29.12.2015

Patti Smith/ Çoluk Çocuk

Her şeyden önce, yazarın son çıkan eseri ''M Treni''ni okumadan evvel, ''Çoluk Çocuk''u okumanızın gerekli olduğunu söylemeliyim.

Taşradan gelip New York'ta yaşamaya başlayan Patti Smith'in kendi yıllarını anlattığı, bu vesile ile o yılların sanat camiasına dair de önemli bilgiler edindiğimiz çok güzel bir eserdir Çoluk Çocuk.
İçinde, serüveni eksik olmayan bir aşk hikayesini barındırmakla beraber, 1960 ve 70'lerin sanat hayatına dair bir belge niteliği de taşıdığını söyleyebilirim. Şairler, müzisyenler, sanatçılar, New York sanat dünyası Robert ve Patti'nin aşk ve sanat serüvenleri içerisinde yer alır.

Patti Smith her şeyden önce bir yazardır, kendisi de böyle söyler ve bu eserinin kimi sayfalarında yetmişli yılların atmosferinden çıkagelen şiirlerini, yazılarını; Robert'ın ise çizimlerini görürüz. 
İki gencin bu güzel yıllar içerisinde sanatçı olma hayalleriyle nasıl yola çıktıklarını, kendilerini nasıl gerçekleştirdiklerini, birbirlerine olan aşklarını, geçirdikleri zor zamanları Patti oldukça akıcı üslubu ile anlatır. 
Eserde tüm bunlarla beraber altmışlı yılların sonlarına doğru New York'taki sanat dünyasını yaratan kişilerle de Patti'nin anıları şeklinde karşılaşırız; Andy Warhol, Janis Joplin, Jim Morrison, Jimi Hendrix ve daha pek çok sanatçı bu eserde karşımıza çıkar ve belki bize ''merhaba'' der...

Bu iki gencin fotoğraflarının da olduğu bu eser, aynı zamanda belki özlem duyduğumuz, belki merak ettiğimiz ve günümüze taşımak istediğimiz bir devrin tanığıdır. Doksanlı yıllarda doğup beat kuşağına, yollara, yetmişlere merak salan herkes galiba bu yüzden çok seviyor bu romanı. Çünkü bir yandan biyografi niteliği taşırken, bir yandan hayalini kurduğumuz özgürlük devri ya da sanat ve yaratıcılık devri karşımıza çıkar ve heyecanlanırız....

Eserden fotoğraflar, sözler ve finalinde Patti'nin güçlü sesinden bir şarkı aşağıda sizleri bekliyor...


Benim iyi olmaya çalışan kötü bir kız, onunsa kötü olmaya çalışan iyi bir oğlan olduğunu söyleyip kendimize gülerdik. Yıllar içinde bu roller değişti, sonra tekrar değişti, ta ki çift yönlü tabiatlarımızla barışana kadar. İkimiz de çelişkili ahlak anlayışına sahiptik; karanlık ve aydınlık... 
 ∞
Üzerimde suni ipekten beyaz benekli uzun mavi bir elbise ve hasır şapka vardı, bu benim cennetin doğusu kıyafetimdi. Solumdaki masada Janis Joplin grubuyla birlikte takılıyordu. Sağımda Grace Slick ve Jefferson Airplan ile Country Joe ve The Fish elemanları vardı. kapıya bakan son masada Jimi Hendrix oturuyordu; kafasında şapkası, tabağına eğilmiş, karşısında oturan sarışınla yemek yiyiyordu. her taraf müzisyenlerle doluydu...
orada öylece, hayretler içinde kalakalmama rağmen kendimi dışarıdan gelmiş bir yabancı gibi de hissetmedim. Chelsea benim evim, El Quixote benim barımdı...

...bir gün onların yolunda yürüyeceğimi asla bilemezdim...''


25.12.2015

Antoine de Saint Exupery/ Küçük Prens

       Yazar, 1900 yılında Fransa'da doğdu ve öğrenimini tamamladıktan sonra hayatına bir pilot olarak devam etti. 1944 yılında görevli olarak bir keşif uçağıyla havalandı, ancak geri dönemedi.
Uçmaya ve uçaklara oldukça meraklı olan yazar, daha çocuk yaşta evlerinin yanındaki hava alanına gizlice girip uçakları yakından seyretmeye başlamıştır. Askerliğini Fransız Hava Kuvvetlerinde yapmış, askerliğinden sonra bir süre ticaretle uğraşmış ancak başarısız olmuştur.
       1926 yılı ise, onun için önemli bir yıl olmuştur, çünkü tekrar uçmaya başlamıştır. Başından türlü aksiliklerin eksik olmadığı Exupery, otuz beş yaşında uçağının arıza yapması nedeniyle Tunus'a zorunlu iniş yapmış ve ancak dört gün sonra bir Bedevi tarafından bulunmuştur.
Exupery yaşadığı kırk dört yılın içine; Gece Uçuşu, Savaş Pilotu, İnsanların Dünyası gibi önemli eserler sığdırmıştır.




       Yazar, en bilinen, en sevilen yapıtı Küçük Prens'te ise bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyasını anlatmıştır. Günümüzde iki yüz on ayrı dile çevrilen bu büyük eser, pek çok sanata ilham vermiş, on iki kez sinemaya uyarlanmıştır.
Küçük Prens, işte böyle hayalperest, bulutların üzerinde kendini türlü düşlere kaptıran ve bunları eserlerine yansıtan bir yazarın eseridir. 

Şimdi bu eserden birkaç bölüm paylaşıyorum:

''...Büyükler sayılara bayılır. Tutalım, onlara yeni edindiğiniz bir arkadaştan söz açtınız, asıl sorulacak şeyleri sormazlar. Sesi nasılmış, hangi oyunları severmiş, kelebek biriktirir miymiş, sormazlar bile. 'Kaç yaşında?' derler, 'Kaç kardeşi var? Kaç kilo? Babası kaç para kazanıyor?' bu türlü bilgilerle onu tanıdıklarını sanırlar. Deseniz ki, 'kırmızı kiremitli güzel bir ev gördüm. Pencerelerinde saksılar, çatısında kumrular vardı'. Bir türlü gözlerinin önüne getiremezler bu evi. Ama 'yüz bin liralık bir ev gördüm' deyin, bakın nasıl 'aman ne güzel ev!' diye haykıracaklardır.'' (Cemal Süreya & Tomris Uyar çevirisidir.)

''...Kelebeklerle tanışmak istiyorsam, bir iki tırtıla katlanmayı öğrenmek zorundayım''


''Kendini yargılamak başkalarını yargılamaktan daha güçtür. Kendini yargılamayı başarabilirsen gerçek bir bilgesin demektir.''

11.12.2015

Gülten Akın: Şiirin Güzel Kadını

Gülten Akın: Şiirin Güzel Kadını



Bu yazıda, Gülten Akın’ın ezbere söylenen biografisinden çok, şiirini, şair kimliğini, bir şair olarak değişimini, geniş diyebileceğim bir araştırma sonrasında yazıya aktarıyorum.
Ortalama elli yıldır Türk şiirinin içinde değişerek, farklı içerikleri konu edinerek ama her dönemde kendini kabul ettirerek şiir serüvenine devam etmiştir Gülten Akın.

Oğuz Demiralp, Kitaplık dergisinde 2002 yılında yayımlanan ‘’Şair Ana’’ yazısında, Akın’ın şiirinde üç dönem olduğunu belirtir.
- Birinci dönem; 1952-1964 yıllarıdır. (Rüzgâr Saati, Kestim Kara Saçlarımı, Sığda)
- İkinci dönem; 1964-1986 yıllarıdır. (Kırmızı Karanfil, Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı, Ağıtlar ve Türküler, Seyran, İlahiler, 42 Günün Şiirleri)
- Üçüncü dönem; 1991’den günümüze kadar süregelen yıllarıdır. ( [s]evda [k]alıcıdır, Sonra İşte Yaşlandım, Sessiz Arka Bahçeler)

Gülten Akın’ın, birinci döneminde bireyselliğin hakim olduğu görülür.
Akın, ‘’Şiiri Düzde Kuşatmak’’ kitabında da ilk üç kitabında (Rüzgâr Saati, Kestim Kara Saçlarımı, Sığda) bireyselliğin hakim olduğu bakış açısını kabul eder.
Daha sonraki dönemlerinde toplumsal gerçekçi bir bakış açısıyla yazmaya başlayan Akın, ilk şiirlerinin ‘’ben’’ yahut ‘’birey’’ etrafında dönmesini de yine aynı kitapta şu şekilde açıklar:

‘’Bütün iyi ozanlar şiire “Ben”le başlamışlar. Düşününce, bu bana çok doğal geldi. Şiire başlanan yaşlar “Ben”in egemenliğini sürdürdüğü yaşlar. Çocukluktan çıkıp gençliğe girilmiş. Görünüşte. Anneler ayrılmış sahneden, oyuna sevgililer, dostlar girmiş. Koruyucu sevgiler uzaklaşmış, yalnızlıklar, umutlu, umutsuz aşklar girmiş. Ama “Ben” çeşitli kılıklara egemen. İnsanın bütün alışverişi o çağda kendinden başlayıp, kendine dönüyor. Akıl da buna ayarlı. “Ben” gelişiyor, yetişiyor’’

Adam senin böyle ilk gündüzden
Sulayıp biçtiğin çayır çimen
Üç güne kalmaz tazelenir
Adam senin böyle kuşluk vakti
Ürküttüğün serçeler -iş olsun-
Akşama kalmaz unutur

Benim bir nokta kırılmışlığım
Gözlerimin ardında büyür durur (Rüzgâr Saati)

Gözlerini Yozgat’ta dünyaya açıp, kaymakan olan eşinin işleri nedeniyle Anadolu’nun çeşitli illerinde yaşamış, hatta Sinop’ta, Giresun’da, Van’da, Kahramanmaraş’ta avukatlık ve öğretmenlik yapmış ve tüm bu yaşantısı içinde de kadın olmanın getirdiği –ve benim bilemeyeceğim- ‘’ağırlığı’’ da yaşamıştır. Bu nedenle olacak, kadının hayat içerisindeki türlü hallerine, durumlarına da şiirlerinde yer vermiştir:

erkekler
kanına alkolden kıymıklar batıran
erkekler doğuyor çılgınlıklarından
kadınlarsa kapatıp kendilerini rahimlerine
sırlarıyla oynuyorlar (Kent Bitti)

Bazı adamlar aşkı
İtip odalara karartır
Bazı kadınlar için aşk
Şöyle bir rüyasız sere serpe Ş
öyle bir korkmadan uyumadır (Oyun)

Akın’ın, kadının hallerine dair şiirleri onun hep bir yanını oluşturmuş, ‘’ayrılık, gurbet, hasret’’ gibi duygu hallerinin ‘’kadınca’’sından şiirini yazmıştır. Beni en etkileyen durumu da, bu kavramları şiirine dramatize etmeden ama gerçek bir kadın duyarlılığıyla, narince nakşetmesi olmuştur; Sorumlu Kadın, Kadın Olanın Türküsü, Küçük Kızın Türküsü…
İkinci döneminin başlangıcı 1964 yıllarından itibaren şiirine, kadın duyarlılığını her döneminde taşımasına rağmen artık toplumsal izler girmeye başlamış, şiirinde toplumcu gerçekçi bir anlayışı taşımaya başlamıştır.

adamın su gibi akanıdır maraş’lı
biberde çeltikte pamukta elleri
sim işler, oyma yapar, edik diker gibidir
sinsin oynar, halay çeker, diz kırar gibidir (Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı)

Örneklemek gerekirse Akın, bu şiirinde halk dilini kullanarak Maraş’ın kurtuluş destanını konu edinir. Artık onun da dediği gibi ‘’Bütün iyi ozanların şiire ‘’ben’’le başladığı’’ dönemi sona ermiş, şiirinde toplumsal izler sıklaşmaya başlamıştır. Onun çok meşhur ve bestelenen ‘’Büyü’’ şiiri de zaten, toplumsal bir izin sonucu değil midir?

Büyü de baban sana
Büyü de
Acılar alacak
Büyü de baban sana
Büyü de
Yokluklar alacak
Büyü de baban sana büyü de
Bitmez işsizlikler açlıklar alacak
Büyü de
Büyü de baban sana
Baskılar işkenceler alacak
Kelepçeler gözaltılar zındanlar alacak
Büyü de
Büyüyüp onyedine geldiğinde
Büyü de baban sana
İdamlar alacak

Artık şiirinin öznesi çoğunlukla ‘’köylü, halk, toplum’’ olmaya başlamış, gördüklerini, duyduklarını, bildiklerini kaleme almaya başlamıştır:

Elimizde bakır taslar, göğe açılmış mendiller
Ciğerlerimizde göz göz olmuş al güller
Kızılcık şerbeti içmekte değiliz
-Dayan öyleyse, dayan kutsallığın adına
İlkin o bakır tası ve mendili at elinden
Ellerin gerekli çünkü, yumruğunu sıkmak için
Birleş, kendine yeni bir baş edin
Sensin en çok ve en güçlü
Birleş, bir baş edin, dene gücünü
Sensin, çoğal ve yenilen
Durmadan yenilen, dünya genişliğinde
Dön, İstanbul’u al. (İstanbul’da Bir Pazardan Bir Pazartesiye)

Yazımın başında alıntıladığım, Oğuz Demiralp’in, Akın’ın şiirini üç döneme ayırmasında, şairin üçüncü dönemini ‘’Çoğunluğu fırtına dindikten sonra yazılmış izlenimini verir’’ olarak değerlendirmektedir. Bu dönemi 1991’den başlar ve günümüzde kadar gelir.
[s]evda [k]alıcıdır, Sonra İşte Yaşlandım, Sessiz Arka Bahçeler, belki kitaplarına verdiği isimler bile ‘’fırtına dindikten sonra yazılmış’’ izlenimi verebilir…

Evet, elli yılı aşkın şiir serüveninde Gülten Akın, benim –ve belki de herkesin- tabiriyle ‘’Şiirin Güzel Kadını’’ olmuş, şiirlerinde estetiği korumaya çalışmış ve bunu bir kadın inceliğinde sağlamıştır.
Yaşanmışlığı, iyi ya da kötü ama mutlaka dopdolu olan sanatçının eserlerini gözlemlemeden, onun hayatını araştırmak gereklidir. Zaten yaşantısı –iyi ya da kötü ama mutlaka– dopdolu olmayan sanatçı mı vardır…

Gülten Akın incelemelerim de böyle başladı. Onun pek çok şiiri, yaşantısını ve o şiiri yazdığı dönemi bilmeden anlaşılması güç şiirlerdir. Bu pratiği tüm sanat eserleri incelemelerinde de zaten yapmak gerekir. Ancak Akın’da bu bir yoğunluk kazanmaktadır.
Onun ‘’ Kestim Kara Saçlarımı’’ şiirini okumadan, onu o şiiri yazmaya iten şartları ve neticeleri araştırmazsanız, şiirin içine giremiyorsunuz.
Kapıyı açacak anahtar; sanatçının yaşantısının incelenmesi,

Kapıyı aralayacak şey ise; yapıtı anlama, yapıtla bağ kurma arzusudur.

Şimdi dünya boşlukta yavaş
Sen bütün canlılardan uzaksın yalnızsın
Rüzgâr usandı doruklarda
Dağ çiçekleri uykuya vardı

Ay bacadan aştı uyumaz mısın




7.12.2015

Don Quijote romanını okuyorum

Tam 1 yıldır bu blogda hiçbir şey yapmadım, geçtiğimiz senelerde yazılmış tüm yazılarımı sildim, hepsi çok aptalca geliyordu. 
Amacım, buraya bir edebiyat öğrencisinin güncesini aktarmak; okulda gördükleri, romanlarda okudukları... Ama yazı yazmanın sancılı bir süreç sonucunda gerçekleştiğini düşündüğümden, ne sıklıkta yazarım bilemiyorum.

O fark ediyor ki; yükselme, telefon gibi aygıtlar olmadan, kitaplara ve yollara kendini gerçekten vererek gerçekleşecek. Evde televizyon ve telefon kullanmasaydık, düşünsene hayal etmek ve çalışmak için ne kadar da vaktimiz olurdu? 
Bunu yakalamak istiyorum, ama hala fazlasıyla tembelim gibi geliyor bana...

Bu ilk ''çabucak'' yazımdan sonra yeniden merhaba :) 
Şu sıralar hem sınavım gereği hem de merakımdan modern romanın başlangıcı kabul edilen Don Quijote romanını okuyorum, bir makalede söylediğine göre insan onu hayatının üç farklı evresinde okur ve üç evrede de farklı fikirlere sahip olurmuş...

Ölümsüz gençliğin şövalyesi, 

ellisinde uyup yüreğinde çarpan aklına 

bir temmuz sabahı fethine çıktı 

güzelin, doğrunun ve haklının: 

Önünde mağrur, aptal devleriyle dünya, 
altında mahzun ve kahraman Rosinant'ı. 

Bilirim, hele bir düşmeye gör hasretin halisine, 
hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek, 
yolu yok, Don Kişot'um benim, yolu yok, 

yel değirmenleriyle dövüşülecek. 

Haklısın, elbette senin Dulsinya'ndır dünyanın en güzel kadını, 
elbette sen haykıracaksın bunu 

bezirganların suratına, 

ve alaşağı edecekler seni 

bir temiz pataklayacaklar seni. 

Fakat sen, yenilmez şövalyesi susuzluğumuzun,
sen, bir alev gibi yanmakta devam edeceksin 

ağır, demir kabuğunun içinde 

ve Dulsinya bir kat daha güzelleşecek.

Nâzım HİKMET




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...