22.12.2015

Ben Daha Henüz Ne Ormana Dönüşen Ağaç, Ne Ağaca Dönüşen Fidandım

 Şimdi beni böyle görüyor, üzerimde hangi ıssız topraklara, hangi ırmaklara, tabiatın hangi eşsiz manzarasına gideceğinizi düşünüyorsunuz ya –ya da düşünürdünüz- size kendimi biraz ifşa etmek istiyorum, gelin ilk zamanıma gidelim biraz...

Hatırlıyorum yarım yamalak olsa da, onlarca demir yığını içerisinden beni ben yapacak olan malzemelerin hangisi olduğunu düşünüyordu ihtiyar adam. İhtiyar adamın gözleri yeşildi, elleri büyük ve buruşuktu, gençliğinde pek çok kavgaya girdiğini anlatıyorlardı adeta.
Kırlaşmış saçlarının sessizliği içerisinde en iyi yaptığı şeye verdi kendini; bir bisiklet yapmaya!

Ben daha henüz ne ormana dönüşen ağaç, ne ağaca dönüşen fidandım. Ama toprağa tohumlarımı işte bu ihtiyar attı benim. Onlarca demir yığınıyla, beni şimdi gördüğünüz halime getirdi, teşekkür ederim ihtiyara! Bunun elbette sizin için bir anlamı yok, ama madem şimdi beni konuşturan biri var burada, yaptığım ilk iş ihtiyara teşekkür etmemi sağlamasını istemek oldu...
Ben ne en gözdelerindendim, ne de atölyesinin köşesinde bıraktığı ve unuttuğu bir bisiklettim. Hem öyle biri değildi o fikrimce –evet, benim de fikirlerim var, olamaz mı?- çünkü bizimle uğraşmasının sebebini ona sormak istediğimi anlamış gibi bir gün geldi ve dedi ki:

‘’Bana gençlik günlerimden kalan tek uğraşsınız!’’.
Biz de sesimizi çıkarmadık tabi. İhtiyarın gençliğinde ne yaşadığını, saçlarının hangi hasretler içerisinde kırlaştığını ve neden bu kadar çok sigara içtiğini hiçbirimiz öğrenemedik, ama hepimiz saygı duyuyorduk.


Aramızdan ayrılan arkadaşlarımız oldu. Sizi temin ederim ki sayın okuyucu, bizi alan insanların hepsi de nereye doğru süreceklerini bilen insanlardı; kimi kuzeye doğru yol alıyordu, kimi batıya, kimi de doğuya doğru... Arkadaşlarımla olan sohbetimi koparacağımı beklemiyordunuz herhalde?! Onlarla, ayrıldıktan sonra da haberleşmeyi sürdürdük...

Ben ve arkadaşlarım –atölyeye gelen insanların, bizim ihtiyarla olan sohbetlerinden anladığımız kadarıyla- bir kasabada doğup büyüdük. Daha sonra hepimiz farklı coğrafyalara, farklı iklimlere, farklı insanlara doğru gittik, hepimizin tabiatta tanık olduğu güzellikler farklıydı.

Benim bahtım güneydi sevgili okur! Güney ismini çok sevdim ben! Beni süren beyfendinin klübeden aradığı bir yerle konuşurken ‘’Güneye gidiyorum, hoşça kal!’’ dediğini duymuştum, bu ne demek oluyor bilen var mı? Çünkü beyfendi bunu bir kere söylemesine rağmen, bu sözler öyle etkiledi ki beni, aklıma –yani belki pedallarıma- kazınmıştı; güney...
İhtiyarın yanına gelen bu genç ve orta boylu, zayıf beyfendi bir iki kararsızlıktan sonra beni almayı istedi ve tahmin edeceğiniz üzere aldı da... Sonra yola çıkmaya başladık. Ben nereye, nasıl ve ne şekilde gideceğimizi bilmiyordum, hatrıma geldiği kadarıyla sevgili okur, beyfendi de bilmiyordu...
İçimden bir ses ‘’Sür’’ diyordu sürüyordum, ‘’yavaşla, fren yap, sağa dön’’ gibi yargılar kulağımda –yani belki pedallarımda- çınlıyordu, bu istemsiz bir şeydi ve fakat ben de bu iç seslere uymaktan mutluluk duyuyordum. Siz hiç iç sesinize uydunuz mu sevgili okur?

Bulunduğum kasaba ne sıcak ne soğuk sayılırdı, ılıktı işte. Ancak güneye gittikçe –ki bunun ekvatora yaklaşmakla ilgili olduğunu daha sonra öğrendim- hava ısınıyor, beni süren beyfendinin teri ve nefes nefese kalışı artıyordu, ancak hiçbir zaman buna aldırış ettiğini veya bu sebeple mola verdiğini hatırlamıyorum.
Hatırlamaktan en çok mutlu olduğum şey ise, uzun bir yokuşun başında, sağ tarafımızda güneşin batmakta olduğu bir zaman ve sol tarafımızdaki, insanın –yani lafın gelişi söylüyorum bunu- gördüğünde sarılmak istediği kocaman ağaçların olduğu yerde, beyfendinin birazcık tebessüm ettiğini anladığım ve yokuş aşağı kendimi(zi) bıraktığımız andır. Günlerce süren yolculuk boyunca neredeyse hiç konuşmamış olan bu bey, o anda öyle bir güldü, öyle bir kahkaha attı ki sayın okur bunu size anlatamam. Sizin de anlatamayacak derecede hissettikleriniz oluyor mu sevgili okur?

Günler geçti, aylar geçti... Tam olarak ne olduğunu bilmediğim bir izin peşinden gider gibiydi beyfendi ve ben de onunla oldukça mutluydum. Ara ara diğer arkadaşlarımdan haber alıyor, Küçük lakaplı arkadaşımızın kuzeyde fırtınalı havalar içerisinde biraz zorlandığını duyuyordum. Ama hepsi aynı şeyi söylüyordu, tabi ben de: 

Şimdi burada olmazsam, ne zaman nerede olabilirim ki?



Siz de öyle düşünmüyor musunuz sayın okur? Siz de tıpkı ben ve arkadaşlarım gibi ‘’Şimdi burada olmazsam nerede olabilirim?’’ demiyor musunuz? Bence demelisiniz, çünkü içimden –yani belki pedallarımdan- bir ses, bunu bu aralar ihmal ettiğiniz söylüyor...

Nihayet güneyde bir başka kasabaya –bunu da sonra öğrendim- vardık, kâh hızlı kâh yavaş ilerlediğim bu uzun yolculuğum, yerini daha kısa yolculuklara bırakmaya başlamıştı. Artık güneyde olduğumuza göre -.çünkü onun planı buydu- biraz durulabilir, kısa sürecek geziler yapabilir, bir ormanın içinde uyuyabilirdik. Öyle de oldu...

Güneye vardığımızda, beyfendi artık tamamen atmıştı üzerindeki yükleri, bir gölün kıyısına sürmüştü beni. İç sesimi dinlemekten haz almama rağmen, bu kez içimden –yani belki pedallarımdan- bir ses ‘’Emin misin?’’ demeye başlamıştı. İlk kez deneyimlediğim bu duyguları anlamlandıramamış, bundan rahatsız olmuştum. Ama günlerce beraber bir yolu paylaşmış olduğum beyfendiye artık güveniyordum, yolunu biriyle paylaşmak, paylaşılacak bir yolun olması...

Bunlar çok güzel hallerdi sevgili okur. Gevezeliğim tuttu benim, nerede kalmıştık? Hatırladım; bir gölün kıyısında durduk. Hava serindi, ama üzerinde bir şeyi yoktu beyfendinin. Sonra üstündeki ince kıyafetleri de çıkarmaya başladı. Tamamen soyundu. Gölün kıyısına geldi ve ‘’artık güneyi de gördüm’’ diyen ve bana bakan gözleriyle, tekrar göle doğru bakmaya, ellerini yumruk yapıp sıkmaya başladı. Hakkıydı, çünkü hava soğuktu ve çıplak birinin titrememesi zordu. Sonra beni konuşturan yazar, o genç adamı tasvir etmekten vazgeçerek onu birden bire –vay vicdansız!- göle attı!

Ne olduğunu tam olarak anlayamadan gölün kıyısına yaklaştım, ona elimi –yani belki de pedallarımı- uzattım, ancak o bana tutunmadı. Ellerini bir halatla bağladığını, yapabileceği bir şeyi olmadığını anlatır gibi kollarını havaya kaldırdı...

Gel zaman git zaman sevgili okur, ben o beyfendiyi çok özledim. Ruhunda neler hissettiğini, neler yaşadığını bilmesem de, şimdi görsem bir çift lafım olurdu, biraz da sitem ederdim... Onunla olan gezintilerimizi hiçbir zaman unutmayacağım, güneyi çok sevdim...

Beni merak ediyorsanız, ben hala güneyde bir yerlerdeyim, ama beni buraya getirenler buranın yerlisi olduğundan, durduk yere burayla ilgili adres bilgileri hakkında konuşmadıklarından nerede olduğumu bilmiyorum. Arkadaşlarımdan haber almaya devam ediyorum, bizim Küçük kuzeyden güneye doğru geliyormuş, belki buralarda bir yerde buluşuruz, içimden bir his Küçük ile karşılaşacağımızı söylüyor.


Yani belki de pedallarımdan...

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...