nın bir onayıydı. Ve ben, bu insanların hayatına ve inancına gittikçe daha yakından bakar oldum. Ve ne kadar yakından baktıysam, şuna o kadar çok inandım ki, onlar için din, gerekli bir şeydi. Onlar için sadece o, hayatın anlamını vermekte, hayatı mümkün kılmaktadır. İnançsız bir hayatın mümkün olduğuna inanan, ancak binde bir insanın kendini dindar saydığı bizim çevrede gördüğümün tersine, onların çevresinde binde bir inançsız var. Bütün hayatın tembellik, sefahat için akıp gittiği bizim çevrenin tersine, gördüm ki, bu insanların bütün hayatı yorucu bir çalışma içinde geçiyor ve onlar hayatlarından memnunlar… Sonra, çoktandır içimde hazırlanan ve tohumlarını içimde taşıdığım bir ihtilal oldu. Bizim çevrenin zenginlerinin, varlıklıların ve kültürlülerin hayatı artık bana iğrenç gelmekle kalmıyordu, üstelik benim için bunların hiçbir anlamı kalmamıştı. Bütün davranışlarımız, görüşlerimiz, bilimimiz, sanatlarımız, her şey benim için yeni bir anlam kazandı: Anlamıştım ki, bütün bunlar oyuncaktan başka bir şey değil. Bunlarda bir anlam aranmazdı. Oysa çalışan bütün halkın hayatı, gerçek değeri içinde önümdeydi. Anlamıştım, hayatın kendisi buydu. Bu hayata verilen anlam, gerçekti. Ve onu kabul ettim. (Tolstoy/ İtiraflarım/ Sis Yayıncılık/ İngilizceden çeviren: Funda AYDIN)

1.10.2016

Fırtınanın İlk Saatleri

       Paralı buhranlar…
    Böyle söylemişti sonbaharın –şiirsel olsun diye değil, gerçekten bir sonbaharın- akşamında, yaşamını idame ettirmekte hiç de zorlanmayan filozoflar ve yazarlar için. Kimdi, neydi, nereden geliyordu? Çocukluğu, şimdiki yaşayış tarzına paralel bir çocukluk değildi. Olması da zorunlu değildi. Ama galiba, ilk gençliğinden itibaren edebiyat, sanat çevrelerine giren, aile hayatının da bu dünyadan izler taşıyan bir aile olmasını içten içe istediği zamanlar olmuştu. Ve bu hususta tanıdıklarına sıklıkla yalan söylediği de. Neden böyle yaptığıyla, niçin gerçeği söylemediğiyle ilgili kendisini defalarca sorguya çekse de nafileydi. Gerçeği, yani ailesinin kökenlerini, başına gelmiş iyi ya da kötü hatıraları olduğu gibi aktardığı nadirdi. Bunu yıllar yılı yaptığı için sonunda ilk anlattığı şekilde haz alamasa da bunu yapmayı sürdürüyordu. Oysa kendisine karşı bunun tam tersi bir ciddiyette, tam karşıtı bir sertlikte takınıyordu tavrını: Yaptığı her eylemi sorgulayarak ve bu eylemleri gerçekten mi yapıp yapmadığını gözlemleyerek.

    ‘’Başkasından kaynaklanmak olumsuzluktur.’’ Üzerine yıllarca düşündüğü, gözlemlediği konunun en az kelime ile anlatılmış bu halini seviyordu: Başkasından kaynaklanmak olumsuzluktur. Sonraları, yani artık söylediği bu yalanlara daha tecrübeli bir bakış açısıyla baktığı zamanlarda, aslında bu gerçek dışı açıklamalardan bir çıkar gözetmediğini, yalnızca bunlardan zevk aldığını fark etmişti. Ve geçmişindeki bu haylaz çocuğu anımsadığında ona kızmasına rağmen için için de gülüyordu. Çünkü kendisini her an sorguya çeken, her an kendi eylemlerinden şüphe edecek kadar kendine soru soran, davranışlarının kaynağında bir riya mı yoksa başlı başına bir gerçek mi olduğunu tartışıp duran bu insan, neden gerçeğe bu kadar düşkünken yalanlar söylüyordu? Paralı buhranlar yaşadıklarını iddia ettiği sanatkârlara kızması, yine aynı gerçeği arayış niyetinden kaynaklanıyordu. Bir arkadaşının kendisi için söylediklerine katılıyordu: Sen her şeyin farkındasın, demişti ona. Evet, bir başkasının yaşadığı olayın içine kendisini sokup hemen pozisyonlanabiliyor ve duruma bir açıklık ya da alternatif getirebiliyordu. Bu onun doğasında vardı. Birkaç farklı kişiliğin belirtilerini çok kolaylıkla üzerinde taşıyabiliyor, bir an ‘’o’’ olabiliyorken hemen bir başka anda da ‘’o’’ olabiliyordu. O: yani çoklu karmaşa.

    Ama gerçeği bulma yolunda çocukluğundan beri gelen bir dürtüsü vardı. Küçücük bir veletken dahi ablasının önce onu kızdırmasına ve ardından özür mahiyetinde kendisine bir kazak almasına karşı yaptığı yorum, o yorumu yapabildiği bakış açısı, kendisinde daima saklıydı. Şöyle demişti ablasına: Beni kırdın ve ben de buna sessiz kaldığım, bir tepki vermediğim için vicdanınla baş başa kaldın. Şimdi beni kırdığın için pişmansın ve aklınca benimle aranı düzeltmek istiyorsun. Oysa aranı düzeltmek istediğin tek şey vicdanın. Peki kendisini aylarca aramayıp sonra birden halini hatırını soran ve kendisini özlediğini ifade eden o yalancılar için dedikleri? Ki belki de en ve tek örnek gösterilebilecek yanı, ortaya attığı bu eleştiri kazanında kendi hatalarını da kaynatmasıydı. Şuydu cümlesi veledin: Kendini yalnız hissettiğin için özleyecek birilerini arıyorsun. Bunun adı vefa değil. Yeterince sosyalleşince hepsini unutacaksın.

    Gerçekle yalanı, başkasından kaynaklanmakla kendi gönlünden kaynaklanmayı bu kadar iyi ayırt edebilmesi, belki de kendinde fark ettiği tek faydalı ve yetenekli yandı. Ama buna rağmen elbette o bir bilge değil, bir amatördü. Satırlarını okuduğu yazarlardan çok şey –kendisi adına çok şey- öğreniyordu. Ve o denli gözlemlemesine rağmen hala kendisinde de fark etmediği riyaların ve koşullanmışlıkların olduğunu. Ama bu sarsıcı gerçekleri öğrenmekten memnun olsa da, bu tespitleri bir başkasından öğrenmek onun hoşuna gitmiyordu. Zira kendince öğrendiği, kendince gözlemlediği bir şeyde harekete geçebilirdi yalnızca. Şahıslar konusunda yalnızca kendince öğrendiği, gözlemlediği şeylerde… Yoksa bir başkasından öğrenilen bilginin de kendisini çoğu zaman bir koşullanmışlığa, ezberciliğe götüreceğini düşünüyordu, belki de emindi bundan. İnançla yaşadığı sorunlar da bu hususta ortaya çıkıyordu: Kendi emeği, duygusu olmadan bilgiler edinen insanların çoğu –fakat asla hepsi değil- ona göre ses kayıt cihazlarına benziyordu. Tuşa bastığınız anda söylediklerinizi, yalnızca söylediklerinizi kayda alan, bu söylenenlerle ilgili kafasında bir soru ya da merak oluşmayan ve kaydı dinlemeye başladığınız anda yalnızca bir başkasının cümlelerini tekrar eden ses kayıtlarının, kendileri olabildiklerine inanmıyordu. Ve uzak duruyordu böyle durumlardan. Zira o bir ses kayıt cihazı değil ama bir radyo olmak istiyordu. İçeriğini kendisinin belirlediği, kendi tercih ettiği şarkıların çaldığı bir radyo… Bu nedenle yükleniyordu kendisine, bu nedenle zorluyordu kendisini. Ve yaşadığı, yaşayıp geride bıraktığı her günün ardından ‘’görev’’ine en yakın hissettiği zaman hep ‘’an zaman’’ oluyordu. Eksikti geçen her gün. Her bir gün öncesi eksikti. Çünkü üzerine düşünüyordu. Düşünüyor, tartıyordu. Çekirge de kendisiydi, onu yakalamak için uğraşan avcı da. Ama ne yapsa etse çekirgeyi yakalayamıyor, çekirge her seferinde biraz daha ileri atılıyordu. Bu huzursuzluklarından da memnundu, öyle öğrenmişti çok önemli bir bilgeden, koşullanmamış bir vaziyette…

    An zamandan memnun olmayarak ve her daim ilerideki bir günün kusursuz olacağını zannederek geçirilen zamanın yanılgısına o da düşmüştü. O da bakmıştı uzaklara ve kendinden pek de emin olmayan beklentilerle yaşamıştı. Ama geçen her an zamanın da bir vakitler ilerideki bir zaman dilimi olduğunu ve aslında tek parolamızın kelimenin tam anlamıyla şu an olduğunu, gelecekteki bir günün de tıpkı dün gibi geçip gideceğini öğrendiği o zamanlar, evet o zamanlar onu cesur ve ‘’o anın adamı’’ yapmaya başladı. Ve öyle sevdi ki bu parolayı, öyle sımsıkı bağlanmak istedi ki ona, onu bu hararetten ve büyüden alıkoyacak çevrelere, sohbetlere, dünyalara girmeyi reddetmek istedi sonunda. Kimi zaman başardı, kimi zaman engeli oldu kendisinin. ‘’Kendisinin engeli olmak’’ duydunuz mu hiç bunu? Ve kendisinin engeli olanların en büyük hastalığının, bu engelin farkına varmamaları olduğunu? Neden ‘’varamamaları’’ değil de, ‘’varmamaları’’? Çünkü ikisi arasında büyük ve önemli bir fark var: İlkinde insan bunu istese dahi şartların ona asla –ama gerçekten ve gerçekten asla- müsaade etmediği gibi bir anlam ortaya çıkabilirken, ikincisinde rahatlıkla kişinin kendi iradesinden söz açabiliriz. Ona göre; bir savaşın ortasında kalmadıkça, ölümcül bir hastalıktan dolayı yataklara düşmedikçe ve yani buna benzer radikal hadiseler başa gelmedikçe insanın kendi başarısızlığı için ‘’yapamıyorum’’ gibi bir yargıya varması mümkün değildi, sadece ‘’yapmıyorum’’dan söz edilebilirdi. Ona göre aile, parasızlık, yaşanılan şehir, okunan okul gibi konularda sürekli şikâyet eden ve bir başka uğraşa vakit bulamadığını bahane eden insanlar kendilerini kandırıyorlardı. Otuzlu yaşlarda, olgun ve kendine güvenen bir kadının dediğini doğru buluyordu bu hususta: İnsan bir şeyi gerçekten istedi mi, sosyal hayatından da uykusundan da feragat edip o şeyle uğraşabilir. Kimi zaman ekmek almak için bile sokağa çıkmaya üşenip sigara almak konusunda hiçbir üşengeçlik belirtisi göstermemek buna en basit ve ilk örneklerden biriydi.

    Sorumlu olduğunu düşündüğü konular vardı ya da o öyle görüyordu kendini; dünyada sorumlu olduğumuz konular olduğunu… İyi, düşünceli bir aile varsa onlara karşı sorumluluk, iyi ve güzel bir hayaliniz varsa o hayale karşı sorumluluk, yaratıcı bir eser meydana getirme arzusu varsa da o ihtirasa sorumluluk insanın kendini zorlamasını, uyuyacağı vakitlerde son bir iki adım daha atmasını sağlıyordu. Ama ne dün ne de bugün insanların ortak duygusu bu olmuştur. Genelde farklı düşünen bir iki zırdeli gelir ve birtakım alışılmış tavırları alt üst eder, kendisinden sonrakilere tüm bu eylemlerini bırakır ve çeker giderdi. Evet, belki de dünya çoğu zaman böyle bir yerdi. Bu iddiasından, eğitim amacıyla bir araya gelen, idealleri ve gayeleri olan insanları ayrı tutuyordu. Çünkü gerek dün gerek bugün bir tek onlar kendilerini ‘’bir şeylere’’, mesela yaşama anlam katmaya adamışlar, vermişlerdi.
    Yaşam konusunda Albert Camus’un görüşlerine yakınlık duyuyordu: Kötülüğü hayattan çekip çıkaramayız ama insan, hayatına ancak bu kötülükle mücadele ederek bir anlam verebilir. Yazının başında da belirtildiği üzere ‘’paralı buhranlar’’ yaşayan insanların lüks kederleri ve daha da ötesinde o kederciklerin insanlar tarafından ciddiye alınmasıysa onun için bir işkenceydi.

    Belki biraz, belki de birazdan fazlaca bir insanın zihnini, duygularını, düşüncelerini aktarmaya çalıştım. Bu bir öykü mü, bir masal mı, yoksa sadece bir deneme mi hiçbirimiz bilemiyoruz. Teoriler, edebiyat kuralları bu yazı hakkında mutlaka bir değerlendirme yapacaktır. Ama bu yazı ne bir öykü hissiyatıyla yazıldı ne de amacı buydu. Amacı, çocukluğundan beri yalnızca gerçek eylemlerde bulunan biri olmak adına kendini zorlayan, köşeye çeken, bu bahiste kimi zaman başarılı kimi zaman bedbaht bir yaşantıyı aktarmaktı. Yazıldığı ve yayımlandığı andan itibaren de bu yazı, kimi okurlarca onaylansa ve haklı görülse bile, anlatmaya çalıştığı şeyleri insanların yeteri kadar hissetmeyeceğini, üzerine gerçek bir biçimde düşünmeyeceklerini biliyor. O halde, neden yazıyor? Deli mi? Hayır, tam aksine! ‘’Yazmasam delirecektim!’’

25.09.2016

Gaia Dergi'den Yüz Belgesel Listesi

Gaia Dergi'nin internet adresinde listeleyip bize sunduğu yüz belgesel var. Dünya, toplum, küreselleşme, ekonomi, tüketim toplumu vb. kavramları içine alan, eleştiren, konu edinen belgesellerin listelendiği linki olduğu gibi aktarıyorum. Haftada izleyeceğiniz birkaç belgeselin dahi size, bana oldukça katkı sağlayacağına eminim. Ben listenin başında yer alan Economics Of Happiness ile başlıyorum. İyi geceler :)

https://gaiadergi.com/2016-hedeflerinizden-biri-de-100-belgeseli-izlemek-olsun/

19.09.2016

Bazen Ölmemek İçin, Bazen Yaşamak İçin

bazen ölmemek için koşturursun
bazen yaşamak için.
hangisidir daha kutsal olan? Hangisi daha hakikat?

    Ölmemek içinse eğer, bu bir zorunluluğa benzer. Kendi kararını vermemiş bir tercihin ta kendisidir. Fedakardır, öyle hemen ötelemeyelim onu. Fedakardır, isteklerini bir kenara koyar, susuzluğunu gidermek için önündeki günlere randevu verir. Ama hayatın tadı yoktur onda. Ondaki büyüklük, tutkulu bir şekilde yazdığı mektubu zarfıyla beraber bir rafa kaldırabilmektir. Şımarmadan. Mızmızlanmadan.
Yaşamak için koşturmaksa, ah evet! Yaşam(ak) için adım atmak yollara. Bu tam tamına bir gönüllülüktür! Evet, demektir çağrıya. Bedenimizin tıpkı diğer canlılar gibi sınırları olmasına ve bu nedenle yaptığımız her atılımla bir riske de kucak açmamıza rağmen ‘’evet!’’ demektir yaşam çağrısına. ‘’Evet! Gelsin börekler, çörekler! Gelsin, bedenim kurumaya yüz tutmuş bir dere gibi çekilip gidene dek yapabileceğim en iyi eylem, en iyi yanıt. Gelsin!’’
    Yaşamak için koşturmak! Kimin zamanı var böyle bir şeye? Herkes ya evlilik ya da bir kariyer derdinde. İnsanları etkilemek isteyen basit bir sunumdur insan, yerleşik bir ruha dönüştüğünde. Ve sabitliğiyle konuşur durur kavramlar ve hedefler hakkında. Yorumları, çıkarımları bir emeğin getirisi değildir hiçbir zaman. Kafasında düşüncelere dalmamış, bu uğurda uykusuz kalmamış, bu sebeple kitaplar okumamıştır. Yalnızca kavramlar ve hedefler hakkında aklına gelen ilk enteresan –ona göre enteresan- kararı çıkarır gün yüzüne.
    Ama şöyle demedi mi benim içim daha birkaç gün önce: ‘’Bunları mı istiyorsunuz? Toz olup uçacak cümleler kurmayı mı? Üzerine gerçek bir çaba sarf edilmemiş gösterişli lafları mı? Daha sonra unutacağınız büyük sözler etmeyi mi? Alın hepsi sizin olsun. Sitem etmiyorum hiçbirinize. Ama sizin yaşam ve kararlardan anladığınız buysa, ben cehaletimle mutluyum!’’

Sıkışmışlığın, sıkılmışlığın, tembelliğin ve ahmaklığın getirdiği fikirlerse iyi edebiyat yapmanın, cesur laflar etmenin formülü, ben sessizliği tercih edeceğim. Çünkü hiçbir şey olamamışlığın, hiçbir şey yapamamışlığın hissettirdiği şeylerden kaçmak içindi tüm o güzel, insanları etkisi altına alan sözler. Sitem etmiyorum hiçbir şeye ve hiç kimseye. Ama tüm bunlar yerleşik bir ruhun getirdiği can sıkıntısından kaçmak için söylenmiş görünüyor bana. Ve korkarım söylenmeye devam edilecek kimilerince. Oysa yaşam için koşturduğum zamanlarda ben, edebiyatımı kendi içimde yapıyorum. Kendi içimde söylüyorum en büyük cümlelerimi. Ve ‘’peki!’’ diyorum tüm o beylik sözlere ve o sözlerin sahiplerine. Peki, deyip uzaklaşıyorum oradan. Nasıl olsa dönüp dolaşıp aynı sıkılmışlığa, sıkışmışlığa döneceksiniz ömür boyu. Yaşam için değil, yaşamdan kaçmak için koşturdukça.

29.08.2016

Hatalıydı Zerdüşt, Duygusal Davrandı

    Yaşadıklarımı, her gün, hafta ya da ay boyunca farklı zaman aralıklarında karşıma dikilen, farklı ürpertiler ve sorular yağdıran hayat karşısında daha ''profesyonelce'' anlatabilirim gibime geliyor artık. Kalabalıklara baktığımda gördüğüm acı, savaş, zulüm, keder ve şahsi konuları gözlemlediğimde gördüğüm yalnızlık, parasızlık, zorunluluk, ön yargılar ne de büyük isyanlara sevk ederdi beni, ilk başta. Yıllar önce gördüğüm o küçük kızla mı başladı yoksa bu? Ben hazırladığım kahveyi alıp balkona geçerken ve yağan karın tadını çıkarmaya niyetlenirken sırtında çöp arabasının olduğu ve soğuktan akmış sümüklerini çıplak elleriyle silen kızı gördüğümde mi başladı? ''Kabul edilemez!'' demiştim kendime. Kabul edilemez! 

    Gör bak; ne de zor ve uzun bir süreçmiş düşüncelerin evrim geçirmesi. Bak ne de değişti fikirlerim, daha doğrusu ''kabul edilemez!'' dediğim ne çok şeye daha bi ''bu dünyanın gerçekleri'' olarak başlamışım bakmaya. O kız çocuğunu kurtarabildin mi Mert? Ya tüm kız çocuklarını? Ya tüm çocukları?..

    Bağırdım hayata! Hala daha bağırıyorum. Sessiz çığlıklarımın canı çıkana kadar bağıracağım. Ama bu öyle bir bağırış ki, kimse, konudan ve konunun ağırlığından habersiz kimseler duymuyor. Duymasınlar da zaten! 
Bağırıyorum hayata! Ama gözyaşlarıyla isyan ettiğim günler geride kalıyor artık. Belki son birkaç haykırış daha olacak ilerleyen günlerimde: ''Neden böyle?'' sorusunun yankılandığı. Ama ne kadar ''neden?'' dediysem, diyorsam, o kadar da anlıyorum. Anlıyorum bazı şeylerin isyanını kendi içinde taşımam gerektiğini. Ve o isyanı hayata karmaşık bir çığlıkla değil, oyunun kurallarına göre aktarmanın asıl mesele olduğunu. 

    Ben Dostoyevski'yi sevdim, seveceğim de daha! Nietzsche ile aralarında gizli bir ruhanî bağın olduğu, kendinden sonrakileri boylu boyunca etkileyen bu kumarbaz adamı seveceğim daha! Ama Notos dergisinin Tolstoy dosyasında yazdığı gibi; Dostoyevski ruhanî, Tolstoy cismanî ile ilgilenir. Ve ben adımlarımı sanki cismanî yönde atmaktan yanayım. Bu kadar duygusal karmaşa, yaratılmış küçük ve gizli alanlarda ettiğim bu kadar isyan, eleştirdiklerimin karşısına dikilmeyip köşede hüzünlenen bir genç olmak yetti artık, aylar önce yetmişti! 

    Vaktimin geleceğini düşünüyorum bir yandan. Bir yandan vaktin akıl almaz derecede çabucak geçtiğini. Şimdilerde sıfır bir sosyal hayat ve haftanın her günü on iki saat çalıştığım bir kafeteryadan başka bir şey bilmiyorum. Para kazanmam da gerekiyor. Bir yandan tüm bu zorunlulukların vaktimi benden çalan şeyler olduğunu düşünüyor, bir taraftan da hayat içinde piştiğim, yandığım, malzememi hazırladığım evrelerden sadece ve sadece biri olarak görüyorum bu durumu. Ne önemi var? Nasıl düşünürsem düşüneyim, daha en az bir hafta daha çalışacağım burada. 

    İşte ben de tam da bundan bahsediyorum! Köşeye çekilip iş düzeninin, koşulların ve hatta bu sistemin bir eleştirisini, duyduğum büyük öfkeyi de dile getirsem defterlerime, ne çıkar? Yarın sabah erkenden yine ben açacağım o dükkanı. O halde ruhanî olana yöneldiğim kadar -hatta belki ondan da fazlaca- cismanî olana yönelmem gerekmiyor mu? Elbette gerekiyor. 

    Kafeye zaman zaman gelen bir adam var. Emekli malî müşavirmiş kendisi. Patronla arada bir çene çalıyorlar. Kendisi şu sıralarda bir ''yaşam koçu'' olarak seminerler veriyor ve bu seminerlerdeki konuşmalarının bazılarını bize de yapıyor ara sıra. Mesela 'şükretmek gerektiğini, bardağın dolu tarafını görmek gerektiğini' anlatıyor bize. Ama tüm bunları onun gibi birinin söylemesi bana inandırıcı gelmiyor pek. Bir kere bunları maddî durumu bir hayli yerinde olan bir insandan dinlemek, ister istemez şu düşünceyi uyandırıyor bende ve bende bir düşünce uyandı mı bir daha asla uyumaz: Bunları düşünebilecek lüksü olduğunu düşünüyorum bu adamın, hepsi o kadar. 'Kişisel gelişim kitaplarını yararlı bulduğunu' söyledi, bense 'hepsinin bir saçmalık olduğunu' dile getirdim. Ve ekledim: On sekiz yaşında büyük kavgalar yaşadığı ailesinden dolayı evden ayrılan ve kalacak yeri olmayan bir çocuk için öğretileriniz ne kadar geçerli olabilir? Ya da üç çocuğunu geçindirmek için geceli gündüzlü çalışan bir baba için? Ya da ruhu sanatla yanıp tutuşan ama bedeninin buna müsaade etmediği engelli bir insan için? Ya da savaşın ortasında ve her gün ölüm riskiyle karşı karşıya kalan bir çocuk için? Ya da eşinden şiddet gören bir kadın için? Bence bu gibi fikirler, parası olan ya da hayatında zaten istediği anda birkaç huzur bulabilecek olan kimseler için geçerlidir. ''İyisi mi'' dedim, ''siz öğretilerinizi genellemeyin. Yalnızca tarifini yaptığım kitleler ile buluşturun, yeterli.''

    Ben hayatın, kendisine kibar ya da cömert davrandığı bir insan değilim. Ve öyle bir hayattan gelmiyorum. Dolayısıyla hayat benim için hiçbir zaman ''ah çevremiz ne güzel, hayatta olmak ne güzel!'' gibi bir yankıdan ibaret olamaz, birçokları için de -hatta senin için de ey kimsen- bu böyledir. Ben yalnızca ve yalnızca bizim bu dünyada anlamlı bir şekilde var olmamızı sağlayabilecek tırnaklarımız olduğunu ve o tırnaklarla düz ve upuzun bir duvarı tırmanmamız gerektiğini biliyorum. Gerisi, kaba tabiriyle söyleyeyim; hava civa...

    Hem ayrıca, nedir bu sürekli bir huzur merakı? Olmuyor ulan işte! Huzur başlı başına bizi bir yere taşımıyor ve yeterli olmuyor. Bu dünya mutfağında huzurdan gayrı daha çok, pek çok malzeme var. Her şeyi onunla çözemez, her soruya ve soruna onunla karşılık veremeyiz. Hatta fazla huzur en büyük kötülüklerden biridir benim gözümde. Onun yüzünden unutursun yüzünü dönmen gereken gerçekleri. Onun yüzünden aldatırsın kendi kendini her dakika, her saat ve belki de tüm bir ömür boyunca... Hayır, huzursuzluk gereklidir! Huzurun fazlası -yani mesela günde birkaç saatten fazlası- mideye de, bedene de, ruha da zararlıdır! Şunu iyice kavramamız gerekiyor ki; bir pamuk tarlasında yaşamıyoruz ve hiçbir zaman da yaşamayacağız! İnsanın çok eski zamanlarda o pamuk tarlasında kalmaya devam etme şansı belki vardı. Ama artık, günümüz dünyasında her şey sert! Her şey bir kaya gibi sert! Ve biz o kayayı kırmak için huzurlu bir balta ya da huzurlu bir taş kırıcı kullanamayız. 

    Yine yazdıkça konu kendi içinde parçalara ayrıldı, memnunum ama bundan. Peki hatırladığım ve yazımın başında bahsettiğim şeye döneyim biraz da: Hayatın gerçekliğini, iyinin ve kötünün mücadelesini, hem içimizde hem de bizim dışımızda ve bizi etkileyen dünyada var olan şeyleri ne de büyük, çok büyük bir görkemle karşılamıştım düşüncelerimin durmamaya başladığı ilk zamanlarda. Ve ne çok bağırıp çağırmıştım bahtsızların başına gelenlere karşı. Ama ben üstinsanı anlatmak için pazar yerine giden ve ''insan aşılması gereken bir şeydir!'' diyen o Zerdüşt'ün düştüğü hataya düşmeyeceğim! İnsanlığa ve yaşama olan büyük sevgimin, bir budalalık yapmama neden olmasına göz yumamam. Zerdüşt pazar yerine inip o büyük tutkusu ve özlemiyle konuşurken bir hata yaptı: Kendi keşif sürecinde elde ettiği neticeyi, hayata olan büyük aşkından ötürü onu hiç de anlayamayacak olanlara anlattı ya da onların hiç anlamayacağı bir şekilde... 

    Hatalıydı Zerdüşt, duygusal davrandı. İnandı insanlara. İnandı kılığına, kıyafetine, cümlelerinin sıra dışılığına değil de içtenliğine bakacak olan insanların olduğunu düşünerek. Ama hangimiz rutinin dışından bir insanın aniden gelip de bize bazı gerçekleri anlatmasına kulak asarız ki? Şöyle deriz ona: ''Hadi var git yoluna! İşim gücüm var benim! Daha bireysel emekliliğim için bankaya gitmem lazım. Senin bu saçmalıklarına ayıracak vaktim yok benim!'' 

    O halde estireyim bu yazının en büyük fırtınasını artık: ''Görmüyor musunuz?! Dünya ne halde?! Bu da neyin nesi? Biz neler yapıyoruz böyle?'' gibi düşünceleri şaşkın ve ümitli bir şekilde bağırıp çağırarak anlatmak neye yarar? Her şeyin zamanı ve yeri varmış, inandım. Buyurun şimşeği:

Artık hayat hakkında daha az bağıracak, daha çok söyleyeceğim.

24.08.2016

Pek Matah Bir Şey Değil

Ben başıma gelen her aksiliğin de bana bir melodi verip hayatım için tecrübeye dönüştüğünü düşünüyorum. Ama sadece ve sadece beni etkileyen, öznesi yalnızca ben olduğum aksiliklerin. Bu bağlamda, kaybettiklerimin de hepsi birer kazançtır benim için. Dik bir yokuştan çıkarken kafama sıçan kuş ilk bakışta beni kızdırsa da, hayatımın geri kalanında onun da yeri vardır artık. Artık o da parçamdır benim; nefes alışverişimde kalemi elime alışımda, bir kadına yaklaşmamda onun da etkisi vardır artık. İşte, öznesi sadece ben olan ve yalnız beni bağlayan tüm iyi ve kötü şeylere olan bakışım.

Ben bir ağacım ve dallarımın üzerine envai çeşit kuş, konuyor türküleriyle beraber. Rüzgar fırtınaya, fırtına kasırgaya dönüyor oysa, benim olduğum ormanda. Peki ben ne yapayım? Görmezlikten gelebilir miyim o kuşları? Kesebilir miyim kendi ellerimle dallarımı? Ya da hizmetine mi sunmalıyım yapraklarımı, karanlık bir kasırganın ölümlü görkemine? Hangi orman kabul eder bunu? Hangi ağaç, plastikten yapılmış -ve yalnızca görsel olarak- bir benzerini gerçek sayar? Nasıl gidebilirim onların istediği yoldan? Tehlike arz ediyor atacağım her adım. Ve kim bilir, güneşi tepemde görmek istediğim için ben de bir gün kesilirim. Ama öznesi olmak için yaşadığım şu hayattan, bir nesne olup gitmeyeceğim.
________________________________________________________________

Eski püskü yazılar çıktı not defterimden. Eh, pek matah bir şey değil ama iş görür. İyi geceler olsun.


22.08.2016

Şimşekler Bana Uğradı Bu Sabah

    Burası ''anda yaşayan bir blog'' olduğuna göre, size sadece o anda hışmına uğradığım düşünceleri göstermekle kalmayıp beni o düşüncelere iten koşul ve süreci de anlatmak isterim. Şu an yaklaşık son on dakikası kalmış bir film izliyorum. Film beni tek başına birazdan yayımlayacağım yazıyı yazmaya itmedi, başka süreçler de var. Kaçınılmaz olarak tekrar ve bir süre daha sevmediğim o işte çalışmam gerekmesi, çünkü Eylül ayında hem harç, hem kira, hem de harçlığımın hepsini aynı anda ailemden isteyebilecek bir durumum olmaması, bu nedenle kendimi tekrar henüz böceğe dönüşmemiş bir Gregor Samsa'ya dönüştürmemin gerekliliği... Gece izlemek üzere açıp uyuyakaldığım ve sabahın erken saatlerinde izlemeye koyulduğum ve şu anda da -dediğim gibi- yaklaşık on dakikası kalmış filmi bitirince, geleceğim. Siz tabi ki o bekleyiş süresini fark etmeyeceksiniz. 

    Evet, filmi bitirdim. Öncelikle beni böylesine heyecanlandıran ve yazı yazmaya iten bu güzel, heyecanlı, yaşamı okumak konusunda fikir veren bu filmi anlatmakla başlayacağım: Groundhog Day. ''Bugün Aslında Dündü'' olarak Türkçe'ye çevrilen, yönetmenliğini ABD'li Harold Ramis'in yaptığı, bin dokuz yüz doksan üç tarihli film, içinde biraz bilim kurguyu, bu vesileyle bir mesajı ve kimi dakikalarında da romantizmi barındırıyor. Phil Connors isimli hava durumu sunucusu kendini beğenmiş, insanları hor gören ve onlara karşı soğuk, mesafeli bir kimsedir. İşi gereği ekip arkadaşlarıyla beraber -toplamda üç kişiler- geleneksel bir şenliği ve o şenliğin hava durumu ile ilgili olan kısmını haber yapmak üzere bir kasabaya giderler. Tarih şubat ayının ikisini göstermektedir. Ancak bir problem vardır ki, Phil ertesi güne uyandığında tarih ve kasabanın yaşantısı yine aynı günde kalmıştır. Bunun farkında olan Phil, şaşırma ve çaresizlik evresini geçtikten sonra, istediğini yapabileceğini çünkü nasıl olsa ''ertesi gün''ün hiç gelmeyeceğini fark eder. Bu nedenle sokakta karşılaştığı insanlara olduğundan daha umursamaz davranır, umumi alanlarda davranmaması gerektiği şekilde davranır. Bu evre de uzun sürmeyecektir. Phil, her günün aynı -yani iki şubat- olduğunu ve bu nedenle ertesi gün için bir sorumluluk taşımayacağını anlamasına anlar fakat artık tekrarlanan zaman dilimini daha güzel, hayatının hakkını vererek yaşaması gerektiğine inanır. Sokakta umursamadan yanından geçtiği insanlardan tutun da, denemek için bugüne dek hiç düşünmediği eğlence ve deneyimler onu bekliyordur. ''Yarın korkusu'' taşımayan kahramanımız, artık daha cesur, denemekten korkmayan, eldeki imkanlarla yapılabilecek en güzel eylemleri gerçekleştiren biri haline gelmektedir. Phil, artık nasıl yaşaması gerektiğini öğrenmiştir! Kasaba halkı onu tanımaya, cömert davranışlarından dolayı sevmeye başlar. Tabi ertesi gün bunları tekrar yapması gerekecektir...

    Şahsen temelinde edindiğim fikir şudur: ''Normal'' yaşadığımız her gün, bir önceki günün aynısıdır. Gittiğimiz mekanlar, konuştuğumuz insanlar, uyuduğumuz ev farklı dahi olsa, denemeyi, tutkuya cevap vermeyi, hepsinden önce de ''tutkuya, hayale kapılarımızı açmayı'' bıraktığımız her gün, tek bir gündür. Çünkü aynı şeyleri hisseder, aynı şeyleri tecrübe eder ve başka bir manzaraya bakamayız. Sahip olduğumuz tek manzara ''rutinin ölümü ve aslında yaşamı unutturan sıkıcılığı'' olur. 


    Müthiş bir gerçekliği gayet basit bir şekilde anlatan film, benim ''şu anıma'' fevkalade eşlik ediyor. Filmin teknik kısımları bir yana, konusu ve işleyişi olarak eleştirebileceğim tek şey şudur: Film bir erkek ile bir kadının birbirlerini sevmeleri ile son bulur. Yani mutlu son aşktır. Ancak birbirine aşık olan iki insanın sonraki hayatları gösterilmemiştir. Bu benim her zaman eleştirdiğim bir finaldir. Şöyle ki, filmlerin bir şeyi estetize etmesi, içinde bulunduğumuz dünyanın gerçekliğinin dışına çıkması hepinizin malumudur. Ben buna hep karşıyımdır. Çünkü mutlu son illa ki aşk olamaz. 

    Bu eleştirimin haricinde film bana çok güzel bir ilham kaynağı olmuştur. Belki zaten bildiğim bir şeyi söylemektedir: Yaşamını renklendir, çeşitlendir, demektedir. Ancak bildiğimiz bir şey olsa bile, o gerçeği bir başkası aracılığıyla duymak bize her zaman etki eder. Tüm ömrümü geçmişte iyi gitmeyen şeyleri kendime dert edinerek ya da gelecekte olacak şeylere karşı bir soru işareti ile yaklaşarak geçirmek istemiyorum! Bana öyle geliyor ki, bu konuda hepimiz hemfikirizdir. Şimdi dışarı çıksam ne yapacağımı ya da evde otururken ne yapmam gerektiğini kelimesi kelimesine bilmiyorum. Hatta belki beni etkileyen bu mükemmel anlatıya sahip filmin bana verdiği ilhamı kötü ve sıkıcı bir günümde unutacağım. Çünkü insan böyledir, duygusaldır. Ama bana karanlıktan ve bataklıktan çıkabilmemin yollarını anlattı. Yaklaşık bir yıldır yazdığım yazılara bir göz atarsanız, temelde hep ve hep aynı şeyi anlatıyorum: Yaşamı yaşamak. Yaşam tarafından yaşatılmak değil! Bireysel hayatlarımızı renklendirmek, ona çeşitlilik katmak, adeta bir fon müziği açıp da dinliyormuş gibi davranmak bizim elimizdedir. Üşenmemek, bir heyecana saygı gösterip onu yaşatmaya çalışmak bizim elimizdedir. Aksilikler olur, olmaz mı! Ama geçmişten bugüne sevdiğiniz insanların biyografisine bakarsınız size şöyle diyeceklerdir: Hangimiz başı dertte değildi ki? Önemli olan aksilikleri, tasaları üstesinden gelinebilecek bir şey olarak görmek ve ona göre davranmaktır. Bireysel olarak hayatlarımız çoğu zaman bizim elimizdedir. Toplumsal düzenin, gerçekleştirilen politikaların, sürekli aldığımız şeylere gelen zamların etkisini hissetmeye, bunun zorluğunu çekmeye elbette devam edeceğiz. Ama var olan koşul ve gerçeklerin farkında olup bir yol çizmek, o yolu yürümeyi denemek! İşte ölürken bizi ''keşke'' demekten alıkoyacak ve ardımıza dönüp bakınca yaptıklarımızı hatırlayıp bizi duygulandıracak olan şey! Hayatın bireysellikten ibaret olmadığını, toplumun, maddî sıkıntıların ve yani her şeyin bizi mutsuz ettiğini mi söylüyorsunuz? Evet, hemfikirim sizinle! Bu dünyanın çoğu zaman böyle sürüp gittiği konusunda ben de sizinle hemfikirim! Ama kendimize bakılacak ve içine girip gezilecek bir manzara bulamadıkça daha yüzyıllarca böyle sürüp gidecektir bu! Ve yüzyıl sonra da bir başkası aynı şeyleri söyleyip göçüp gidecektir dünyadan... 

    Muhtemelen yarın, çalışma koşulları ve ücreti pek de iyi olmayan o işe geri döneceğim ve okullar açılana kadar da orada çalışmaya devam edeceğim. Evet, bunu ben de istemezdim. Ama sızlanıp burçlara, beni ''denedim!'' demekten alıkoyan her şeye kendimi teslim edeceğime, ringde olmam gerektiği gün o ringe çıkacak ve kendimi göstereceğim. Kimsenin metodu kimseye uymaz, herkes kendi ilacını bulabilir ancak. Ben de size tam olarak bundan bahsediyorum. Bir metodu ve rengi kendi kendinize bulmanız gerektiğinden ve bulabileceğinizden. Sevgiler kardeşlerim! Sevgiler dostlarım! Sevgiler adını bilmediğim gizli arkadaşlarım! Sevgiler...



20.08.2016

Başlık Bulamıyorum Ben

Yaz için çok daha başka planlarım, isteklerim vardı. Gidip görülecek köyler, şehirler, sokaklar ve maceralar tasarlıyordum zihnimde. Hayır, macerayı tasarlamıyordum. Ama bir macera isteği pekala mevcuttu, hala öyle. Yaz bitiyor, ilk yılımı geçirdiğim bu şehirde ikinci yılımı geçireceğim: Daha akıllı, daha bilgili, daha tecrübeli. Muhtemelen bu böyle sürüp gidecek; ne zaman geriye dönüp baksam salt bu olmasa da şunu görüyorum: Şimdiki halime, zihnime kıyasla aptal bir çocuk. On sene öncesine dönüp kendini akıllı olarak görmek ne de berbat bir şeydir zaten! 

İzmir'in Bademler köyünü gezmek istemiştim aylar önce, yaz geldiğinde. Ama tüm bir kış, parayı çar çur edip içkiye, sigaraya, ''o anda'' işime gelen şeye harcadığımdan, yazın parasız kaldım ve idare etmem gereken bir eve, doyurmam gereken bir karna -kendi karnım- sahip olduğum için haftalardır çalıştım, çalışıyorum. Şunu bir kenara bırakalım: Şu ''temkinli ve saygılı'' çocuklardan olmak benim için intihar olurdu. Ben saygıyı bir mezarlık gibi sessizce göstermeyi yeğlerim. Ve herkes bilir ki, mezarlıklar ürkütücü de olsa en güvenilir yerlerdir...

Ama yaş aldıkça, gün geçtikçe kapitalizm sistemi ile herkes daha çok karşılaşıyor. On iki yaşında bunun gerçekliğini hiç hissetmeyiz ama yaşın yirmi dörde göz kırptığı şu zaman diliminde, ben hissetmeye başlıyorum. O zaman hala on iki yaşındaymış gibi davranmamak gerektiğine geliyorum. Sözün özü hazır imkan ve fırsat varken paramı biriktirmekten yana bir karar aldım. Ben bu yolda yalnızım, sen bu yolda yalnızsın. Bunu inkar edersek aptallaşırız. O halde karar alabilme ve o kararı hayata geçirebilme iradesine sahip olmalıyız. Ama yalnız bununla kalmıyor elbet, yürüdüğün yolda senin için hiçbir şey bir süs eşyası, bir plastik meyve yani bir yanılsama olmamalı. Yürüdüğün yolun -tabi eğer bir yolun varsa- yanında yamacında karşına çıkanlar: Arkadaşlar, seni sevmeyenler, işini zora sokanlar ya da nesneler ve kavramlar... Hiçbiri süs eşyası değil, olmamalı. 

Bakmayın böyle konuştuğuma. Ben de tırnaklarımı, daha sonra bana ağrı verecek kadar yiyorum. Ben de sabahları kahvaltı etmiyorum bazen, hatta uzun zamandır uyanır uyanmaz aklıma gelen ilk şey bir şey içmek. Çünkü kuru bir boğazla sigara içemem. 
Bakmayın böyle konuştuğuma. Aynı bok çukuruna ben de saplanıyorum, hatta hayatı okumak ve ona dair konuşmaktan çok uzaklarda, bir bitki gibi öylece durduğum zamanlarım da oluyor. Ama her seferinde, sanki özüme dönüyormuşcasına tekrar zihnimin ve yüreğimin üstünden yorganları kaldırıyorum. Açıyorum ışığı, açıyorum camı pencereyi...

Bir de galiba şöyle bir şey var ki; yirmili yaşlar en ahmak çağlar oluyor. Neyi seçeceğimizi bilemediğimiz, kafamızda hep bir soruyla gezindiğimiz, beslenmemize pek dikkat etmediğimiz, belki bazen bir karaktere özendiğimiz çağlar. Ama daha hamur pişerken bu çağdan da bir iki malzeme illa ki alacak. Tekrar iş bulmam gerekiyor, en azından okul açılana dek. Boktan bir harç ödeme mevzusu eylül ayında yine başımızın etini yiyecek de ondan! Yok abi yok! İstersen hiçbir filozofun edinemediği bilgileri edin ''hakikat'' hakkında, istersen yepyeni bir öğreti, kuram, akım yarat ve at ortaya. Her gün sokaklarından geçtiğimiz, ekmeğini yediğimiz, araçlarına bindiğimiz, kadınlarını sevdiğimiz, mekanlarına gittiğimiz, özlemini çektiğimiz, ağacını suladığımız, kedisini sevdiğimiz, kalabalığına küfrettiğimiz, kepenklerini açtığımız, insanından bıktığımız, insanını sevdiğimiz, kızdığımız, neşelendiğimiz, eğlence aradığımız, hastalandığımız, öldüğümüz, doğduğumuz şehirler...

Bu üç nokta kısmına yazmaya niyetlendiğim şeyi yazmaktan vazgeçtim. Çünkü eleştireceğim o şeyle yeterince mücadele ettiğimi sanmıyorum ve böyle bir riyakarlığı -size değil- kendime yapamam. Alışılagelmiş kalıpların ve cümlelerin canı cehenneme! Hadi eyvallah...


12.08.2016

Yokuş ve Göğüs(lemek)

Göğüsleyecek ne çok şey verilmiş bana;
Yazgı, genlerin getirdikleri, kendi yolum, zorunluluğu içeceğim bir boğaz
Ve hepsinden ötesi;
Bunları görüp fark ettikten sonra mücadelenin kaçınılmaz olduğu düşüncesi...
Demek bir görenin kederini taşıyorum.
Peki ya kişilik? Ondan kaç tane taşıyorum?
Kaç tane siyah gömleğim var giyince üzerime yakışan
Maalesef yakışan.
Ben siyahın yolcusu muyum?
Yoksa bir beyaz ışığa doğru yürürken siyahlar içinden mi geçiyorum?
Sanki bugün ya da yavaş yavaş
"Bu dünyanın hali ne?" demiyorum
Sanki şaşkınlığı, bu kederi bir kenara atmışım ve sırada çok ama.çok daha büyük bir ders var: Bir yokuş.
Mücadele eden, aslında tüm insanlıkla mücadele ediyor demektir
Tüm insanlıkla ve tüm insanlık adına
Tüm insanlık adına ve insanın tüm kötü yanlarına karşı.
Yağmura yakalanmış olmam, ıslanmayı kabul edip yürümekten vazgeçeceğim anlamına gelmiyor
Kendime en okkalı küfrü etmiş olurdum bunu yapsaydım.
Ama Nazım'ın bahsettiği şu insanların birgün galip geleceği fikrri şimdi benden uzaklarda.

Göğüsleyecek ne çok şey var yolumda!
Ve daha önce defalarca da göğüslenen.
Ama biliyor musun
Kedersiz bir kuru gürültüdense
Kederli bi sessizliğe hep daha yakınım ben.
"Bu"nun bir anlamı, amacı ve eğlencesi olmalı
Bu: Şu yaşam dedikleri...

11.08.2016

Kayıp Kuşağın Yolcularına...

Yarıda kalan bir heyecanın yazısıdır.

Yaşam zordur, onu yaşamaksa daha zor.
İlkeli davranma iradesi gerektirir bir yaşamı muhattab almak
Sen; kayıp kuşak yolcusu
Sen; geçmişle gelecekten hiçbir yankı duymayan, bahtsız arkadaş
Sen; yeryüzüne kendin çekeceksin o kuşu, o göğü.
Biz ikinci dünya savaşı sonrası doğan çocuklar değiliz 
Hatta sömürgeyi protesto etmek için arkadaş dahi bulamıyoruz kendimize
Varsa yoksa boşluğa bakıp durmalar
Ve gören sen için, bu bir eziyettir.
Sen, kayıp kuşak yolcusu
Sen, hangi kültürden geldiğini bilmeyen "öteki" dünyalı
Zihninin derinliklerinde hangi okyanusla boğuşuyorsun?
Hangi ateş anlatır hissettiklerini?
Bize geçmişten bir kültür bırakılmadı
Bize gelecekten umut edeceğimiz bir hayat sunulmadı
Geçmiş de biziz
Gelecek de!
Kültür de biziz
Hayat da!

Hazırlayın yelkenlerinizi
Kalbinizden atın paralı can sıkıntılarını 
Hatta bunu okuduğunuz anda bana da öfke duyun
Ancak öfkelenirseniz yaratan olabilirsiniz, tanıdın mı o gizli öfkeyi?
Duyuyor musun beni ey kıvılcıma ihtiyacı olan?
Ey dalgası elinden alınmış deniz
Ey güneşi betonlarla kapatılmış sokak arası?
Ne beni ne de bir başkasını dinlemelisin
Yaşam zorsa yaşamak daha zor
Onu sen kendin edinmelisin
Her sanatkarın duyduğu özlem kulaklarımda
O özlemi ben kendim soktum kulaklarıma
Kendim bastım düğmesine teyibin
İki yüz km hızla giderken

9.08.2016

Bu Kavramlar Babanızın Çiftliği Değil!

Bütün sınırlar çizilmiş ve çizgiyi geçen ihbar edilmiş
Çünkü yüzlerce yıllık kavramları üç beş deli dışında ters yüz eden kimse yok 
Peki ya yeni doğanın iradesi, kendinden öncekilere şöyle diyorsa: Banane!
İyi bir asi olmak için, öfke duymak yetmez
Öfkenin payından ne zaman ve ne kadar kullanacağını da bilmeli insan.
İşte bir gitarın bana eşlik ettiği en güzel yer: "Bu kavramlar babanızın çiftliği değil!"
Hep ve hep istenilmeyeni arzuladım
Kimi zaman korkunç bir gariplik kapladı içimi
Kimi zaman olduğum gibi kalabildim
Ama bugün ve dün ve ondan önce... 
Yani kelebeklerden daha uzun zamandır yaşayan bir söze sahibim:
"Öyle" olmadığım için şüpheye düşmüyorum artık kendimden
Tüm "öyle" ve "böyle"lerin bittiği yerdeyim
"Yaşam insanı" sözünü duymadınızız mı hala?
Hadi buyurun, birlikte öğrenelim.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...