30.12.2015

Dünyaya hoş geldin...

Bilgisayarım olmadığı için, aldığım formasyonla alakasını çözemediğim Temel Bilgi Teknolojileri dersinden -verilen ödevi yapamayacağımdan- sanırım kalacağım. Hem de yaklaşık beş saat sonra!
Kütüphanenin bilgisayarından yazıyorum şimdi. Ödevin yapılacağı program bu bilgisayarda yok, üstelik indirmem de mümkün değil.

Bu karlı havada, belki bir çözüm yolu bulmak için biraz daha direteceğim. Ama öyle ya da böyle finalinde başıma gelecek şey, bir kahve alıp sigaramı yakmak olacak.
Edebiyat öğrencisinin güncesi iyi seneler, daha doğrusu hak ettiğiniz kadar iyi seneler diler...
Dersen ki bana ''Hak etmediğim kadar kötü geçiyor!'', belki de şöyle demeliyim;
Dünyaya hoş geldin... Soğukkanlı ol ve kendini yarına sakla...



29.12.2015

Patti Smith/ Çoluk Çocuk

Her şeyden önce, yazarın son çıkan eseri ''M Treni''ni okumadan evvel, ''Çoluk Çocuk''u okumanızın gerekli olduğunu söylemeliyim.

Taşradan gelip New York'ta yaşamaya başlayan Patti Smith'in kendi yıllarını anlattığı, bu vesile ile o yılların sanat camiasına dair de önemli bilgiler edindiğimiz çok güzel bir eserdir Çoluk Çocuk.
İçinde, serüveni eksik olmayan bir aşk hikayesini barındırmakla beraber, 1960 ve 70'lerin sanat hayatına dair bir belge niteliği de taşıdığını söyleyebilirim. Şairler, müzisyenler, sanatçılar, New York sanat dünyası Robert ve Patti'nin aşk ve sanat serüvenleri içerisinde yer alır.

Patti Smith her şeyden önce bir yazardır, kendisi de böyle söyler ve bu eserinin kimi sayfalarında yetmişli yılların atmosferinden çıkagelen şiirlerini, yazılarını; Robert'ın ise çizimlerini görürüz. 
İki gencin bu güzel yıllar içerisinde sanatçı olma hayalleriyle nasıl yola çıktıklarını, kendilerini nasıl gerçekleştirdiklerini, birbirlerine olan aşklarını, geçirdikleri zor zamanları Patti oldukça akıcı üslubu ile anlatır. 
Eserde tüm bunlarla beraber altmışlı yılların sonlarına doğru New York'taki sanat dünyasını yaratan kişilerle de Patti'nin anıları şeklinde karşılaşırız; Andy Warhol, Janis Joplin, Jim Morrison, Jimi Hendrix ve daha pek çok sanatçı bu eserde karşımıza çıkar ve belki bize ''merhaba'' der...

Bu iki gencin fotoğraflarının da olduğu bu eser, aynı zamanda belki özlem duyduğumuz, belki merak ettiğimiz ve günümüze taşımak istediğimiz bir devrin tanığıdır. Doksanlı yıllarda doğup beat kuşağına, yollara, yetmişlere merak salan herkes galiba bu yüzden çok seviyor bu romanı. Çünkü bir yandan biyografi niteliği taşırken, bir yandan hayalini kurduğumuz özgürlük devri ya da sanat ve yaratıcılık devri karşımıza çıkar ve heyecanlanırız....

Eserden fotoğraflar, sözler ve finalinde Patti'nin güçlü sesinden bir şarkı aşağıda sizleri bekliyor...


Benim iyi olmaya çalışan kötü bir kız, onunsa kötü olmaya çalışan iyi bir oğlan olduğunu söyleyip kendimize gülerdik. Yıllar içinde bu roller değişti, sonra tekrar değişti, ta ki çift yönlü tabiatlarımızla barışana kadar. İkimiz de çelişkili ahlak anlayışına sahiptik; karanlık ve aydınlık... 
 ∞
Üzerimde suni ipekten beyaz benekli uzun mavi bir elbise ve hasır şapka vardı, bu benim cennetin doğusu kıyafetimdi. Solumdaki masada Janis Joplin grubuyla birlikte takılıyordu. Sağımda Grace Slick ve Jefferson Airplan ile Country Joe ve The Fish elemanları vardı. kapıya bakan son masada Jimi Hendrix oturuyordu; kafasında şapkası, tabağına eğilmiş, karşısında oturan sarışınla yemek yiyiyordu. her taraf müzisyenlerle doluydu...
orada öylece, hayretler içinde kalakalmama rağmen kendimi dışarıdan gelmiş bir yabancı gibi de hissetmedim. Chelsea benim evim, El Quixote benim barımdı...

...bir gün onların yolunda yürüyeceğimi asla bilemezdim...''


27.12.2015

Oysa Beklemek Yanılgı, Denemek Bir Serüvendi

Başıma her an kıymetli, şiirsel bir şey gelecekmiş gibi yaşadım hep. Söylediğim bir söz, insanlar içinde takındığım bir tavır veya göz göze gelişimiz bir kadınla...
Ama sadece durup bekledim ıssız topraklarda; karanlığı bekledim, geceyi ve şairane bir var oluşu. Bir şeyleri yaşamaya en yakın hissettiğim anda da, korktum ve geri çekildim. Geri çekildim hem de hiç düşünmeden, "şimdi sırası değil" dedim, "şu an tüm bunlar için gerekli koşullar ve zaman daha birleşmedi". Oysa beklemek yanılgı, denemek bir serüvendi.

Bir şeyleri yaşıyor muyuz yaşamıyor muyuz işte tam da burada bir sınır var. Gerçekten denediğimiz zaman; işte o zaman! Mutlu ya da acıklı ama mutlaka bir hikayenin içerisindeyiz.
Ona açılmak mı istedin? Açıl...
Okulun amfisinde şiir mi okumak istedi yüreğin? Oku...
Köpeği severek korkunu yenmek mi amacın? Yen...
'Şimdi olana', 'şuan gerçekleşene', Nietzsche'nin dediği gibi 'hayatın her anına evet demek' mi hayalin? De... Yoksa bir eşya olacaksın, bir eşya gibi hergün durduğun aynı yerde duracak, hiçbir niteleme sıfatına –tutkulu, cesur gibi– sahip olmadan kalakalacaksın...

Hergün değişiyor, sorguluyorum. Yirmili yaşlar galiba tam da bu demek; deneyimleme cesaretini göstermeye gayret! Bunu keşfetmişken, bu kapıdan girmişken geri dönmek istemem ben...
Artık 'fütursuz' biriyim.
Anlıyor musun?

25.12.2015

Antoine de Saint Exupery/ Küçük Prens

       Yazar, 1900 yılında Fransa'da doğdu ve öğrenimini tamamladıktan sonra hayatına bir pilot olarak devam etti. 1944 yılında görevli olarak bir keşif uçağıyla havalandı, ancak geri dönemedi.
Uçmaya ve uçaklara oldukça meraklı olan yazar, daha çocuk yaşta evlerinin yanındaki hava alanına gizlice girip uçakları yakından seyretmeye başlamıştır. Askerliğini Fransız Hava Kuvvetlerinde yapmış, askerliğinden sonra bir süre ticaretle uğraşmış ancak başarısız olmuştur.
       1926 yılı ise, onun için önemli bir yıl olmuştur, çünkü tekrar uçmaya başlamıştır. Başından türlü aksiliklerin eksik olmadığı Exupery, otuz beş yaşında uçağının arıza yapması nedeniyle Tunus'a zorunlu iniş yapmış ve ancak dört gün sonra bir Bedevi tarafından bulunmuştur.
Exupery yaşadığı kırk dört yılın içine; Gece Uçuşu, Savaş Pilotu, İnsanların Dünyası gibi önemli eserler sığdırmıştır.




       Yazar, en bilinen, en sevilen yapıtı Küçük Prens'te ise bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyasını anlatmıştır. Günümüzde iki yüz on ayrı dile çevrilen bu büyük eser, pek çok sanata ilham vermiş, on iki kez sinemaya uyarlanmıştır.
Küçük Prens, işte böyle hayalperest, bulutların üzerinde kendini türlü düşlere kaptıran ve bunları eserlerine yansıtan bir yazarın eseridir. 

Şimdi bu eserden birkaç bölüm paylaşıyorum:

''...Büyükler sayılara bayılır. Tutalım, onlara yeni edindiğiniz bir arkadaştan söz açtınız, asıl sorulacak şeyleri sormazlar. Sesi nasılmış, hangi oyunları severmiş, kelebek biriktirir miymiş, sormazlar bile. 'Kaç yaşında?' derler, 'Kaç kardeşi var? Kaç kilo? Babası kaç para kazanıyor?' bu türlü bilgilerle onu tanıdıklarını sanırlar. Deseniz ki, 'kırmızı kiremitli güzel bir ev gördüm. Pencerelerinde saksılar, çatısında kumrular vardı'. Bir türlü gözlerinin önüne getiremezler bu evi. Ama 'yüz bin liralık bir ev gördüm' deyin, bakın nasıl 'aman ne güzel ev!' diye haykıracaklardır.'' (Cemal Süreya & Tomris Uyar çevirisidir.)

''...Kelebeklerle tanışmak istiyorsam, bir iki tırtıla katlanmayı öğrenmek zorundayım''


''Kendini yargılamak başkalarını yargılamaktan daha güçtür. Kendini yargılamayı başarabilirsen gerçek bir bilgesin demektir.''

24.12.2015

Uykuyla Uyanıklık Arasında Açığa Çıkan Nedir?

Kediler kadar gergin
Güneş kadar yakıcı
Deniz kadar sonsuz bu yürek
Neyi duyumsamaya çalışır, kıyısında yalnızlığının?
Neden bakar uzaklara,  neyi görmek ister?
Neden rüzgârın uğultusu
Kargaların, yağmurun sesi ona bir gizem verir?
O gizemi neden kaybeder kalabalıklar arasında?
Uykuyla uyanıklık arasında açığa çıkan nedir?
Uyurken neden şöyle kelimeler çıkar bu yüreğin ağzından;

- Paranoyak mısın?
- Bu kadar bencil olma...
- Dağılın laan!

Nedir bu yürek, alabildiğine bir sonsuzu düşünen
Gözler aynası mıdır kalbin
Durup birbirinin gözlerine var mı bakabilen

Ben bu yürekle doğdum
Bu telaşlı, sinsi, aksi ve cesur
Büyük ve korkak
Hatalı ve düşlere sarkan bu yürekle!
Çocukken beni karanlığa itip, orada bir şeylerin açığa çıkmasını bekleten de neydi?

Şimdi bu yürek, karanlığa aynı merakla
Sessizliğe aynı meyil ile duruyor,
Ama biliyor ki tasarlanmış öyküler gerçek değildir
Yolda olmak, bunu kurgulamamak anlamına gelir
Ama bu devirde herkes her şeyi kurguluyor
Gerçekten yaşamak isteyen var mı? Sahte sorumlulukları, yargıları bir kenara bırakarak?



Yoksa, yoksa yüzyıllar sonra mı duyulacak yankım?
Şairlerin yazgısı gibi...

22.12.2015

Ben Daha Henüz Ne Ormana Dönüşen Ağaç, Ne Ağaca Dönüşen Fidandım

 Şimdi beni böyle görüyor, üzerimde hangi ıssız topraklara, hangi ırmaklara, tabiatın hangi eşsiz manzarasına gideceğinizi düşünüyorsunuz ya –ya da düşünürdünüz- size kendimi biraz ifşa etmek istiyorum, gelin ilk zamanıma gidelim biraz...

Hatırlıyorum yarım yamalak olsa da, onlarca demir yığını içerisinden beni ben yapacak olan malzemelerin hangisi olduğunu düşünüyordu ihtiyar adam. İhtiyar adamın gözleri yeşildi, elleri büyük ve buruşuktu, gençliğinde pek çok kavgaya girdiğini anlatıyorlardı adeta.
Kırlaşmış saçlarının sessizliği içerisinde en iyi yaptığı şeye verdi kendini; bir bisiklet yapmaya!

Ben daha henüz ne ormana dönüşen ağaç, ne ağaca dönüşen fidandım. Ama toprağa tohumlarımı işte bu ihtiyar attı benim. Onlarca demir yığınıyla, beni şimdi gördüğünüz halime getirdi, teşekkür ederim ihtiyara! Bunun elbette sizin için bir anlamı yok, ama madem şimdi beni konuşturan biri var burada, yaptığım ilk iş ihtiyara teşekkür etmemi sağlamasını istemek oldu...
Ben ne en gözdelerindendim, ne de atölyesinin köşesinde bıraktığı ve unuttuğu bir bisiklettim. Hem öyle biri değildi o fikrimce –evet, benim de fikirlerim var, olamaz mı?- çünkü bizimle uğraşmasının sebebini ona sormak istediğimi anlamış gibi bir gün geldi ve dedi ki:

‘’Bana gençlik günlerimden kalan tek uğraşsınız!’’.
Biz de sesimizi çıkarmadık tabi. İhtiyarın gençliğinde ne yaşadığını, saçlarının hangi hasretler içerisinde kırlaştığını ve neden bu kadar çok sigara içtiğini hiçbirimiz öğrenemedik, ama hepimiz saygı duyuyorduk.


Aramızdan ayrılan arkadaşlarımız oldu. Sizi temin ederim ki sayın okuyucu, bizi alan insanların hepsi de nereye doğru süreceklerini bilen insanlardı; kimi kuzeye doğru yol alıyordu, kimi batıya, kimi de doğuya doğru... Arkadaşlarımla olan sohbetimi koparacağımı beklemiyordunuz herhalde?! Onlarla, ayrıldıktan sonra da haberleşmeyi sürdürdük...

Ben ve arkadaşlarım –atölyeye gelen insanların, bizim ihtiyarla olan sohbetlerinden anladığımız kadarıyla- bir kasabada doğup büyüdük. Daha sonra hepimiz farklı coğrafyalara, farklı iklimlere, farklı insanlara doğru gittik, hepimizin tabiatta tanık olduğu güzellikler farklıydı.

Benim bahtım güneydi sevgili okur! Güney ismini çok sevdim ben! Beni süren beyfendinin klübeden aradığı bir yerle konuşurken ‘’Güneye gidiyorum, hoşça kal!’’ dediğini duymuştum, bu ne demek oluyor bilen var mı? Çünkü beyfendi bunu bir kere söylemesine rağmen, bu sözler öyle etkiledi ki beni, aklıma –yani belki pedallarıma- kazınmıştı; güney...
İhtiyarın yanına gelen bu genç ve orta boylu, zayıf beyfendi bir iki kararsızlıktan sonra beni almayı istedi ve tahmin edeceğiniz üzere aldı da... Sonra yola çıkmaya başladık. Ben nereye, nasıl ve ne şekilde gideceğimizi bilmiyordum, hatrıma geldiği kadarıyla sevgili okur, beyfendi de bilmiyordu...
İçimden bir ses ‘’Sür’’ diyordu sürüyordum, ‘’yavaşla, fren yap, sağa dön’’ gibi yargılar kulağımda –yani belki pedallarımda- çınlıyordu, bu istemsiz bir şeydi ve fakat ben de bu iç seslere uymaktan mutluluk duyuyordum. Siz hiç iç sesinize uydunuz mu sevgili okur?

Bulunduğum kasaba ne sıcak ne soğuk sayılırdı, ılıktı işte. Ancak güneye gittikçe –ki bunun ekvatora yaklaşmakla ilgili olduğunu daha sonra öğrendim- hava ısınıyor, beni süren beyfendinin teri ve nefes nefese kalışı artıyordu, ancak hiçbir zaman buna aldırış ettiğini veya bu sebeple mola verdiğini hatırlamıyorum.
Hatırlamaktan en çok mutlu olduğum şey ise, uzun bir yokuşun başında, sağ tarafımızda güneşin batmakta olduğu bir zaman ve sol tarafımızdaki, insanın –yani lafın gelişi söylüyorum bunu- gördüğünde sarılmak istediği kocaman ağaçların olduğu yerde, beyfendinin birazcık tebessüm ettiğini anladığım ve yokuş aşağı kendimi(zi) bıraktığımız andır. Günlerce süren yolculuk boyunca neredeyse hiç konuşmamış olan bu bey, o anda öyle bir güldü, öyle bir kahkaha attı ki sayın okur bunu size anlatamam. Sizin de anlatamayacak derecede hissettikleriniz oluyor mu sevgili okur?

Günler geçti, aylar geçti... Tam olarak ne olduğunu bilmediğim bir izin peşinden gider gibiydi beyfendi ve ben de onunla oldukça mutluydum. Ara ara diğer arkadaşlarımdan haber alıyor, Küçük lakaplı arkadaşımızın kuzeyde fırtınalı havalar içerisinde biraz zorlandığını duyuyordum. Ama hepsi aynı şeyi söylüyordu, tabi ben de: 

Şimdi burada olmazsam, ne zaman nerede olabilirim ki?



Siz de öyle düşünmüyor musunuz sayın okur? Siz de tıpkı ben ve arkadaşlarım gibi ‘’Şimdi burada olmazsam nerede olabilirim?’’ demiyor musunuz? Bence demelisiniz, çünkü içimden –yani belki pedallarımdan- bir ses, bunu bu aralar ihmal ettiğiniz söylüyor...

Nihayet güneyde bir başka kasabaya –bunu da sonra öğrendim- vardık, kâh hızlı kâh yavaş ilerlediğim bu uzun yolculuğum, yerini daha kısa yolculuklara bırakmaya başlamıştı. Artık güneyde olduğumuza göre -.çünkü onun planı buydu- biraz durulabilir, kısa sürecek geziler yapabilir, bir ormanın içinde uyuyabilirdik. Öyle de oldu...

Güneye vardığımızda, beyfendi artık tamamen atmıştı üzerindeki yükleri, bir gölün kıyısına sürmüştü beni. İç sesimi dinlemekten haz almama rağmen, bu kez içimden –yani belki pedallarımdan- bir ses ‘’Emin misin?’’ demeye başlamıştı. İlk kez deneyimlediğim bu duyguları anlamlandıramamış, bundan rahatsız olmuştum. Ama günlerce beraber bir yolu paylaşmış olduğum beyfendiye artık güveniyordum, yolunu biriyle paylaşmak, paylaşılacak bir yolun olması...

Bunlar çok güzel hallerdi sevgili okur. Gevezeliğim tuttu benim, nerede kalmıştık? Hatırladım; bir gölün kıyısında durduk. Hava serindi, ama üzerinde bir şeyi yoktu beyfendinin. Sonra üstündeki ince kıyafetleri de çıkarmaya başladı. Tamamen soyundu. Gölün kıyısına geldi ve ‘’artık güneyi de gördüm’’ diyen ve bana bakan gözleriyle, tekrar göle doğru bakmaya, ellerini yumruk yapıp sıkmaya başladı. Hakkıydı, çünkü hava soğuktu ve çıplak birinin titrememesi zordu. Sonra beni konuşturan yazar, o genç adamı tasvir etmekten vazgeçerek onu birden bire –vay vicdansız!- göle attı!

Ne olduğunu tam olarak anlayamadan gölün kıyısına yaklaştım, ona elimi –yani belki de pedallarımı- uzattım, ancak o bana tutunmadı. Ellerini bir halatla bağladığını, yapabileceği bir şeyi olmadığını anlatır gibi kollarını havaya kaldırdı...

Gel zaman git zaman sevgili okur, ben o beyfendiyi çok özledim. Ruhunda neler hissettiğini, neler yaşadığını bilmesem de, şimdi görsem bir çift lafım olurdu, biraz da sitem ederdim... Onunla olan gezintilerimizi hiçbir zaman unutmayacağım, güneyi çok sevdim...

Beni merak ediyorsanız, ben hala güneyde bir yerlerdeyim, ama beni buraya getirenler buranın yerlisi olduğundan, durduk yere burayla ilgili adres bilgileri hakkında konuşmadıklarından nerede olduğumu bilmiyorum. Arkadaşlarımdan haber almaya devam ediyorum, bizim Küçük kuzeyden güneye doğru geliyormuş, belki buralarda bir yerde buluşuruz, içimden bir his Küçük ile karşılaşacağımızı söylüyor.


Yani belki de pedallarımdan...

17.12.2015

Seni İkna Edemeyecekleri Kadar Bağlı Kalmak Hayallerine…

Bir yıllık aradan sonra bloga tekrar döndüğümde yayımladığım ilk yazının başlığı şuydu:
Don Quijote Romanını Okuyorum

Bugün romanı bitirmiş bulunuyorum, hatta daha da güzeli Batı Edebiyatı seçmeli dersimde bu roman üzerine konuştuk.
Hocamız tam bir bilgi verememekle beraber eser üzerine yayımlanan bir makaleden söz açıp şu cümleleri kurdu:
‘’ Makalede, bu romanı hayatımızın üç farklı evresinde okuduğumuz ve her evrede farklı tepkiler verdiğimiz anlatılıyor. Gençlik çağımızda okuduğumuzda Don Quijote baş karakterini anlayamaz, ciddiye almaz ve onunla alay ederiz.
İkinci evre biraz daha büyüdüğümüz evredir, o zaman tekrar okuduğumuzda biraz düşüncelere dalar, ne tepki vereceğimiz konusunda net bir fikre sahip olmamakla birlikte, karaktere hak verir gibi oluruz.
Son evrede, yani ihtiyarlık çağında okuduğumuzda ise, işte bu Mahzun Yüzlü Şövalye’ye bir başka bakarız, çünkü çekinerek, kendimizi geri tutarak geçirmiş olduğumuz yılları anımsadığımızda ‘keşke hayallerimin peşinden tereddüt etmeden koşsaydım’ deriz. ‘Tıpkı Don Qujitoe gibi…’ ’’

Sonra şöyle düşündüm: İnsan başarısız da olsa, hayallerinin, o anda canının yapmak istediği şeyin peşinden koşarak aslında hayaline erişmiş olmaz mı? Aslında bizim hayalimizin bir kısmı da, cesaret gösterebilmek değil mi? Cesaret edebilmek de bizim hayalimizin ayrılmaz bir parçası değil mi? Aslında biz bir şeyi yapmak isterken, bunu yapabilmemizi sağlayacak cesareti de hayal etmiyor muyuz?

Hatta bu düşler içerisinde yaşamaya kalkıştığımızda ‘’dur!’’ diyecek sayısız insan çevremizde gizleniyor ve tıpkı bir refleks gibi biz hayallerimize gitmeye çalıştığımız anda onlar bunu küçümsüyor olmasına rağmen, seni ikna edemeyecekleri kadar bağlı kalmak hayallerine…
Birgün aya dokunabileceğine, yunusların sırtına binip denize dönmeye, tabiatın eşsiz güzelliklerinden bizim ilgimizi en çok çeken manzarayı birgün görebileceğimize inanmak…
Tıpkı Don Qujitoe gibi yel değirmenlerini devler sanmak, daha doğrusu onun kimse tarafından kırılamayan bu inancına sahip olmak!


Son olarak bir psikologun sözüyle tamamlıyorum: ‘’İyi geçmiş bir yıl: ‘Yaşadıklarımı ben seçtim, isteyerek ve sonuçlarını bilip göze alarak seçtim. Aferin bana’ diyerek yaşadığınız bir yıldır.’’


15.12.2015

Paris Sıkıntısı

Her zaman sarhoş olmalı. Her şey bunda: tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken zamanın korkunç ağırlığını duymamak için, durmamacasına sarhoş olmalısınız. Ama neyle? Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun.
Charles Baudelaire


David Lynch demiş ki...

Yetişkin olunca, kuralları anladığımızı sanıɾız ama aslında yaşadığımız hayal gücümüzün daɾalmasıdıɾ.

David Lynch


Rüyamda Bir Genç

Kurşun kalemi açtığınız ve bomboş bir sayfaya baktığınız anda kendinizi iyi hissedersiniz. Ama ne kalem aynı kalacaktır, ne de sayfa...

Sizinle, rüyalarıma giren bir genç adamın bana hayali posta yoluyla gönderdiği mektubunu paylaşıyorum, onu tanıdığınıza eminim:

''Hep örgütlü olmak istedim! 
Bunu siyasi akıllar başka türden algılayacak, ben siyasetten uzakta bir şeyden bahsediyorum: Hep birlikte olmaktan!
Dünyanın işleyişi, sizden birebir haberdar olmayacak ama, tıpkı öyleymiş gibi üzerinize gelecek.
Nereden mi biliyorum? 
Genç ve dinamik bir edebiyat öğrencisiyim; tiyatro ile uğraşıyorum, az biraz mızıka çalıyor, fotoğraf çekiyorum.
Beni, 'edebiyat öğrencisi olacağımı öğrenince hissettiklerim' ve 'aynı bölümü paylaştığım kimseleri görünce hissettiklerim' olarak ikiye ayırmalısınız.
Hep ve hep, hayalim, bir edebiyat örgütü kurmaktı! 
Ne lideri ne de kölesi olduğum bir örgüt. Tıpkı 'Noviembre' filmindeki yaşantı gibi olacaktı her şey; taviz vermeyen, sınırları zorlayan...
Bakın, bu filmden bir özenme söz konusu değil, bu filmin -bir zamanlar kurduğum- hayallerimi daha da güçlendirmesi söz konusudur!

İçindeki yaratıcılığa bir fırsat vermiş bölümdaşlarımla birlikte, düzene, genele hitap eden tüm anlayışlara karşı sanat yapmak, bunları değiştirmek için uğraşacaktık!
Sanatla dans etmek, interneti yenecekti;
Sokak, internet bağımlılığını yenecekti... 
İçimizdeki, şaheserler yaratabilme yanımıza şans verecek, bu şans vermeyi insanlara aktaracaktık.
Müzik, sinema, tiyatro okullarında okuyan arkadaşlarım da aynısını yapacaktı; matematik, fizik, kimya okuyanlar da...

Bence önemli olan, salt, derse girmek değildi. Edebiyata gönülden bağlıydım, vaktimin çoğunu bu tutkuyla kütüphanelere ya da içimdeki yaratıcılığa ayırmam dersleri geçmem için yeterli olmalıydı...
Bunu böyle düşünen hocalar neredeydi?
Peki ya, not için birbirini gırtlaklamayan, paylaşımcı bölümdaşlarım?
Ah dostlar, size anlatmalıyım! Sanatçıların, kimselerin görmediği rüyaları görür evresindeyim şimdi hayatımın!

Dostlar bilmelisiniz; siz de denemeli, duyurmalısınız!
Önce belki iki kişi olacaktı edebiyat örgütümüz, sonra birkaç kişi. Sonra kendimizi tanıtmaya, ilân etmeye başlayacak, insanlara 'bize katılmalarını' söyleyecektik.

ÇÜNKÜ ÇIĞIR AÇACAKTIK!

Çünkü edebiyat dergileri bile, eğer dergiler için bir ''çok satanlar rafı'' olsa, kendilerini orada görmek arzusuna kaptırabiliyorlardı.
Edebiyatla -yani sanatla- gerçekten dans etmek istiyordum! İnsanlar, akın etmeleri şart değil, geleceklerdi örgütümüze! Ne kölesi ne de efendisi oldukları örgütümüze.

Heyecanlı! Hepimiz, bir sanatçının yeni bir eser ürettiği zamandaki heyecanlı döneminde olacaktık; çok satanlar rafında yerimizi alacağımızı bilemezdim...

Tanzimat edebiyatını da Batı edebiyatını da işlerken görüyordum ki; yazarlar, şairler toplanabiliyorlardı, içlerinden gazete çıkaran mı dersin, çeviri yapanlar mı dersin...
Biz neden yapamıyorduk? Ne diyerek başlamalıydım yola?

Bu bölümü istemeyerek okuyanlara, 'sistemi neden hala sorgulamadıklarını' mı sormalıydım,
İsteyerek okuyanlara, 'neden edebiyatta değil derste başarılı olmayı birinci amaç yaptıklarını' mı?
Ah dostlar! Bilmelisiniz! Tüm yazarlar, köşeye çekilip bizi dinlemek zorunda kalacaktı; hepsi!
Genç edebiyatçılar olarak, tüm yazarlara bir tehdit unsuru olmalı, onları sarsmalıydık! 

Aynı şey sanat bölümleri okuyan, hatta sayısal bölümlerdeki arkadaşlarım için de geçerli olmalıydı!
Popülere oynadıklarında kızmalı, vasat olduklarında uyarmalı, basmakalıp söylemlere girdiklerinde öfkelenmeliydik!
Kocaman bir sahnede yeni bir akım yaratacak heyecanlarda olmalı, birbirimizle roman ve kitaplarımızı değiş tokuş etmeli, yazmalı, kendimizi geçmeliydik!
Ah dostlar, bilmelisiniz!
Kütüphanelerden -paramız yetmediğinde ve aradığımız eseri bulamadığımızda- kitap, roman çalmalıydık! Biliyordum ki bu bir racondu bu camiada!

Hissettiklerimi söze döküp insanlara gidemedim.

''Neden?'' diyecek olursanız, çevrenize bakın ve ''bir sanat örgütü kurmak istiyorum'' dediğinizde size katılıp, içindeki cevhere kapı açacak kaç kişi var, bir bakın!

Herkesin en cesur olduğu anları, hissettiklerini en çok söyleyebildiği anları, yalnız olduğu anlarıydı! Burada bir riyakarlık vardı!

Yapamadım, olamadım, edebiyat örgütüm hep tek kişilik kaldı; ne efendisi ne de kölesi olduğum tek kişilik bir edebiyat örgütü olarak...
Hala dostlarım olduğuna inanıyorum; yargılamadan, el vererek yaşayanlar olduğuna...
Sizden ricam, tıpkı Kafka'nın, arkadaşından -Max Brod'dan- ricası gibi, bu mektubumu ben öldükten sonra yakın gitsin, kimseler bilmesin!



11.12.2015

Gülten Akın: Şiirin Güzel Kadını

Gülten Akın: Şiirin Güzel Kadını



Bu yazıda, Gülten Akın’ın ezbere söylenen biografisinden çok, şiirini, şair kimliğini, bir şair olarak değişimini, geniş diyebileceğim bir araştırma sonrasında yazıya aktarıyorum.
Ortalama elli yıldır Türk şiirinin içinde değişerek, farklı içerikleri konu edinerek ama her dönemde kendini kabul ettirerek şiir serüvenine devam etmiştir Gülten Akın.

Oğuz Demiralp, Kitaplık dergisinde 2002 yılında yayımlanan ‘’Şair Ana’’ yazısında, Akın’ın şiirinde üç dönem olduğunu belirtir.
- Birinci dönem; 1952-1964 yıllarıdır. (Rüzgâr Saati, Kestim Kara Saçlarımı, Sığda)
- İkinci dönem; 1964-1986 yıllarıdır. (Kırmızı Karanfil, Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı, Ağıtlar ve Türküler, Seyran, İlahiler, 42 Günün Şiirleri)
- Üçüncü dönem; 1991’den günümüze kadar süregelen yıllarıdır. ( [s]evda [k]alıcıdır, Sonra İşte Yaşlandım, Sessiz Arka Bahçeler)

Gülten Akın’ın, birinci döneminde bireyselliğin hakim olduğu görülür.
Akın, ‘’Şiiri Düzde Kuşatmak’’ kitabında da ilk üç kitabında (Rüzgâr Saati, Kestim Kara Saçlarımı, Sığda) bireyselliğin hakim olduğu bakış açısını kabul eder.
Daha sonraki dönemlerinde toplumsal gerçekçi bir bakış açısıyla yazmaya başlayan Akın, ilk şiirlerinin ‘’ben’’ yahut ‘’birey’’ etrafında dönmesini de yine aynı kitapta şu şekilde açıklar:

‘’Bütün iyi ozanlar şiire “Ben”le başlamışlar. Düşününce, bu bana çok doğal geldi. Şiire başlanan yaşlar “Ben”in egemenliğini sürdürdüğü yaşlar. Çocukluktan çıkıp gençliğe girilmiş. Görünüşte. Anneler ayrılmış sahneden, oyuna sevgililer, dostlar girmiş. Koruyucu sevgiler uzaklaşmış, yalnızlıklar, umutlu, umutsuz aşklar girmiş. Ama “Ben” çeşitli kılıklara egemen. İnsanın bütün alışverişi o çağda kendinden başlayıp, kendine dönüyor. Akıl da buna ayarlı. “Ben” gelişiyor, yetişiyor’’

Adam senin böyle ilk gündüzden
Sulayıp biçtiğin çayır çimen
Üç güne kalmaz tazelenir
Adam senin böyle kuşluk vakti
Ürküttüğün serçeler -iş olsun-
Akşama kalmaz unutur

Benim bir nokta kırılmışlığım
Gözlerimin ardında büyür durur (Rüzgâr Saati)

Gözlerini Yozgat’ta dünyaya açıp, kaymakan olan eşinin işleri nedeniyle Anadolu’nun çeşitli illerinde yaşamış, hatta Sinop’ta, Giresun’da, Van’da, Kahramanmaraş’ta avukatlık ve öğretmenlik yapmış ve tüm bu yaşantısı içinde de kadın olmanın getirdiği –ve benim bilemeyeceğim- ‘’ağırlığı’’ da yaşamıştır. Bu nedenle olacak, kadının hayat içerisindeki türlü hallerine, durumlarına da şiirlerinde yer vermiştir:

erkekler
kanına alkolden kıymıklar batıran
erkekler doğuyor çılgınlıklarından
kadınlarsa kapatıp kendilerini rahimlerine
sırlarıyla oynuyorlar (Kent Bitti)

Bazı adamlar aşkı
İtip odalara karartır
Bazı kadınlar için aşk
Şöyle bir rüyasız sere serpe Ş
öyle bir korkmadan uyumadır (Oyun)

Akın’ın, kadının hallerine dair şiirleri onun hep bir yanını oluşturmuş, ‘’ayrılık, gurbet, hasret’’ gibi duygu hallerinin ‘’kadınca’’sından şiirini yazmıştır. Beni en etkileyen durumu da, bu kavramları şiirine dramatize etmeden ama gerçek bir kadın duyarlılığıyla, narince nakşetmesi olmuştur; Sorumlu Kadın, Kadın Olanın Türküsü, Küçük Kızın Türküsü…
İkinci döneminin başlangıcı 1964 yıllarından itibaren şiirine, kadın duyarlılığını her döneminde taşımasına rağmen artık toplumsal izler girmeye başlamış, şiirinde toplumcu gerçekçi bir anlayışı taşımaya başlamıştır.

adamın su gibi akanıdır maraş’lı
biberde çeltikte pamukta elleri
sim işler, oyma yapar, edik diker gibidir
sinsin oynar, halay çeker, diz kırar gibidir (Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı)

Örneklemek gerekirse Akın, bu şiirinde halk dilini kullanarak Maraş’ın kurtuluş destanını konu edinir. Artık onun da dediği gibi ‘’Bütün iyi ozanların şiire ‘’ben’’le başladığı’’ dönemi sona ermiş, şiirinde toplumsal izler sıklaşmaya başlamıştır. Onun çok meşhur ve bestelenen ‘’Büyü’’ şiiri de zaten, toplumsal bir izin sonucu değil midir?

Büyü de baban sana
Büyü de
Acılar alacak
Büyü de baban sana
Büyü de
Yokluklar alacak
Büyü de baban sana büyü de
Bitmez işsizlikler açlıklar alacak
Büyü de
Büyü de baban sana
Baskılar işkenceler alacak
Kelepçeler gözaltılar zındanlar alacak
Büyü de
Büyüyüp onyedine geldiğinde
Büyü de baban sana
İdamlar alacak

Artık şiirinin öznesi çoğunlukla ‘’köylü, halk, toplum’’ olmaya başlamış, gördüklerini, duyduklarını, bildiklerini kaleme almaya başlamıştır:

Elimizde bakır taslar, göğe açılmış mendiller
Ciğerlerimizde göz göz olmuş al güller
Kızılcık şerbeti içmekte değiliz
-Dayan öyleyse, dayan kutsallığın adına
İlkin o bakır tası ve mendili at elinden
Ellerin gerekli çünkü, yumruğunu sıkmak için
Birleş, kendine yeni bir baş edin
Sensin en çok ve en güçlü
Birleş, bir baş edin, dene gücünü
Sensin, çoğal ve yenilen
Durmadan yenilen, dünya genişliğinde
Dön, İstanbul’u al. (İstanbul’da Bir Pazardan Bir Pazartesiye)

Yazımın başında alıntıladığım, Oğuz Demiralp’in, Akın’ın şiirini üç döneme ayırmasında, şairin üçüncü dönemini ‘’Çoğunluğu fırtına dindikten sonra yazılmış izlenimini verir’’ olarak değerlendirmektedir. Bu dönemi 1991’den başlar ve günümüzde kadar gelir.
[s]evda [k]alıcıdır, Sonra İşte Yaşlandım, Sessiz Arka Bahçeler, belki kitaplarına verdiği isimler bile ‘’fırtına dindikten sonra yazılmış’’ izlenimi verebilir…

Evet, elli yılı aşkın şiir serüveninde Gülten Akın, benim –ve belki de herkesin- tabiriyle ‘’Şiirin Güzel Kadını’’ olmuş, şiirlerinde estetiği korumaya çalışmış ve bunu bir kadın inceliğinde sağlamıştır.
Yaşanmışlığı, iyi ya da kötü ama mutlaka dopdolu olan sanatçının eserlerini gözlemlemeden, onun hayatını araştırmak gereklidir. Zaten yaşantısı –iyi ya da kötü ama mutlaka– dopdolu olmayan sanatçı mı vardır…

Gülten Akın incelemelerim de böyle başladı. Onun pek çok şiiri, yaşantısını ve o şiiri yazdığı dönemi bilmeden anlaşılması güç şiirlerdir. Bu pratiği tüm sanat eserleri incelemelerinde de zaten yapmak gerekir. Ancak Akın’da bu bir yoğunluk kazanmaktadır.
Onun ‘’ Kestim Kara Saçlarımı’’ şiirini okumadan, onu o şiiri yazmaya iten şartları ve neticeleri araştırmazsanız, şiirin içine giremiyorsunuz.
Kapıyı açacak anahtar; sanatçının yaşantısının incelenmesi,

Kapıyı aralayacak şey ise; yapıtı anlama, yapıtla bağ kurma arzusudur.

Şimdi dünya boşlukta yavaş
Sen bütün canlılardan uzaksın yalnızsın
Rüzgâr usandı doruklarda
Dağ çiçekleri uykuya vardı

Ay bacadan aştı uyumaz mısın




10.12.2015

Türkiye'de idealist yok, çünkü Facebook var!

Türkiye'de idealist yok, çünkü Facebook var!
Yıl 1966. 
John Lennon, müzik grubu The Beatless ile konser için Filipinler'e gitmiş ve Devlet Başkanı da konser öncesi (ya da sonrası) grubu evine davet etmiştir. Bu davetin tabi ki, basının gelmeyeceği bir davet olacağı düşünülemez... Beatless grubunun verdiği cevap o devrin aykırı ve basmakalıp işlerin sevilmediği dünyaya yakışır şekilde: Resmi davetleri kabul etmiyoruz.
Oradan ta oradan... günümüz tüketim dünyasına geçiş yapacak olursak, aslında başlığın ''Dünya'da İdealist yok'' olması gerekirdi. Çünkü bugün artık, ''her şeye ulaşabildiğimiz bilgi çağında'' değerli olan şeylere; hayallere, bir şeye inanıp onun peşinden gitmeye, müzik yapmaya, resim yapmaya, şiir yazmaya vs. olan istek, arzu, belki de Facebook'taki arkadaş listemizin sayısından azdır. Evet kimse özgür değil bugün!
Çünkü bugün, bu dünyada, Led Zeppelin'in ''Stairway to Heaven'' şarkısını duyamıyorum. Herkes daha çok istiyor; daha çok internet hızı, daha çok beğeni, daha çok güzel çekilmiş fotoğraf... Daha çok araba, daha çok son model telefon... Bu kadar kafayı sıyırmayanları da, yine telefonuyla, bir insanla yaşadıkları sohbetten daha fazlasını yaşıyor. Kimse bulunduğu yerin güzelliklerini görüp, kendini tanıyıp, yapmak istediklerinin farkına varıp da yola çıkmıyor, çünkü facebook var!
Kimse sisteme karşı gelmiyor; mizahla, müzikle, dansla; sanatla... Çünkü facebook var! Kimse ''param yoksa okuyamayacak mıyım'' diye sormuyor, çünkü facebook var! Kimse özgür değil, sistemin uydurduğu şeylerle her geçen gün daha çok meşgul oluyoruz; akıllı telefonmuş! 
İyi de sen aptalsın insan! O nasıl olacak?
Hem de öyle içine girdin ki bunun, senin için kötü olan bu durumu, yani bu sistemi savunacak haldesin. Ben hepimize, gerek toplum gerek dünya anlamında, bir deprem gerektiğine inanıyorum. Öyle bir deprem ki bu, hepimizi rahatsız etsin, uyutmasın, kıçımıza batsın! Ve düşünelim, düşünelim... Her gün daha fazla uyduruk bir hayat mı, yoksa buna karşı çıktığın ve çabaladığın her anın aslında yaşamaya değer olduğu mu?



8.12.2015

Karamsarlıkla Hasbahal

Yalnızım.
Beni kendisine çekmiyor futbol, televizyon ve onların türevi sohbetler.
Odamda, belirsiz bir karın ve diz kapağı ağrısıyla, birazdan okuyacağım romana bakıyorum.
Yarın yine erkenden kalkıp bir mesainin yolunu tutacağım ve ancak hava karardıktan, saat onu gösterdikten sonra geri geleceğim eve.
İçilecek, gezilecek zaman olan yaz mevsimini düşünüyorum. Kaderim, hangi yaz mevsiminde yazılacak acaba? Çünkü yazların birinde, biliyorum ki gideceğim; gitmek isteyeceğim.
Beni alıp götürsün bir tren, ne durakların adını bileyim, ne gideceğim yerin!

Evet, bunun için fazlasıyla hazır yüreğim. Ama bu yalnızca bir evresi hayatımın; eyleme geçirmedim daha.

Bir gün -gideceğim gün- senin de benimle gelmeni istediğimde ne der, ne yaparsın?

Senin de aklında gitmek olduğunu biliyorum, sorumluluklardan (gerçeklerden) kaçmayarak yaşadığım duygusallığım bana;

        Zamanın (sıran) gelecek diyor.

Şimdi okulluyum, radyoda kitap okuyor, dergi çıkarıyorum. Nereye gidersem gideyim, bunları sürdürmek isterim doğrusu.
Yeni, yepyeni ve sancılı bir çağ başladı hayatımda; daha gerçek, sorumluluğu daha çok, daha yorucu, beni güçlü yapmaya başlayan, hayatın nefis acısını hissetmeye başladığım bir çağ.

Sözün özü: sancılı, hakiki, felsefi bir çağ açılıyor hayatımda. Alelade okuduğum şiirlerdeki sözler oluyorum, olacağım... Bu sancı, hakikat, felsefe gelişerek, beni tuhaflaştırarak, hüzünlendirerek ve mutlu ederek devam edecek ömrümün sonuna kadar...



Çünkü biliyorum ki bu yol başladı mı, artık dönüşü yoktur; ilerisi, hep ve hep ilerisi vardır!
Düşüncen ile bir kez öteki oldun mu, artık nasıl sürü gibi bakabilirsin ki zaten?
O garipliğe, yalnızlığa, sancıya girdin mi artık nasıl sürüdeki gibi olabilirsin?

Olamazsın... Zira düşünce durmaz, durulabilir ama durmaz.
Bakalım tercihlerim beni şu hayatta nerelere götürecek?
Bakmayın böyle bilmiş bilmiş konuştuğuma, hiçbir şeyden emin değilim, kararsız ve tedirginim.
Bir intiharla sonlansın istemiyorum hayatım, ama duyduğum derin uğultular hep oradan geliyormuş gibi sanki...

Korkuyorum,
Sevgilim senden eminim, lütfen gidebilir miyiz?

7.12.2015

Don Quijote romanını okuyorum

Tam 1 yıldır bu blogda hiçbir şey yapmadım, geçtiğimiz senelerde yazılmış tüm yazılarımı sildim, hepsi çok aptalca geliyordu. 
Amacım, buraya bir edebiyat öğrencisinin güncesini aktarmak; okulda gördükleri, romanlarda okudukları... Ama yazı yazmanın sancılı bir süreç sonucunda gerçekleştiğini düşündüğümden, ne sıklıkta yazarım bilemiyorum.

O fark ediyor ki; yükselme, telefon gibi aygıtlar olmadan, kitaplara ve yollara kendini gerçekten vererek gerçekleşecek. Evde televizyon ve telefon kullanmasaydık, düşünsene hayal etmek ve çalışmak için ne kadar da vaktimiz olurdu? 
Bunu yakalamak istiyorum, ama hala fazlasıyla tembelim gibi geliyor bana...

Bu ilk ''çabucak'' yazımdan sonra yeniden merhaba :) 
Şu sıralar hem sınavım gereği hem de merakımdan modern romanın başlangıcı kabul edilen Don Quijote romanını okuyorum, bir makalede söylediğine göre insan onu hayatının üç farklı evresinde okur ve üç evrede de farklı fikirlere sahip olurmuş...

Ölümsüz gençliğin şövalyesi, 

ellisinde uyup yüreğinde çarpan aklına 

bir temmuz sabahı fethine çıktı 

güzelin, doğrunun ve haklının: 

Önünde mağrur, aptal devleriyle dünya, 
altında mahzun ve kahraman Rosinant'ı. 

Bilirim, hele bir düşmeye gör hasretin halisine, 
hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek, 
yolu yok, Don Kişot'um benim, yolu yok, 

yel değirmenleriyle dövüşülecek. 

Haklısın, elbette senin Dulsinya'ndır dünyanın en güzel kadını, 
elbette sen haykıracaksın bunu 

bezirganların suratına, 

ve alaşağı edecekler seni 

bir temiz pataklayacaklar seni. 

Fakat sen, yenilmez şövalyesi susuzluğumuzun,
sen, bir alev gibi yanmakta devam edeceksin 

ağır, demir kabuğunun içinde 

ve Dulsinya bir kat daha güzelleşecek.

Nâzım HİKMET




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...