20.12.2016

Berna Moran/ Edebiyat kuramları ve eleştiri

    1921 ile 1993 yılları arasında yaşamış, İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde eğitim görmüş, otuzunda Cambridge Üniversitesi'nde doçentlik yapmış, modern edebiyat eleştirmenlerinin başında gelen Berna Moran, 1972 senesinde yayımlanan Edebiyat kuramları ve eleştiri adlı yapıtıyla Türk Dil Kurumu'nun Bilim Ödülü'nü de kazanmıştır. 



    İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı derslerinden derlenmiş olan yapıt, edebiyat kuramları ve eleştiri yöntemlerini tarihselliği içinde, tek bir kitapta, bütünlüklü halde barındırması bakımından edebiyat araştırmaları yapan biri için oldukça verimli. Yapıt aynı zamanda kaynakça ve dipnotlar açısından zengin olmasıyla bizi gerek çeviri gerek orijinal dilde pek çok bilgi ve yapıta da gönderiyor. Benim elimde tuttuğum yapıt, on sekizinci baskı olmakla birlikte 2008 yılında yayımlandı. Ve bu haliyle beş kısım içeriyor:

Birinci Kısım; Yansıtma Kuramı
İkinci Kısım: Anlatımcılık
Üçüncü Kısım: Eleştiri
Dördüncü Kısım: Okur Merkezli Kuramlar
Beşinci Kısım: Edebiyatın hakikatle ilişkileri, değer ölçütleri ve estetik yargılar

    Kabaca bu şekilde tasnif edebilirsek de yeterli değil. Zira her kısmın içinde birden fazla bölüm olup mesela, Anlatımcılık I kısmı Romantiklere Göre Sanat, Yaratma Olarak Anlatımcılık, Tolstoy'da Aktarım, Sanatçının Psikolojisi ve Kişiliği vd. gibi bölümleri kapsamaktadır. 

    Sanatın, edebiyatın, estetiğin, eleştiri odağının ne olduğuna, olması gerektiğine ya da olabileceğine dair ortaya çıkan kuramları zamandizinsel (kronolojik) olarak bize veren yapıt, bunlara dair nesir ve nazım türlerinden örneklerle de kendini zenginleştiriyor. Elimdeki 2008 tarihli sekizinci baskıdan aktarımlarla devam edelim:

''...Güç anlaşılan yeni biçimler denemek, yozlaşmış burjuva sanatına özgü davranışlar olarak yorumlandığı için, geleneksel gerçekçi yöntemin doğru tek yöntem olduğu önerildi. Brecht'in oyunlarının Rusya'da uzun yıllar oynatılmamasının bir nedeni de biçim ve yöntem konusundaki bu farklı anlayıştır ve bu konuda Brecht ile Lukacs arasında ünlü bir tartışma yer almıştır.''

''Sanat eseri öyle bir somut genelleştirmedir ki, genel kanun 'tikel'de, öz ise görünüşte belirir. Ve genel kanun, tikel olayın nedeni gibi gözükür. Tiplerde ve tipik durumlarda sağlanan işte bu paradokstur.''

''Sosyolojik eleştiri edebiyatın kendi başına var olmadığı, toplum içinde doğduğu ve toplumun bir ifadesi olduğu ilkesinden hareket eder. Yazarı, eseri ve okuru sosyal koşullar belirlediğine göre, yapılacak iş, bir bilim adamı gibi davranmak ve bu koşullar üzerine eğilerek sanatla ilgili sorunları açıklamaktır.'' 

'' Freud sanatçının yaratma eylemi ile nevroz arasında sıkı bir ilişki bulur ve bilinçaltının 'yaratma'daki rolünü belirlemeye çalışır. Sanatçıların insanları şaşırtan bu yaratma gücü çok eski zamanlardan beri ilgili çeken ve merak uyandıran bir konu olmuş ve genellikle ilham kavramı, olayı açıklamak için öne sürülmüştür. Eski Yunan'da ilham, sanatçının dışarıdan bir kuvvetin etkisi altına girmesi, ona uymak zorunda olması demekti... Romantik çağda bu ilham görüşü dinsel örtüsünden sıyrılarak doğal bir açıklama yönelir. Sanatçı yine ilhamla yazan bir adamdır, teknik ve bilgi bu işe yetmez; ne var ki, artık ilham sanatçıya dışarıdan gelen ve ona egemen olan bir güç olmaktan çıkar ve yavaş yavaş sanatçının kendi içinde, ama bilincinin dışındaki bir kaynaktan fışkırdığı kanısı yer alır.''

    Şahsi bir yorum; edebiyat derslerinde bu yapıtta geçen kimi kuram ve eleştirileri işlemiş ve işleyecek olsak da, onlar bir sınav kağıdından iyi notlar alabilmek için yaratılmış bir atmosferin ürünü olduğundan, onlardan asla yeterince verim alamayız. Derslerin, okulun problemi de bu değil mi zaten? Seni kendi kişisel merakından, işin peşine düşme hissiyatından uzak tutar ve sıkıcı birkaç ders notuyla baş başa bırakır. Ancak Moran'ın bu yapıtında, kuram ve eleştirileri gerçekten anlayarak, üzerine notlar alarak okuyabiliyoruz. Ve bizi merak ettiğimiz başka kaynaklara yönlendirmesi açısından, bu değerli yapıt kendisinin ötesindedir. Bu tanıtım yazısı edebiyat, sanat meraklıları için yazılmıştır. Selam olsun...

6.12.2016

Metalaşmama, Bedeller Ödeme ve Melodik İnsan Üzerine

    Tahakküm ''yetkisine'' sahip her şeyin ve herkesin dayattığı öğrenme şekilleri, bireyin gerçeği olduğunda yaşanabilecek yanılgıları görebiliyor musun? Ben, muktedirliğin önerdiği ve geçerli gördüğü başarı şekillerine sırtımı dönüyorum. Bu beni, başarılı bir kariyerden, ''güzel bir kadın ve aileden'', mutlu ve huzurlu bir hayattan mağdur edecek bir bakış açısı. Ama dur! Bu yorum da klasikleşen öğrenme şekillerinden biri değil midir?
Ruhumu hazırlıyorum yolculuğun kendisine. Ve hazırlıyorum onu, başarısız bir hayatın sürgün hüzünlerine de! Dünyada farklı olmak, bir bedel ödemekten geçer. Nedir benim bedelim? Nedir benim armağanım? Tabiatı özgün melodilere kulak veren bir birey, bir daha aynı tekdüze ormanda oksijen arar mı? Arayamaz, çünkü orada gerçek bir oksijenden bahsedilemeyeceğini çok iyi bilir. 
Ve bize oksijen, yani hayat diye öğretilenin, ölümün ve bitmişliğin ta kendisi olduğunu öğrenmek... Bu acı ya da keder getirmedi bana. Ama benim hayattan anladıklarımı sembolize eden her şey öldürülmeye mahkum! Öyleyse yüreğimde aynı anlayışların belirtilerini gören muktedirlik, beni de az ya da çok, radikal ya da ılımlı şekilde öldürmeye yeltenmeyecek mi? 
Ama ah! Ah! Ne madden ne de manen öldürülmekten korkmamaya başlayan şu gövdem, ''uzun ve sıkıcı bir hayattansa...'' diye başlayan cümlelerin yolundan gidiyor. 
    Kimsenin bilmediği, bildiğini iddia edenin de gevezelikle açığa vurup kaybettiği bir tek damla gözyaşı, bir gözlerin kapanıp derin nefesin alındığı ve verildiği an... Ne çok özledim hayatın her şeyini! Ve ne çok bıktım hayatın hiçbir şeyinden! 
Yorgunluk? Hayır. İnsan yorgun olduğunda yorgun olmaz. İnsan yorgun olduğunu kabullendiğinde yorgundur asıl! İnsan kabullendiğinde olumsuzlanır hayat tarafından. 

Kendini teşhir etmekte geri duran o güzelim hayat! 
Çorbanın sadeliği, yok oluşu kederin 
Ölümün bile yenemediği, korkutamadığı sadelik! 
Seni damağımda kalan pirinç taneleri kadar yakından hissediyorum.

    Diyorlar ya; hayat tercihlerimizden ibarettir. Sanki ben sana o kadar yakınım ki, seni tercih etmeye bile gerek duymamışım! Sanki özgün melodiliğine ey hayat! O kadar içeriden bakıyorum ki, zaten yalnızca seni dinleyerek doğmuşum! Ve ölümüm de, kim bilir belki bir kaldırım köşesinde, belki bir akciğer kanseriyle, belki bir intiharla gerçekleşir, ben yine aynı gitar seslerini duyacağım senin! Ve ölmeden önce göreceğim son şey, senin üzerinde dans eden bir mahlukatın tüm tabuları yıkma sesi olacak. 

    Gıcıklığın güzelliği, söylenemeyeni söyleyen, yapılamayanı yapan insan olduğumuzda gelir. Öğretilenleri iyi benimsemiş bir ''uysal''ın karşısında, cebimde beş kuruşum olmadan dikilebiliyorsam hiç tereddütte kalmadan, bu sadece ve sadece hayatta duyduğum o melodinin eseridir. Ve dünya ''o melodiyi'' duyanlarla duymayanlar arasındaki mücadelenin kendisidir! Görüyorum ki devir, o melodinin ne demek olduğunu bilmeyenler devridir. Ama görüyorum ki dünya her seferinde, o melodileri gizli kutusunda saklı tutmaya devam eder, bir sonraki ''melodik insan'' için. Ve biz melodikler, duygularımızın ve fikirlerimizin coşkusuyla, bu dünyaya şifreler bırakabiliyoruz. Onu ancak ve ancak kendi gibi bir melodiğin bulabileceği şifreler. Ve geceleri, gündüzleri çektiğimiz acı, yaşadığımız kederin yanında, siz ''soru sormayan öğreciler''in bilemeyeceği bir şeyimiz var elimizde: Özgürlük! 
Ve biz melodikler, sancılı süreçlerimiz bir yana, birbirimize miras bıraktığımız şifrelerle o kadar hissediyoruz ki! 

Ey hayattan anladığımız anlaşılmaz müzik!
Sen tüm tanrıların, tüm kavramların ötesindesin!
Sen çıkarlar uğruna dile getirilenlerin tam tersi!
Sen bir martıda bulabildiğimiz şiirin kendisi!
Sen, hayatta aidiyet duygumuzun olduğu yegane konumsuz
Yegane mekansız!
Dünyanın en güzel paradoksunu yaşıyoruz seninle.
Ve hazırım metalaşmış dünyada çekeceğim acılara
Ödeyeceğim bedellere.
Ben yurtsuz, ben kavramların koluma kelepçe vuramadığı...
Hazırım ne varsa, ne yoksa...


17.06.2016

Behçet Necatigil'in ''Eski Sokak''ı


    Bugün aldığım Behçet Necatigil'in şiir kitabı: Eski Sokak. Eski mahallelerin, sokakların arayışı içindeyken, şair, kitabının kimi satır ve şiirlerinde bize eski bir sokaktan seslenircesine varlığını ortaya koyuyor. Yapı Kredi Yayınları'ndan yedinci baskısını aldığım kitabın fiyatı altı liradır. 1916 ile 1979 yılları arasında yaşamış olan Necatigil şiir emekçiliği yanında öğretmenlik ve çevirmenlik de yaparak edebiyatımıza çentiğini atmıştır. Şiirleri, denildiği zaman akla ilk gelen imgeler apartman, ev, sokak kavramları olmuştur. Bir binadaki yabancılaşmayı, bir gecekondudaki kırık dökük yaşantıyı insanı şaşırtacak kadar doğru bir şekilde ifade ederken, bunu da büyük ve süslü bir dilden çok, basit ve sade bir anlatımla gerçekleştirmiştir.

    Behçet Necatigil'in ailesi tarafından hazırlandığı belirtilen web sitesini de inceleyebilirsiniz. Şimdi ilk sayfalarda editör Selahattin Özpalabıyıklar'ın yazısından birkaç alıntı ve devamında birkaç şiir ile bu kitabı almanız gerektiğini belirtirim, iyi geceler.

Behçet Necatigil, ''Şiir Burçları'' yazısında kendi şiiri için de anahtar niteliği taşıyan şu sözleri söylüyordu: ''Bence her şair, şiir hayatı boyunca, üç burçtan: Gurbet, hasret ve hikmet burçlarından geçiyor.'' 

Eski Sokak, şiirimizde ''hikmet burcu''nun seçkin sakinlerinden Behçet Necatigil'in şiirine bir giriş niteliğinde.

...Necatigil'in şiirimizde en köktenci gelenekle en cüretkâr yeniyi buluşturma, kaynaştırma çabaları elbette kare-şiirden ibaret değil: Kare-şiirlerinden biri olan ''Bir Sözlükte Kitap Adları'', bir yanıyla da Türkçedeki ilk ''buluntu şiir'' (found poetry, poeme retrouve) örneklerinden biri, belki de birincisi.

Nilüfer

Ben oraya koymuştum, almışlar,
Arasına sıkışık saatlerin.
Çıkarır bakardım kimseler yokken;
Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.

Kışken ilkyaz, sularımda açardı;
Buzlu dağlar gerisine kaçıracak ne vardı?
Eski defterlerde sararırmış yaprak.
Beni bana gösterecek anlamdı, almışlar.

Bir ışıktı yanardı gecelerde;
Akşam, çiçekler uykuya yattı,
Sardı karşı kıyıları karanlık-
Beni bana gösterecek lambamdı, almışlar.

Eski Sokak

Küçük ahşap bir dizi evlerdi 
On yıl önce o sokak. 
Sonra geniş caddelere çıktık 
Apartman - - sizden uzak. 

Çocuklar orda büyüdü 
Orda okula gitti, 
Komşunuzduk ama görüşemedik 
Hiç vakit yoktu. 

Sizdendik, yalnız biraz okumuş, 
İki kadın, bir erkek, iki çocuk 
Uykulu, acele bir karıkoca 
Bizdik geçen önünüzden başları eğik. 

Akşamları çanta, file - - yorgun, ağır 
Dönerdik eve. 
Bir hamal bile tutmaz, cimriler! 
Diye düşünürdünüz her halde. 

Bilmezdik, siz 
(Hiçbir şey paylaşılamazdı) 
Çarşılardan neler getirirdiniz 
(Herkese kendi telaşı) . 

Girer miydi evinize, yer miydi 
Turfanda bir meyva, iyi bir besin 
Kalın kağıtlarda çöplerimiz - - 
Çocuklar görüp imrenmesin! 

Açılan kapıyı hemen kapatmak 
Karşılıklı gizlemekti bir şeyleri. 
Gelip gidenimiz olurdu ya 
Gülüşmeler bizden değildi. 

Kimi günler evdeydim 
Masada kağıtlara kapanarak. 
Ne de çok çocuk 
Sesleriyle dolardı sokak. 

Bir cami avlusunda kuşlarca 
Bunun sekiz, onun on - - duyardım. 
Ürküp kaçmasınlar, pencereden 
Yavaşça bakardım. 

Hadi ben çok sigara - - öksürükler 
Hele çalışırken. 
Ya gece yarısı, göğsü parçalanırdı 
O kadın, iki ev öteden. 

Bilmezdik kaç nüfus her hane 
Duyulurdu sertçe sesi bir kapının: 
Bağıran bir erkek boşluğa karşı 
Ağlayan bir genç kadın. 

Kimdin sen, karşımızdaki ev, 
Sarı ampul söner onbire doğru. 
Eğilirdim, havasız sokak - - 
Camlar kararırdı. 

Bitmezdi makinede dikişin, 
Kimdin sen, bitişik komşu? 
Üç yavrunla kalmışsın 
Bir tanıdık söylemişti. 

Kimsin sen - - sorsaydım hepinize, 
Gelirdi aynı yankı hepinizden: 
Sana mı kaldı, işine bak, 
Kimsin sen? 

Bilinmedi, ne çare, sizdendik, 
Yalnız biraz daha iyi yaşamaya özlemli. 
Şimdi aynı uzaklık, aynı utanç, 
Düşündükçe o sokağı, o evleri.

Sevgilerde


Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz

Yahut vaktiniz olmadı.

4.06.2016

Mektepten

    Günaydın, çünkü saat 8.52'yi gösteriyor. Hiç düşündünüz mü; dünyamızda, tarihe geçmeyen ve kimsenin de peşine düşemeyeceği haksızlıklar yaşanıyor her an. Sokakta, sınıfta, evde... Gözle görülür bir halt yemedikleri sürece adalet mekanizması ile karşı karşıya gelmek zorunda kalmayan insanlar. Mesela? Geçenlerde okula gitmek maksadıyla otobüs beklerken, yine aynı durakta bekleyen bir başka kız -tanımıyorum- oradaki görevliye 'otobüsün geçip geçmediğini' sorunca, görevli patladı: Ya tabi ki geçiyor! Azıcık sabret! Allah'ım yaa!
İleriye gidebilecek, dövebilecek vaziyette söylediği bu cümlelerden sonra, ben ve birkaç kişi daha neden bu kadar patladığına anlam veremedik ve aklıma hemen bir deney yapmak geldi: Birkaç dakika sonra, görevliye aynı soruyu ben sordum. Verdiği cevap çok daha sakin, bir psikolog sakinliği içerisindeydi. Demem o ki kadın, aşağılanmış oldu ve bu çok ani akış içerisinde bunun peşine düşebilecek hiçbir insanî mekanizma orada yer almıyordu, alamaz da...

    Yine böyle bir tarih kitaplarına geçmeyen durumdan bahsedeceğim: Dün, sabah saatlerinde sınavım vardı. Her sınav öncesi gibi; fakültenin önünde durup arkadaşlarla biraz daha çalıştık, birbirimize danıştık. Sınav anı geldi çattı ve sınıflara geçtik. Her sınav öncesi olduğu gibi yine, hocaların kopya çekmeye dair tiratları vardı ve ben bir şey diyememenin hazımsızlığı içerisinde, kağıtların dağıtılmasını beklerken, en azından bir eylem gerçekleştirmeliyim düşüncesiyle, hiç değilse hal ve hareketlerimle bu tiradı hiç dinlemediğimi göstermeye çalıştım: ıslık çaldım, uç değiştirdim, sağa sola baktım. Bir şey yapamamayı, söyleyememeyi kendime yediremediğim için hiç değilse bir hareket sergilemeliydim. Ama dürüst olayım sevgili kimsen; bu sadece bir mastürbasyondan ibaret, gerçek bir eylem bile değil... 

Hoca başladı:

    Sağınıza, solunuza bakarsanız kopya işlemi yaparım. Elleriniz sınav boyunca masanın üzerinde olacak. Benden izin istemeden arkadaşınızın silgisini alırsanız kopya işlemi yaparım. Kağıdınızı yanınızdaki ve arkadakilerden koruyun. Zaten kendi aklınızla yetmiş, seksen alamadıktan sonra ne işe yarar ki? Kopya çekeni gördüğüm anda, kopya işlemi yaparım. Bir yıl uzaklaştırma cezası verilir ve döndüğünde de onu kendi dersimden geçirmem. Sorular gayet açık. Herkes kendi aklıyla anlamaya ve çözmeye çalışsın. Zaten bunu yapamıyorsanız, çok açık konuşayım, bu sıralarda oturmanıza gerek yok, boşa vakit harcamayın...

    Ezberci tayfayı komple geçiyorum. Onlar yüksek nottan başka bir şeyle ilgilenmedikleri için, zaten bu söylenenlerin aslında ne kadar ayıp olduğunu ve motivasyonu nasıl olumsuz etkilediğini anlamazlar. Onlar, yani ezberciler, su koyup düğmeye bastığınız anda, kendi üretiminde var olan ''suyu ısıtma ve sonra kaynatma'' evrelerini gerçekleştiren su ısıtıcılarına benzerler. Bir çim biçme aracına da, bir arabaya da... Tüm makinelere benzerler o ezberciler. Önlerine kağıtları koyduğunuz anda, önündeki kapının açılmasıyla hızlıca koşmaya başlayan köpeklere benzerler. İnsanî olanla ve yanlış olanla ilgilenmez, bir an önce kağıdı doldurmaya bakarlar. Belki bugün; birçok kurumda çalışan ve çok basit hatalar yapan insanların da sorunu budur. Kendileri hiç genç olmamış gibi, hiç parasız kalmamışlar gibi, hiç yanlış yapmamışlar gibi gençleri ve gençliği eleştirirler. Ama onların eleştirileri uzaktandır; lüks ya da orta halli bir kafeteryada oturup kahve ya da çaylarını yudumlarken memleket ve yani gençlik hakkında konuşur, ama hiçbir zaman söylediklerinin içine girmeyi düşünmezler. Böylelerini bilirsiniz değil mi? Her yorumları uzaktandır onların. Uzaktan eleştirirler, söylediklerinin içine kendileri bile girmezler... Belki iki bin kuşağına öğretmenlik yapacak olanların da kaderi aynıdır. Ben bir defasında Beylikdüzü'nden metrobüse binmek için turnikeye doğru yol alırken, sırtında kamp çantası olan ama anladığım kadarıyla metrobüse binmek için kartı olmayan bir kıza rastlamıştım. İnsanlar robot misali o turnikeden geçerlerken o öylece duruyordu. Öylece duruyor ve insanlara bakıyordu. Diyecekti, diyemedi bir türlü. Anladım neye ihtiyacı olduğunu:

- Kartımda fazladan bir miktar var, ben basabilirim.
- Çok teşekkür ederim.
- Tatile mi çıkıyorsun? (böyle kimselerle ''siz'' diye konuşmam.)
- Evet; Kadıköy'e geçmem ve oradan da otostopla Çanakkale'ye gitmem gerekiyor. 
- Ne güzel. İyi eğlenceler dilerim.
(Ben sigara yakmak için paketi çıkardım.)
- Fazla sigaran var mı?

    Uzattım. O kendi yoluna gitti, ben kendi yoluma. Burada kendimi falan anlatmıyorum. Ben bu hikayede çok basit bir aracım. Demek istediğim asıl şeyse; yaklaşık beş dakika orada durduğum ve kimsenin o kızı fark etmeyip yanından geçip gittikleridir. 
Konumuza dönelim:

    Hocanın bu tiradından sonra, yanımdaki arkadaşa ''tehditle başlayan bir sınav daha...'' dedim. Güldü. Komik bir şey varmış gibi. Anlamadığım ve kafamı kurcalayan şeye geliyorum:

    Her şeyden önce, ne olursa olsun, o bir öğretmendir, bir hocadır. Makamına, oraya kadar gelebilmesine, çalışkanlığına saygım büyük, hatta sonsuzdur. Bu açıdan her zaman onları ve ne derlerse desinler, hocalarımızı hep danışılacak, bir şeyler öğrenilecek büyüklerim olarak görüyorum. Ancak; tüm bir dönem boyunca, hatta tüm bir yıl boyunca ezbere hizmet eden bir ders anlayışından sonra, neden eleştirilecek tek şeyin öğrencinin kopya çekmesi olduğunu anlamıyorum. Her sınavdan önce böyle uzun konuşmaların bizim moralimizi ne derece etkilediğini düşünmemelerini anlamıyorum. Gücün rahatlığına kapılıp öğrenciye istedikleri gibi davranabilmelerini anlamıyorum. Kopya meselesini, uzaklaştırma cezalarını gündeme getirerek ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, daha güzel bir şekilde bunu denememelerini anlamıyorum. Neden her seferinde büyük harflerle konuştuklarını, neden arkadaşımız olmadıklarını, neden dillerine kopya işlemi gibi lafları doladıklarını, neden yoruma açık sorularda bile kendi, yalnızca kendi cevaplarını istediklerini, bunun dışında çok iyi bir cevap veren olsa bile o yanıtı kabul etmediklerini, neden bir robot gibi ellerimizin masanın üzerinde olması gerektiğini, aynı hassasiyeti neden derslerde de göstermediklerini, madem sınavda telefonla uğraşmak kurallara aykırı, o halde tüm bir dönem boyunca bizi sınava doğru götüren derslerde de aynı kuralı neden gündeme getirmediklerini anlamıyorum. Sınav kağıdındaki bir sorunun biraz kapalı bir anlatıma sahip olması nedeniyle soruyu anlamadığımızda ve bunu hocaya dile getirdiğimizde neden dalga geçtiğini ya da neden açık ve kısa bir şekilde bize bir yanıt vermediğini anlamıyorum. Neden diğer öğrencilerin bu yaklaşımla ilgili bir fikri olmadığını da anlamıyorum. Aslında bunu anlıyorum: Sosyal medyayla, gösterişle, hava civayla çok uğraşmaları, onların önceliklerini değiştiriyor. Ben artık düzenlediğim şiir gecelerine şöyle bir kural getireceğim: istenilen her şeyi yapabilirsiniz ama telefonları kullanmak tehlikeli ve yasaktır.


Twitter şirketinin binası: "Yangın esnasında yangın hakkında tweet atmak yerine binayı terk ediniz.."

    İlk dönem Batı Edebiyatı dersini aldığımız ve çok ama çok sevdiğim bir hocam vardı. Nedense yeni edebiyatçılar hep daha eğlenceli oluyorlar. 31 Aralık 2015 akşamı Öğrenci Bilgi Sistemi'ndeki hesaplarımıza bir Nâzım şiiri göndermişti. Ben de buna karşılık Jacques Prevert'ten bir şiir göndermiştim. Don Kişot ve Don Kişot'luktan konuştuğumuz dersin birinde şöyle demişti:

Gençlikte çok heyecanlı oluyor insan. Hayalleri ve idealleri oluyor. Ama hayallerinizi satın alacaklar arkadaşlar. 

    Ben de bu cümle üzerine düşünüp durmuştum. Hayallerimizi gerçekleştirememek onları satın aldıkları anlamına mı gelir? Hayır, belki ideallerimin hepsini gerçekleştiremem. Belki birçoğunu başarırım. Bunun için önce çalışkan, akıllı ve soğukkanlı olmam gerekir. Ama her ne olursa olsun, başarılı ya da başarısız bir hayalperestlik de olsa, o gün içimden geçen ama söyleyemediğim cümle ile hepinize iyi zamanlar diliyorum:

Benim hayallerim satılık değil.


14.05.2016

Sait Faik'ten Bahar Öyküsü

    İlkbahar bir bayram, bir uyanış, bir mucize, bir çılgınlık, olamayacak gibi duran bir şeyin oluşu, ilkbahar şu, ilkbahar bu… Kuş, papatya, gelincik, çayır, çimen, ağaç, çiçek, mimoza, zakkum, su sesi, hindiba, çingene, kuzu… Klasik ilkbaharların içinde hepsi, hatta sülüğün bile yeri vardır. Unuttuklarım da çoktur a, en mühimi nisan, mayıs güneşi.
    Yaşı kırkı aşmış bir adamın mevsimler içinde ilkbaharı biraz üzüntü ile duymamasına imkân yoktur. Eski çılgınlıklar nerede? Nerede o, birden bire bir genç kız elinden, bir genç kız rüzgarından sararma, o yürek çarpıntısı? Şu ömrü mevsimlere benzetenler iyi etmişler  doğrusu. Herkesin  bir  ilkbaharı,  bir  yazı,  güzü,  kışı  oluyor  işte. İnsanın ilkbaharı, öteki hayvanlara bakarsak geç başlıyor. Bir at bir yaşında, hadi hadi iki yaşında ilkbaharındadır. Bir kuzu altı ayda koç olur. Ama insanoğlu ilkbaharını yirmisinden önce pek idrak edemez. Yirmiden evvel idrak edilen ilkbahar, bir yalancı ilkbahardır. Ben böyle bir yalan ilkbaharın hikâyesini yazıyorum.
    Tam otuz sene evvel on iki yaşında idim. Anadolu’nun bir şehrinde bulunuyorduk. Babam memurdu. Şehre  bir  yaz sonunda  gelmiştik. Kötü, insan boyu karlı bir kış geçirmiştik. Sonra bir gün bahar geliverdi. Karlar  eridi. Karlar eridi ama, karları eriten güneş değildi, yağmurdu. Bu Anadolu şehrinin ilkbaharı kırkikindi  yağmurlarıyla  başlardı. Sabahleyin parlak mavi bir gökyüzünde, ısıtmayan, güneş vurmuş kar gibi soğuk bir kış güneşi görünürdü. Saat daha on biri bulmadan doğudan mı, batıdan mı, kuzeyden mi bilmem, bir kara bulut peyda olur, on dakika sonra bardaktan boşanırcasına bir yağmur bütün gün tıkır tıkır, şakır şakır durmadan yağardı. Odamın penceresinden “Karaçayır” dedikleri bir koyu yeşil ova görünürdü. Göğün her rengini deniz gibi emen bu çayırın renk oyunları da olmasa evden bir deli çığlığı ile fırlamak işten değildi.
    Bütün kış hastalıktan başım kalkmamıştı. Sokağa çıksam başım dönerdi. Bu garip, yağmurlu, kara bulutlu, dörtte üçü kapanık havanın içinde öyle insanı alıp avucunda sıkan bir de ilkbahar, toprak, insan, çayır, ağıl kokusu vardı ki içimden hep bağırmak, ağlamak, sonra kaskatı katılıp kalmak geçerdi.
    Bir sabah gözlerim tavanda, daha henüz hava kararmamış, şıkır şıkır dışarısı. Yer yatağımda yağmurun ne zaman başlayacağını düşünüyordum. Birdenbire  odanın içinden parlak bir kuş geçti. Yatağımın üstüne oturdum. Kuş bir daha geçti. Sonra sağdaki duvarda bembeyaz bir şerit oynadı, kayboldu. Gözlerimi ovaladım. Açtığım zaman, duvarda bir parlak daire titreye titreye, sanki yerine yerleşmeye çalışıyordu. Bu, bir aynanın duvara vurmuş ışığından başka bir şey değildi.
    Yataktan fırlayıp pencereye dikildim. Bizim evin yüksekteki bahçesi alttaki evin bahçesine bakardı. Odama ayna muhakkak oradan tutuluyordu. Pembe şeftali çiçeklerinin arasına bir hasıra oturmuştu. Arkasına bir sandalye koymuştu. On altı, on yedi yaşlarında bir kızdı. Pencerede kalakaldım. Elindeki aynanın ışığı gözüme değdikçe, ellerimi yüzüme kapamıyor, gözlerimi kırpmadan dimdik bakıyordum.
    Ertesi gün, benim de elimde bir ayna vardı. O ince ince gülerek gözlerini aynamın aksinden kaçırmaya çalışıyordu. Bu oyun, hiçbir zaman yarım saatten fazla sürmez, o, bahçeden evine  saçlarında yağmur damlaları dökülerek girer, ben yine yatağıma dönerdim. Ertesi gün yine güzel bir sabah başlar, yine önce onun aynası odamın duvarında koşar, sonra yine yerleşmek ister gibi titreye titreye duvara asılır kalırdı. Yine ben gözlerimi kırpmadan onun ayna ışığına, o gözlerini güzel elleriyle siper ederek benim ayna ışığıma bakardık. Sonra yine kırkikindi yağmurları başlardı.
    Başka hiçbir şeyle ilgim olmadığı için, bir sabah evimizin önünde bir yaylı araba durunca şaşırmadım. Yalnız ben ayna oyununda iken annem tarafından yakalandım.
Annem garip garip bahçeye, kıza, ayna ışığına, elimdeki aynaya baktı. Bana:
- Haydi, giyin! dedi.
    Arabaya  atladık. İki parça eşyamız arkaya bağlanmıştı. Babam başka bir yere tayin edilmişti. Yola çıktık. Bir ormanın içinden geçerken bulutların arasından bir güneş ormanın yeni yeşermeye başlayan ağaçlarında bir göründü, kayboldu. İçimden bir daha göremeyeceğim ayna ışığı geçti. Hüngür hüngür ağlamaya başladım. Babam:
- Nesi var bunun? dedi.
    Ben, annemin çarşaflarına kafamı gömdüm. Annem eliyle, yüzüyle ne biçim işaret etti babama bilmiyorum ama hiç ses çıkarmadılar. Bütün hıncımla, kimsenin bana sus demeye cesaret edemeyeceğini sezerek istediğim gibi ağladım.
    Şimdi ilkbaharda odamın penceresine bir yerden kazara bir ışık vursa o  gün ilkbahar her insana yaptığı gibi bana da üzüntü ile dolu bir yumuşaklık, bir yerinde duramayış, bir yürek çırpıntısı verir. O zamandan bu zamana tam otuz sene geçti. Kimsenin yüzüne ayna tutmadım. Ama kazara bir ışık, bir ilkbaharda odamdan parlak bir kırlangıç gibi geçiverirse o gün ne ettiğimi bilmem.

Sait Faik ABASIYANIK / Mahalle Kahvesi-Havada Bulut
Hürriyet, 1 Mayıs 1948 (YKY)


30.04.2016

Sanat, Dünya ve Karnaval

      Dünya bir festivale, bir karnavala politika ile değil sanatla dönebilir. 

    Yıl iki bin on beşin mart ayını gösterdiğinde, henüz hala Artvin'de okuyordum: Şiirlerin altına döşenen doğa manzarası fotoğraflarının hepsi ve daha fazlasını Karadeniz'in tabiatında rahatlıkla görebilir, yalnızca ev ihtiyaçları için alış-veriş yaptığınızda bile sokaklarda o muhteşem uyumu, doğanın kendisini görebilirsiniz. Ona karşı çıktığınızda hırçınlaşan Hopa sahili, Karadeniz'in balkonu diyebileceğimiz Rize Kalesi, ne zaman doğanın içinde bir tatil tasarlasanız sizi her zaman dört gözle bekleyecek olan Artvin'in Borçka Karagöl'ü ile, şehir insanı olan ben dahi bu coğrafyada yaşamaktan büyük memnuniyet duydum. Lakin tabiatı bu kadar sevip de tabiat gibi olamadığımız ve ''kendiliğinden''i bırakıp, insanlarla aramıza yapay kavramlar soktuğumuz bir gerçek. ''Sen şusun, ben buyum'' dili dünyayı saran bir hastalık olmasına rağmen, onu münferit durumlar dışında yalnızca metropollerde görüyor ve okuyoruz. Oysa benim tanık olduğum şeyler hiç de büyük bir şehrin hudutlarında gerçekleşmedi. Bana bunu yazdıran şey, yazımın başında belirttiğim tarihlerde Artvin'de gördüklerim: Herkes gayet iyi biliyor ki, özellikle üniversitelere, kendi fikrini ve bağlı bulunduğu topluluğu yaymak amacıyla kimi öğrenciler giderler. Onların, okulla çoğu zaman pek bir ilgisi olmayıp, okul sınırları içerisinde bir hakimiyet kurma çabaları ve bu çaba doğrultusunda gerçekleştirdikleri çalışmaları vardır. Sonra -bu her türlü bakış açısına söylenmektedir- ne hikmetse 'eğitimin yerlerde olduğu' eleştirisi de aynı anlayışın dilinden çıkar. Size bu yazımda, rutini hiçbir zaman kapsamayan ve yalnızca ''an''a dahil olan bir gözlemimden bahsedeceğim: 

    Artvin'de okuduğum o bir yıl pek çok açıdan oldukça verimli geçmişti: Oynadığımız ve şehir dışlarına dahi sergilemeye gittiğimiz tiyatro oyunlarından tutun da, ''Dünya Emekçi Kadınlar Günü'' ya da ''Kütüphane Haftası'' gibi önemli yıl dönümlerinde gerçekleştirdiğimiz sahne performanslarına kadar. Büyük şehirlerin aksine, bir gösteri sergilemekle ilgilenen insanlar az olduğu için çoğu zaman aklımıza gelen her şeyi yapabiliyor, kendimizi deneyebiliyorduk: Küçük şehri bu şekilde avantaja çevirmiştim. Yine böyle bir etkinlik planı ve pratiği içerisinde, arkadaşlarımızdan biri ''Yeşilçam'' temalı bir etkinlik düzenlemek istedi: O devrin oyuncularını yine o devrin şarkıları ve sembolleriyle anacağımız bu etkinlik için hepimiz kollarımızı sıvadık. Sesi güzel olduğuna kanaat getirilenler şarkı söyleyecek, daha coşku dolu olanlar sunuculuk ya da irili ufaklı şakalarla eğlenceyi getirecek, tüm bunlardan çekinen arkadaşlar sahneye malzeme ve kostümleri taşıyacak ve diğerleri de ''yardıma ihtiyaç olursa ben de katılmak isterim'' gönüllülüğü ile bu gecede yer alacaktı. Bütün düzenlemeler, en ufak bir aksilik dahi olmadan hayata geçirildi; seyirci şarkıların ruhuna göre halden hale girerken, birazdan sıra kendisine gelecek olan arkadaşlar kuliste heyecanlı bekleyişler içerisindeydiler. 

    Bütün bu ''festival'' havası artık sonlarına geliyordu, gelmişti de! Etkinliğimiz miadını doldurmuş ve sıra teşekkürlere gelmişti. Konuşma yapacak olanların başında, az evvel yaptığım ...üniversitelere, kendi fikrini ve bağlı bulunduğu topluluğu yaymak amacıyla kimi öğrenciler gider tarifine dahil olan bir arkadaş geliyordu, zira provalarda o da vardı ve kimi malzeme ihtiyaçlarını o gidermişti. Yapacağı konuşma sırasında yanında bir başka arkadaş daha vardı; ikisinin yan yana durması bana ateş ile barutu hatırlatmaktaydı. Çünkü birbirleri ile anlaşamazlardı ve geçmişte de türlü münakaşaları olmuştu.

Ancaaak...

    Her gün yapılan provaların kaymağını, sahnede bol alkış ve bol teşekkür ve bol tebessüm ile alınca herkesin öğreti ve disiplininin ne de çabuk yok olabileceğini, aslında bu insanların birbirlerini nasıl da kardeşçe selamlayabileceğini, tüm o tatsızlıkların ne de saniyeler içinde çöpe atılabildiğini gördüm. Birbirlerine selam vermeyen, birbirlerini gördüklerinde yüzlerini başka yöne çeviren bu iki insan, o gece nasıl oldu da güzel bir teşekkürün ardından birbirleri ile kol kola girip ''Bütün dünya buna inansa, bir inansa, hayat bayram olsaaa...'' şarkısını söylediler? Hem de tek mikrofona? Yani seslerinin salona yeterince gidebilmesi için ihtiyaç duydukları aygıtı paylaşarak? Bunu gözlemledim: O kadar çabuk oldu ki her şey. Muhtemeldir; o anlardan hemen sonra tekrar eski hallerine dönüp ''bağlı oldukları düşünce ve topluluğa ihanet etmeme cesareti'' korkaklığını zihinlerine çakmışlardır. Ama o ''an'' ne oldu ey kimsen? Bütün o öğretileri ortadan kaldıran, aslında bir şeyleri kurtarmak üzere okunan, öğrenilen o kavramların hepsinin bir anda önemsizleştiği, geriye sadece insanın kendisinin kaldığı gerçeklik neydi? Ve ne sağladı bunu? 

    Dünya, sevgili kimsen; bir festivale, bir karnavala politika ile değil sanatla dönebilir. 1960'larda blues müzik ile başlayan ve kendini sürekli olarak geliştiren rock müzik ve onun temsilcilerinin çok iyi bildikleri bir şey vardı: İnsanları bir araya getirebiliyor, tek bir sözleriyle herkesi harekete geçirebiliyorlardı. İşte sanatla harekete geçen, sanatla tek bir çatı altında toplanan insanların bildikleri ve hissettikleri bir şey vardır. Hadi gelin, size onu da açıklıyorum:

    Politikanın ince ve riyakar duvarı, sizi anında kapı dışarı edebilir ve siz bağlı bulunduğunuz topluluğun getirdiği anlayışa karşı bireysel yorumlarınızı asla dile getiremezsiniz. Ve siz bunu sorgulamadıkça bu sinmişlik hali benliğinize öyle sokulur ki, artık bunu savunur hale gelirsiniz. Kemal Tahir okuduğum zaman bana tuhaf bakan solcu çocuklardan bıktığım gibi, çok sıkı bir Nâzım sevdalısı ve okuyucusu olmamla bir başka grubun tuhaf bakışlarına ''nail olmak''tan da bezdim. Ama sanatın hiçbir disiplini sizi bu çirkin ve insanı -en azından beni- kendisinden tiksindiren bakış açısıyla karşılamaz. 

    Dünya, sevgili kimsen; bir festivale, bir karnavala politika ile değil sanatla dönebilir, çünkü duygular bize öğretilenlerden daha büyüktür! Çünkü duygular, başkalarının değil, kendimizin öğretileridir!



12.04.2016

Büyük Kadın; Oriana Fallaci ve ''Doğmamış Çocuğa Mektup''


    Doğmamış Çocuğa Mektup İtalyan yazar, gazeteci Oriana Fallaci'nin en bilinen eserlerinden biridir. Kuzey yayınlarından okuduğum romanın fotoğrafta gördüğünüz baskısı üçüncü baskı olup 1987 yılında yayımlanmış. Ama gelin önce biraz yazarı tanıyalım:
1929 yılında Floransa'da doğan Oriana Fallaci henüz dokuz yaşındayken kısa öyküler yazmaya başlar, on yedi yaşında gazeteciliğe adım atar, Floransa Üniversitesi'ne devam eder. Yazı yazma deneyimi ile ilgili şu sözleri söylemiştir: 

İlk defa yazı makinasının karşısına geçtiğimde, damla damla ortaya çıkan ve beyaz kağıdın üstünde kalan kelimelere aşık oldum… Her damla, eğer sözle söylenmiş olsalardı uçup gideceklerdi. Fakat kağıt üzerindeki kelimeler, iyi de olsalar kötü de olsalar, sabitlenmişlerdi.

    Pek çok ülke lideriyle yaptığı röportajla da gündeme gelir, zira röportajları genellikle olaylı olur. Ayetullah Humeyni ile röportaj yapan tek kişi oldu. Bu görüşme tam 6 saat sürdü. Görüşmenin ortasında kızgınlıkla çarşafını çıkarıp Humeyni’nin suratına fırlatması hatırlanmaya değer bir olaydır.*

    Savaş muhabiri olarak, çağımızın önde gelen anlaşmazlıklarına değindi. Macaristan ayaklanmasını aktardığı için tutuklandı. 7 senesini Kuzey ve Güney Vietnamda geçirdi, sonunda Güney Vietnam’dan sınır dışı edildi.*

    Fallaci, 2006 yılında kanser tedavisi görür ve yetmiş altı yaşında, Floransa'da hayata gözlerini yumar. Geriye, Penelope Savaşta, Güneş Batarsa, Bırak Öyle Kalsın, Hiçbir Şey gibi eserler bırakır. Bu güzel ve hayatında tehlikenin eksik olmadığı kadının Doğmamış Çocuğa Mektup'una gelecek olursak; eser şu cümlelerle başlıyor: ''Dün gece var olduğunu bildim; hiçyokluktan kaçıp kurtulmuş bir dirim damlası.'' 
    Anlaşılacağı üzere ''mektup'', hamile olduğunu yeni öğrenen bir kadının bu konudaki hisleriyle başlıyor. Daha sonra sürekli olarak ''çocuk'' adıyla hitap ettiği karnındaki o dirim damlasına yaşam hakkındaki fikirlerini anlatmaya koyuluyor: yalanlar, varsıl-yoksul çatışması, ilişkiler, erkek ve kadınlar... Hamile olduğu öğrenilen bu bekar kadına karşı bakışların değiştiğini de bir feminist olarak esere eklemekten geri kalmıyor Fallaci. Yapıtın sonunu söylemeyeceğim, ama çocuğuyla olan konuşmalarını ve özellikle son sayfaları okurken nefes nefese kalmış olabilirim :) Çevirisini Pınar Kür'ün yaptığı mektup oldukça anlaşılır bir dilde karşımıza çıkarken, söyledikleri, karmaşık olmayan cümlelerinin aksine oldukça derin, hatta romanın tesirlerinden biri şu oldu: Son sayfalarda hiçyokluktan bahsediyordu ve ölümden korkan ben ''anne ve babam beni meydana getirmeyebilirlerdi, hatta tek bir küçük fizyolojik fark bile 'ben' yerine bir başkasının doğmasına neden olabilirdi, yalnızca hiçyokluk yok oldu ve ben varım. Ama olmayabilirdim de, belki bir şeylerden geri durmamam için bir sebep daha buldum işte!'' gibi düşüncelere dalıp yürümeye başladım. Kitaptan kısa kısa birkaç alıntıyla devam edip sonlandırıyorum. Bu arada, Beyoğlu'nda altı liraya aldım kitabı, çok pahalı değil yani...

Sevgiye inanmadığın doğru değil, anne. Tersine öylesine çok inanıyorsun ki, çevrendeki sevgi azlığından ve bu azıcık sevginin bile hiçbir zaman eksiksiz olamadığından deli gibi acı duyuyorsun.

∞ 

Yaşamın çağrısına kulak tıkayamayacak kadar çok seviyorsun yaşamayı. Çağrı geldiğinde, tıpkı Jack London'un kurt olmak için, o uluyarak kurtların peşinden giden köpeği gibi, uyacaksın çağrıya.

∞ 

Çalışmanın gerekliliğinden, çalışmanın yaşam sevinci verdiğinden, çalışmanın onurundan çok söz açacaklar sana. İnanma. O da yalan.

Düş kırıklığına, öfkeye boyun eğdin mi, yoksa güçlü bir ağaç gibi dimdik mi kaldın? Mutluluk, özgürlük, iyilik, sevgi gibi şeylerin var olduğunu öğrendin mi?

Seni o kavanozun içinde bırakamam. Sana daha onurlu bir yer bulmam gerek; ama nerde? Belki bir manolya ağacının dibine. Oysa manolya da uzaklarda. Benim çocukluğumun geçmişinde kalmış o ağaç.

Yaşam var dediğimde üşümem geçiyor, uyuşukluğum geçiyor, yaşamın ta kendisiymişim gibi duyuyorum kendimi.

_____________________________________________________________________________

10.04.2016

İnsan aşkı bırakınca yaşlanırmış

Ölüm hiçbir zaman senin anlamlı olmanı beklemez. Anlamı sen yaratmak zorundasın.

    Nasılsınız? Hayatınız nasıl gidiyor? Bir iyi bir kötü hissedip neticede elinize geçen ve aldığınız karar nedir? O kararı ne kadar uygulayabiliyorsunuz? O kararı hayata geçirmek isteyip sizin gibi düşünen insanlara anlattığınızda tüm o sözler, ''yapalım''lar masalarda mı kalıyor? Masadaki çay bardağında, küllükte ama hiçbir zaman insanda değil? 
Dün gece sınavların bitmesiyle okuyacağım kitap ve romanlara ve yapmak istediğim etkinliklere tekrar girişeceğim için bir heyecanla yürürken sokaklarda, tamamen doğru olmasa da kısmen doğru olan bir şeyi yine hissettim: karnaval... Karnavalda yaşıyormuş gibi hissediyorum bazen; hele, hele iki gün önce sınavdan çıkıp giderken yanından geçtiğim üniversitemizin amfisine baktığım zaman... Üzerine güneş yiyen, etrafı çimen ve ağaçlarla kaplı ve kocaman bir daire şeklinde olan ve insanların oturup izlemesi için üst üste yapılmış taşları içeren amfiye...
    Bir elinizde gri ve onun tonları olsun, bir elinizde de sevdiğiniz tüm renkler ve onların tonları... Ve bir duvarı boyayacaksınız diyelim; sizin için ''bomboş'' bir görüntüyü ifade eden renkteki bir duvarı. İki şeye sahipsiniz ve de: ''sırası değil'' ile denemek eylemine. İlki pek de kendi iradenizin bir eylemi değilken, yani onu yalnızca ''denememek'' olarak adlandırabilirken, ikincisi tamamen sizin kararınız. Ve tüm ''sırası değil''lerde duvarı, gri ve onun tonları ile boyuyorsunuz. Her ertelemede, her yataktan kalkamayışta, her ''sonraya atmalar''da duvara, adeta hapishanedeki bir mahkumun çentik atması gibi, griyi atıyorsunuz. Griyi atıyor ve belli aralıklarla duvara bakıp, onun ne kadar da gri (renksiz) olduğunu fark ediyorsunuz. Halbuki fırça da boya da, o boyayı tutan el de sizin elinizdeymiş meğer, fark ediyorsunuz. Dışarıdan, o sevdiğiniz renklere de griliği katmak isteyen eller var olsa ve hatta en sevdiğiniz renkler canlılıklarını biraz olsun yitirse bile önünüzdeki duvarın sizin hayatınız ve renkleri tutan ellerin, sizin elleriniz olduğunu anlıyorsunuz. 
    Tüm ömrün sevdiğiniz renklerle geçmeyeceğini, geçemeyeceğini, çünkü grinin de kimi zamanlar söz sahibi olduğunu görüyorsunuz. Peki, diyorsunuz. Peki bunu kabul ediyorum, renklerimin söz sahibi olması gibi, gri de kendinden bir şeyler katacak o duvara, bazen sorumlusu benim, bazen başkaları. Ama gri konuşmaya başladığında bile yapabileceğim bir şey var ve bunu yapmayı tercih ediyorum: renklerimi korumak, onları daha da renklendirmek ve hatta yeni renkler katmak. Çünkü ellerim kesildiği zaman griden de, kendi renklerimden de ayrılmış olacağım, o halde neden renk tonlarımı zorlamıyorum?

    Dün akşam barda birkaç arkadaşla otururken, hepimiz birbirimize hararetli bir şekilde bir şeyler anlatmaya kalkıştık. Hepimizin birbirinden farklı yolları, tercihleri ve gerçekliği vardı ama temelinde hepimiz aynı amaca hizmet ediyorduk: Kendi sanatımızı yaşamak isteğine. Bazen öfkelendik tanık olduklarımıza, bazen heyecan duyduk hayalini kurduklarımıza. Herkes birbirine yapmak istediklerini anlatırken, dinleyenler de ellerinden ne geliyorsa, kendi kabiliyet ve becerilerinin etki edebileceği düzeyde anlatana yardımcı olacağı konuları söylüyor, neticede; sonraki günler toplantılar yapmak için ayarlamalar başlıyordu. 
    Coğrafya insanın kaderidir; beni doğudan ya da savaşın, cinayetlerin olduğu yerlerden okuyanlarınız varsa, hayatın ''batı''dan oluşmadığını biliyorum dostlarım ama ben, biz de buradayız işte ve hayallerimizin peşinden koşmayı deneyimlemek istiyoruz. Of o kadar çok şey var ki aklımda! Ve bunları doğru zaman ve mekanda gerçekleştirmek için o kadar lazım ki bana soğukkanlılık! Ve sana da, ona da, size de, hepimize de! Okulun o açık alandaki amfisinde sazımızı, sözümüzü alıp doğaçlama olarak ya da bir plana bağlı kalarak oynamak, sergilemek... Kimseyi ötekileştirmeden, tükürerek yüzüne politika kavramının, açarak kollarımızı sanata, insana, sevgiye... 

''Çünkü insan, aşkı bırakınca yaşlanır.'' diyor... Doğru diyor... 





12.03.2016

Cemal Süreya ile Konuşmalar (Güvercin Curnatası)

Nursel Duruel tarafından hazırlanan ve Cemal Süreya ile farklı zaman ve yayın organlarında yapılan konuşmaların bir araya getirildiği, YKY'den çıkan Güvercin Curnatası, Süreya'nın şiir, edebiyat, aşk, kadınlar vs. konuları hakkındaki fikirlerinden oluşuyor. Şimdi bu bölümde ilgimi özellikle çeken birkaç konuşması var. Onlardan Ortaöğretimde Edebiyat Dersleri Üzerine ve Kompozisyon başlıklı yazıyı olduğu gibi aktarıyorum:

Orta öğretim kurumlarının derslere başlaması dolayısıyla ve öğretmenlerle öğrencilere yararlı olabilmek amacıyla geçen sayımızda edebiyat, resim ve müzik eğitiminin tarihçesini vermiş, ayrıca resim ve müzik dersleri üzerine soruşturma yayımlamıştık. Bu sayımızda ise edebiyat-kompozisyon dersleri üzerine soruşturmamızı sunuyoruz. Sorularımız şunlar:

   1) Türkçeyi doğru okuyup yazma ve kompozisyon yeteneği kazandırmak için ''Türkçe, kompozisyon'' derslerinde üzerinde durulması gereken en önemli noktalar nelerdir?
    2) ''Edebiyat'' öğretiminde nasıl bir yöntem uygulanmalı; bu ders öğretilirken nelere dikkat edilmelidir?
       3) Öğrencilere, Türkçe-kompozisyon ve edebiyat derslerinde başarı sağlama açısından neler salık verirsiniz? 

     Okullardaki kompozisyon sorularının şimdilerde nasıl olduğu konusunda pek bir bilgim yok. Ama bizim zamanımızdaki gibiyse, felaket. Bizim zamanımızda, sözgelimi şöyle bir soru sorulduğunu anımsıyorum: ''Vatanınızı mı seversiniz, bayrağınızı mı?'' Soran da şiir kitapları yayımlamış, arada sırada günlük gazetelerde yazıları yayımlanan bir hocaydı.
     Okullardaki edebiyat eğitiminin çok yanlış ve edebiyattan soğutucu nitelikte olduğu kanısındayım. Bence liselerde Divan edebiyatına, hatta Tanzimat edebiyatına ayrılan saatler azaltılmalı ve ikisi bir yılda okutulmalıdır. Çünkü dil barajı, günümüz gençleri için bu edebiyattan iyice anlaşılmaz duruma getirmiştir. Bu bir gerçek. Hatta Divan edebiyatı yalnız üniversitede okutulmalı. Bir uzmanlık dalı oldu artık bu. Liselerde okutulmasının bir yararı kalmadı. Daha doğrusu yararlanılabilecek yanlarından da yararlanılamıyor. Bununla birlikte Divan edebiyatının bir tarih olarak anlatılmasından da vazgeçilmemelidir. 
     Tanzimat edebiyatına gelince, sanırım, ders programlarında fazla yer tutuyor. Ve Tanzimat edebiyatına ayrılan saatlerden, Cumhuriyet edebiyatına yer kalmıyor. Tanzimat edebiyatı kaç yıllık bir dönemin edebiyatıdır? Cumhuriyet edebiyatı kaç yıllık dönemin? Cumhuriyet 50. yılını döndü, okullarda ise ancak o kadar sürmüş başka bir dönemin edebiyatı (hem de öğrencilerce tadına varılmadığı halde) asıl büyük yeri tutuyor. Bu büyük bir çelişkidir. Cumhuriyet 100. yılına geldiği zaman, yine mi Tanzimat edebiyatına çok yer verilecek?
     Gerçekte, kompozisyon sorularını edebiyat eğitim programının bir sonucu olarak ele almak gerekir. Sanırım, bu programlar öğretmenlerin mesleki gelişmelerini de önlüyor.

                                                                              Milliyet Sanat Dergisi, 14 Kasım 1975

10.03.2016

İstanbul'da Uğrak ve Güzel Sahaflar...

Avm içerisindeki kitapçılarda olmayıp sahaflarda olan bir şey var. Acaba ne?
Kendimiz... Pek çok kişi bilir ve hisseder ki, sahaflarda insanı, okuyacağı kitabın havasına sokan bir atmosfer var. Kimi ikinci el kitapların bulunmasına yorar bunu, kimi sahaflarla hasbahal etmeye. Ama bir gerçek var ki, o da sahaflarda alınan kitapların, daha kitabı okumaya koyulmadan sayfalarının açıldığıdır. Her sahafın bir ayrı hikayesi vardır, sizinle ilgilendiği sırada bir diğer ''alıcı'' geldiğinde onun yanına gider ama siz asla benimle ilgilenmiyor hissine kapılmazsınız.
Belki eski mahalle tatları, belki yan taraftaki ''verici''nin pikabında çalan bir şarkı ve belki de bu nostaljik şeylerin hepsi.
Bu çağda ''kahraman bakkal süpermarkete karşı''yken, sahafların hala var olması güzel ve inatçı bir şey. Şimdi, İstanbul'da kendi bildiklerimden oluşan bir ''Sahaf Tasnifi'' ile sizi baş başa bırakıyorum.



 
Denizler Kitabevi; 1993 yılında Beyoğlu'nda kurulmuştur. Antik eşyalara ve buna benzer eski üretimlere sıklıkla rastlayabileceğiniz bir kitabevi. Sahaflığın yanı sıra kitap yayımlama işiyle de uğraşmaktalar. İstiklâl Caddesi üzerindedir ve kolaylıkla bulabilirsiniz.

Gezegen Sahaf; Beyoğlu'nda Galatasaray Lisesi karşısındaki Balık Pazarı'ndan girince, Aslıhan Pasajı içerisindedir. Ağırlıkla resim, sanat, mimarî kitaplarının bulunduğu sahaf bu açıdan koleksiyonerlere sıklıkla hizmet vermektedir. Hafta sonları genellikle 14.00'da ve 1 TL ile başlayan açık arttırmalar yapılmaktadır.

Tezgah Kitabevi; Beyoğlu'ndaki uğrak yerlerden biri de Tezgah'tır. Sahaf olmakla kalmayıp, içerisine gömülebileceğiniz yüzlerce kitabın yanına çay, kahve ne isterseniz onu da söylebilirsiniz. Bir çeşit ''sahaf bar'' işlevindeki bu güzel mekan, bana kalırsa kitapların ağırlığını taşıyan fevkalade yerlerden biridir.

Akademik 1971 Kitabevi; 1971 yılında Nişantaşı'nda açılmış olup, günümüzde yerini Kadıköy'e taşımıştır. Alt katında, sessiz bir kütüphane de yer alıyor. Akademik 1971, ''Akademi Edebiyat Ödülleri'' düzenleyerek bu ödüllerle birçok edebiyatçıyı tanıtmıştır. Geçmişte de pek çok edebiyatçının uğrak mekanı olmuştur.


Kırmızı Kedi Kitabevi; Beyoğlu, Tünel'deki Kırmızı Kedi, tarih, araştırma, biyografi kitaplarına ağırlık veren okuyucular için alternatif bir kitabevi. Tasvirlerden birisi şudur ki; ahşap merdivenler dergilerle doldurulmuş bir vaziyette. Okuyacağınız kitap, dergiyi alıp hemen yanındaki pideciye de gidip bir şeyler atıştırmak güzeldir. :)

Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi; Hadi biraz planlamamın dışına çıkalım ve bir müze ile devam edelim. Ama bu bir edebiyat müzesi... Birbirinden farklı insanların bir araya gelebildiği, öğrenci için gerekli sessizliğin hakim olduğu, yerli yazarlarımızın eşyalarının -kalem, daktilo, gözlük vd.- bulunduğu ve Pazartesiden Cumartesiye kadar 10.00 ile 19.00 arasında açık olan edebiyat müzemizin içi de dışı kadar alımlı... Rant uğruna tacize uğramamasına şaşmakla beraber, güzel bir İstanbul'u temsil eden nadir yerlerden biridir. 

29.02.2016

Şablonlara Sıkışan ''Genç Edebiyat''

    Yine yazmak için elimde pek malzeme olmayan bir ''an''la karşınızdayım. En yakın arkadaşım olan defterimden buraya aktarıyorum kimi zaman, fakat kimi zaman da ''an''da çıkanı göze alıyorum...
Biliyor musunuz; ben genellikle eleştiriyor, karşı çıkıyor, aptalca buluyorum çoğu şeyi. Ama bir yandan ben de o aptallığın içerisindeyim gibi geliyor, öyle de zaten. Şahsen alınmayın bu sözlere, bire bir herhangi bir ithamda bulunmuyorum.
Ancak konu şu ki, edebiyat dergilerinin içeriğinden sıkılan bir ben mi varım? Okuduğum üniversite bünyesinde dahil olmak üzere takip ettiğim çokça fikir, sanat dergisi ve fanzini var. Bu malzemenin bolluğundan şikayetçi değilim, bırakın insanlar akıllarına estiği gibi dergi, fanzin çıkarsınlar, şu ya da bu ismi versinler.
Fakat içeriği ''İkinci Yeni'nin kavuşulamamış aşkları'' olan ve bu atmosferle hareket eden dergilerden sıkıldım.
    Bir ara, bir sevgi göstergesi olarak ''Çay içme'' eylemi sarmıştı her yanı. İşte ''Çay içelim diyorum, seni sevdiğimi nasıl anlamazsın'' cinsinden sözlerin hakim olduğu bir yazın dünyasıyla karşı karşıyaydık. Ben bu klişe olmuş şeyi hem sevdim, hem de doğru bulmuyorum.
Şöyle ki, bir yazı, bir içerik; yeteri kadar düşünsel olmasa bile bizi bir araya getirebiliyorsa -çay örneğinden söz ediyorum- ben bunu olumlu bir şey olarak karşılarım. Evet, nice akımı araştırıp, kendi sanatında mühim değişiklikler gerçekleştiren nice sanatçıların ''kaderlerini'' okuduktan sonra, daha bir düşünsel üretim bekliyorum. Sonra günümüz dünyasına dönüp birazcık sığ olan edebî dile bakınca tatmin olmuyor, heyecanlanmıyorum. Ama madem bu sığ dil bizi bir araya getirebiliyor, o zaman onu seviyorum. Fakat bunun bir yandan da şöyle bir tehlikesi var; artık derginizin atmosferi de, siz de tamamen ''Çay''a dönüşmüş oluyorsunuz. Bu sıra ''Dada Manifestoları'' kitabıyla haşır neşirim; kimine göre aykırı kimine göre yenilikçi olan bu akım ve bu akımın öncüleri gerçekten deneysel bir şey yapmış ve bir sarsıntı yaratmışlardır;

Bir kişi sonsuz mutluluğa nasıl ulaşır? dada diyerek... Nasıl meşhur olunur? dada diyerek. Soylu bir tavırla ve görgülü bir incelikle... Delirene kadar dada... Farkındalığını kaybedene kadar dada... Gazetecilik kokusu, solucan kokusu olan her şeyden, iyi ve doğru olandan, parıltılı, etik, Avrupai ve zayıf olan nasıl kurtulunabilir? Dada diyerek... Dada dünyanın ruhu, dada tefeci dükkanı, dada dünyanın en iyi beyaz sabunu... Dada Goethe, dada Stendhal, dada Dalai Lama, Buddha, İncil ve Nietzsche dada...
Başkalarının uydurduğu kelimeleri istemiyorum. Bütün kelimeler başka insanların uydurması. Ben kendi şeylerimi, kendi ritmimi, kendi sesli ve sessiz harflerimi istiyorum, ritmi ve kendim olan her şeyi eleştirmek için.


    Bu alıntı, size bahsettiğim ''sarsıntının'' çok küçük bir kısmından ibaret. Fakat demek istediğim asıl şey hala aynı; ''Takıldım bir işin peşine, öyle gidiyorum'' anlayışı, sanatta ve hayatta deneysellikten uzak olmak, bir şablon tutturup sürekli oradan yola çıkmak bana ve sanıyorum ki daha pek çok okura sıkıcı gelmeye çoktan başladı bile. Bu dergiler de kendilerini farklı şeyler denemeye açmadıklarına göre ne yapılabilir?
Sergi aç, resim çiz, flüt çal... Parmaklarınız twitter'da körelmesin aşağı ine ine. Bu farklı şeyleri denemek, dergi mecrasını bir deneysel alan olarak da kullanmak emin olun çok zevkli bir şey.

Oğuz Atay şöyle demiş; ''Batılı inceler, biz severiz.''*
Ama bence artık bizim de incelememiz, -dergiler için konuşuyorum- farklı şeyleri denememiz gerekiyor...

( Diyebilirsiniz ki bu kadar eleştiriyorsun da sen ne yapıyorsun? Ben aylardır bir derginin ekibinde çalışıyor, o dergiye farklı içerikler koyuyor, deniyorum.)
_______________________________________________________________

*Murat Gülsoy'un ''BÜYÜBOZUMU: YARATICI YAZARLIK'' kitabından alıntılanmıştır.

27.02.2016

Powerpoint Eleştirel Düşünceyi Nasıl Öldürüyor?

(Andrew Smith)1

Çeviri: Didem Gamze Dinç
 Düzelti: Tarık Dinç

     Hayatım boyunca dinlemiş olduğum en iyi dersi hâla hatırlarım. Üniversitedeki ilk dönemimde İngilizce ve felsefe bölümlerinin ortaklaşa verdiği dizinin bir parçasıydı. Konunun Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’i olduğu düşünüldüğünde, bunun o gece Hristiyan alemindeki en sıkıcı etkinlik olması beklenir. Ama değildi. Dersi veren Thomas Baldwin’in şaşırtıcı biçimde yalın bir üslubu vardı. Bize bakarak tahtaya bir cümle yazıyor ve bir an ruh çağıran medyum gibi o cümleye bakıyordu. Sonra dönüp gülümsüyor ve açıklamaya başlıyordu.
     Baldwin derslikte dolaşıyordu ama yavaşça. İkinci nefes kesici cümleye kadar olan yolunu bir şekilde bulmadan önce zaman zaman tamamen duruyor, yitip gitmiş gibi görünüyor, bir anda bütün dünyanın mantığı mevzubahis gibi gözüküyordu. Bir keresinde eli alnında o kadar uzun süre bekledi ki az kalsın doktor çağırıyorduk. Öylesine odaklanıyordu, öylesine vardı ki neredeyse zihninin hareketini ve onun aracılığıyla kendinizinkini hissedebiliyordunuz. Bir saatlik bir söylevde daha az sözcük hiç söylenmiş midir bilmiyorum ve buna rağmen sonrasında heyecanlı heyecanlı konuşup bara doğru yol alırdık. Bugüne değin ne zaman keyfim kaçsa Baldwin’in ıstıraptan bulantıya mantıksal geçiş açıklamasını hatırlarım ve kendimi her daim daha iyi hissederim.
     Geçenlerde Radyo 4’te İngiliz üniversitelerindeki ders verme standartlarıyla ilgili bir tartışma programını dinlerken Baldwin’in konuşması aklıma geldi. Üniversitede okuyan iki çocuğum var ve dinledikleri dersleri faydasız görüyorlar. Bu yüzden eğitim bakanı Jo Johnson’ın söz konusu alandaki kalitenin ‘’oldukça değişken’’ olduğuna dair kanısı bana pek şaşırtıcı gelmedi. Dahası halka açık günlerdeki demolarda da normalde hoşuma gitmesi gereken şeylerde ölesiye sıkıldım ve aynı deneyimi yaşadım. Dolayısıyla kızım bana bu durumu bozan bir istisnadan bahsedince ilk sorum şu oldu:
‘’Dersi anlatan kişi PowerPoint kullandı mı?’’
‘’Hayır, sadece konuştu.’’
     
     PowerPoint kullanımı o kadar yaygın ki Lotte aradaki bağlantıyı anlamamıştı. Oysa dinlediğim dersler Microsoft’un müthiş başarılı ‘’sunum’’ programının, derin düşüncenin sadece düşmanı değil, aynı zamanda onu yok edici bir şey olduğuna ve en hevesli dinleyiciyi bile uyutmak için bilimsel olarak tasarlanmış olabileceğine dair içimde şüpheye yer bırakmamıştı. Bunun neden böyle olduğunu araştırdıkça uyuşturucu etkisini her yerde görmeye başladım.
     Bir anlığına öğretim etkinliğini düşünelim. PP (PowerPoint) savunucuları PP’nin heyecanlı konuşmacıları cesaretlendirdiğini ve herkese bilgiyi sıralı bir şekilde sunduğunu iddia ederler. Bir bakıma her iki önerme de doğrudur. Ancak bunun bedeli, konuşmacının dinleyicileri tamamen tahakküm altına almasıdır. Tahtada yazılar arasındaki boşluklar olasılıklarla canlı kalırken, PP ekranında aynı boşluklar ölüdür. Madde işaretleri, her zaman hak edilerek kazanılmamış sıkı bir hiyerarşik otoriteyi (dinleyiciye) dayatır. Kişi bunu ya tamamen kabul eder, ya da etmez. Herhangi bir hatalı mantık belirlendiğindeyse ekranda yeni bir görüntü çoktan yerini almıştır ve konuşmacı gönül rahatlığıyla yeni bir bilgiye yelken açmaktadır. Herkes ekrana odaklandığından hiç kimse –en azından konuşmacı bile– argümanın gücünü test edecek bir biçimde onu içselleştirmemektedir.

     Yani sonuç canı sıkılmış birkaç öğrenciden mi ibaret? Bu ne kadar ciddiye alınması gereken bir durum? Eğer sorun bu noktada bitseydi, bu sorunun cevabı ‘’hayır’’ olurdu. Ama öyle değil. PowerPoint’in çıkış noktasına bir göz atmak bu durumu açıklamaya yardımcı olabilir.
     Çıkış öyküsü şöyledir: 1950’lerin sonundan itibaren şirketler, yeni ürünler geliştirme zahmetine katlanmaktansa bir ihtiyaç yaratmanın daha önemli olduğunun, pazarlamacıları ihtiyaç algısı yaratmada kullanabileceklerinin ve sonra bu ihtiyacı giderecek ürünler geliştirebileceklerinin farkına varmaya başlarlar (bu geçiş Mad Men adlı TV dizisinde gayet başarılı bir biçimde dramatize edilir). Bunu yapmak için farklı departmanların, fikirleri içeriden satmak amacıyla birbirleriyle konuşabilmeleri gerekmektedir. Bu yüzden eskiden sürekli toplantılar yapılmaya başlanmıştır. Ve işte buyurun modern dünyanın doğuşuna!
     PowerPoint’in sunum öncüsü tepegözdür; bu yüzden PP ekranlarına bugün hala ‘’slayt’’ denir. Söz konusu program, çevrimiçi kriptografinin zaman lordlarından biri olan Whitfield Diffie’ye çok şey borçludur ancak Microsoft tarafından hemen kapılmıştır. Programın kodlama/ pazarlama kökleri onun bilişsel üslubuna, durmaksızın doğrusal oluşuna ve kısa, olumlu, jargonsal ifadeleri –grinin tonlarınca sakince çözüme kavuşan argümanları– teşvik etmesine özgüdür.
     Harward Business Review’in gözlemlediği gibi ‘’madde işaretlerinin eleştirel ilişkileri belirsiz bıraktığının’’ farkına varıyor muyuz? Hayır, çünkü çoğu projeksiyon aletinin görece düşük çözünürlüğü yüzünden yazı karakterleri, sözcük sayısı az olmak zorundadır ve bu yüzden de slayt sayısı fazladır. Böylesi bir geçit töreninin karşısında kendimizi kapatırız çünkü bizden hiçbir şey istenmez. PP’ye şüpheyle yaklaşan akademik görsel sunum uzmanı Edward Tufte’ye göre: ‘’PP eften püften sunumların yapılmasını etkin bir biçimde kolaylaştırır.’’ PowerPoint aracılığıyla her şeyin bir tartışmadan ziyade maddeleşme eğilimi vardır: bilgi, tıpkı bir sinema filmiymiş gibi ‘’film şeridi haline getirilir.’’ Oysa sunum bir sinema filmi değildir, sunum yapansa elbet bir Brad Pitt değildir. Bu yüzden insanların sıkılmasına şaşmamak gerek.
Ve sıkıntı bunun yalnızca küçük bir parçasıdır. En ünlü iki PowerPoint sunumunun şunlar olması bir tesadüf değildir:
a)     Mühendislerin NASA yöneticilerine uzay aracı Columbia’nın üstündeki hasarlı levhaların korkulacak bir şey olmadığını tartışmasız bir mantıksızlıkla açıklayarak yaptıkları sunum,
b)    General Colin Powell’ın bir o kadar ne idüğü belirsiz, Irak’a savaş açmanın gerekliliğini anlattığı sunumu.

     Şu halde Irak’a olanlar için PowerPoint’i suçlamak, Donald Trump’ın varlığı için Darwin’i suçlamaya benzer ancak söz konusu program konunun ayrıntılı incelenmesini daha da zorlaştırmıştır. ABD askerî birliklerine bağlı tuğgeneral McMaster, PP sunumun askerîyede yaygınlaşmasını sonradan şunları söyleyerek boşuna bir ‘’iç tehdit’’e benzetmemiştir: ‘’Anladığını sanma ilüzyonu ve kontrol etme ilüzyonu yarattığı için tehlikelidir. Kimi sorunlar maddeler halinde sıralanamaz.’’
Belki daha da kötüsü 21. Yüzyıl bağlamında Fransız yazar Franck Frommer’ın PowerPoint Sizi Nasıl Aptallaştırır? (How PowerPoint Makes You Stupid) adlı kitabında yönelttiği suçlamadır. PP önerme ve argümanları sadece denklemler halinde sunabildiğinden sanki bu önerme ve argümanların bir sahibi yok gibidir; bunlardan kimsenin kendini sorumlu hissetmesine gerek yoktur der. Bankacılık krizi sonrası dünyada bunun ne kadar tehlikeli ve aynı zamanda bir o kadar da baştan çıkarıcı olduğunu biliyoruz. Kimi uyanık iş dünyası liderleri bugün PP kullanımını sadece resimlerle sınırlandırarak Steve Jobs’un örneğini ve Tufte’nin öğüdünü takip ediyor.
     Bugün gazetecilik alanında profesör olan, oldukça zeki ve teknoloji meraklısı, bu konuda epey kafa yormuş eski bir meslektaşımla konuştum. Akademisyenlerine, ders vermenin bir tür gösteri biçimi olduğunu ve böyle ele alınması gerektiğini hatırlatıyor. Üniversiteler üzerindeki kazanç sağlamaya, şirket gibi davranmaya yönelik yeni baskının iletişimcilerden araştırmacılara değin herkes üzerinde belirleyici olduğunu söylüyor.
     Arkadaşım bana dersliklerinden PowerPoint’i kaldırdıklarında öğrencilerinin onu geri istediklerini söyledi, çünkü PowerPoint olmadığı zaman ders notlarını kendileri düzenlemek zorunda kalıyorlardı. Yaşadığımız dünyada bana göre en büyük düşmanımız ne insansız hava araçları, ne IŞİD, ne de iklim değişikliği. En büyük düşmanımız hayatı kolaylaştıran şeyler olacak.
 _____________________________________________________________________________
1Bu yazı, çeviri de dahil olmak üzere Eleştirel Pedagoji dergisinin Kasım-Aralık 2015 sayısından alınmıştır.

10.02.2016

Edip Cansever - Mendilimde Kan Sesleri

Okuduğum ve okuyacağım şiir ve öyküleri artık sizlerle de paylaşmak istedim. ''Seslendiriyorum'' başlığı altında ''çalışmalarımı'' görebileceksiniz. Keyifli dinlemeler umarım!


2.02.2016

Sadık Hidayet/ Kör Baykuş

Sadık Hidayet (Sâdık Hidâyet), 1903 yılında Tahran'da doğar. Modern İran edebiyatının inşasında, yazın dünyasına kattığı eserlerle önemli, gerçekten önemli bir rol oynar. Seksen beş sayfalık Kör Baykuş romanı, gizemli ve okudukça insanı içine çeken bir mağara izlenimi verdi bana; bitirene kadar başından kalkamamakla birlikte, okuduğumuz kimi paragraf ve cümlelerin bizi etkilemesini, yazar bu romanında her sayfaya yaymış adeta.
Behçet Necatigil, çevirisiyle birlikte romana bir Önsöz yazmış, Hidayet'in yakın arkadaşı Bozorg Alevî'nin Sonsözü ile de yapıt sonlanmıştır.(Ben romanı Beyoğlu'ndaki bir sahaftan beş liraya aldım.)

Yazar, sonuncusu başarılı olmakla birlikte iki kez intihar girişiminde bulunmuştur. Şimdi yakın arkadaşı Bozorg Alevî'den son intiharını okuyalım:

Paris'te günlerce, havagazlı bir apartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanı başında yerde duruyordu.

Ölüm, gölge, karanlık gibi kavramlara yakın olan yazar, Kör Baykuş romanında bu temalarla olan ilişkisini arttırmış görünüyor. Okuyanı içine çeken bu romandan, herkes farklı şeyler anlayabilir, çünkü romanın kişileri, zamanı ve mekanı yok; Hidayet romanında bu kavramları ortadan kaldırmış. Ama okuyucunun hissettiklerinde müşterek bir şey varsa o da, belli belirsiz bir karanlığa meyil, karanlığı isteme, merak etme duygusudur. Şimdi romandan bir parça ile veda ediyorum:



...Odamı sınırlayan dört duvar arasında, varlığımı ve düşüncelerimi kuşatan hisarın içinde ömrüm azar azar eriyor. Bir mum gibi, hayır, yanlışım  var, ömrüm bir oduna benziyor, ocaktan düşen bir oduna: Öteki odunların ateşinde kavrulmuş, kömürleşmiş, ama ne yanmış, ne olduğu gibi kalmış bir oduna benziyor. Fakat diğerlerinin dumanından, soluğundan boğulmuş.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...